13 Mayıs 2015 Çarşamba

Babylon Asmalımescit Kapanırken / Nu Park

Bu blogumda ve çeşitli vesilelerle farklı yerlerde hep belirttiğim üzere, Babylon benim İstanbul'da en sevdiğim konser mekanı. Bir süredir Asmalımescit'teki mekanın kapanacağını duyuyordum. Maalesef, o taşınma vakti gelmiş. Bu hafta son konserler oluyor.

Babylon'un ses sistemi, İstiklal kalabalığından kısmen uzakta Asmalımescit'te yer alması, konser öncesi ve sonrası o sokakta bar önünde takılmayı, üst katta sakince konser izlemeyi, alt katta eğlencenin tam içinde olmayı, hatta erken gidildiyse arkadaşlarla Babylon Lounge'da bi'şeyler içmeyi çok seviyorum. Şu an düşünüyorum da, Babylon'da şimdiye kadar kaç tane güzel hatıram oldu. Konserlerine Bomonti'deki mekanda devam edecek yeni Babylon'da da güzel şeyler yaşamak dileğiyle bu sahneyi kapatıyoruz.



Nu Park, daha önceden bildiğim ama canlı performansını izlemediğim bir gruptu. Konser yerine, performans kelimesini kullanmanın çok uygun olduğu bir grup Nu Park. Trip hop, elektronik ve indie tarzlarını bir arada sergileyen ve aynı zamanda emprovize müzik konusunda da başarılı bir grup. Nu Park: Uran Apak, Oğuz Öner, Ozan Erkan ve Nilüfer Ormanlı'dan oluşuyor. Şarkı sözleri, müzik ve konserdeki teatral sahne gösterileri uyum içerisindeydi. Yaz ve müzik festivalleri sezonu açılırken, daha büyük etkinliklerde yaratıcı gösterilerle performanslarını desteklemelerini bekliyorum. Dün akşam konseri izlerken, 90'ların sonunda severek dinlediğim Türkiye'den başarılı bir grup olan "The Climb"'a biraz benzettim Nu Park'ı. Onların sözlerindeki hikayesel anlatımı da seviyordum, buradan onları da anmak istedim. Nu Park'ın sevdiğim şarkılarından biri "Promise" ve sahnede gösteriyle destekledikleri "Living Dead Man" parçalarını burada da paylaşıyorum.



10 Mayıs 2015 Pazar

Riff Cohen

Sahnede sempatik başka bir şarkıcı. Konserde en az izleyici kadar keyiflenen, yüksek enerjiyi her şarkıda yansıtan müzisyenleri izlemesi ayrı bir zevk benim için. Bu ara gittiğim konserlerin üst üste böyle denk gelmesi, bahar mevsimiyle de birleşince festivaller öncesi sezona güzel bir hazırlık oldu.

Riff Cohen, İsrail'den çıkıp çoğunlukla İbranice ve Fransızca şarkılar söyleyen, bölgenin kültürel kimliğini tüm şarkılarında yansıtan kısmen az tanınan, çıkışta olan yeni bir yetenek.
Dün akşam Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde bir grup arkadaşımla birlikte izledik. İbranice ve Fransızca şarkı sözlerini anlamasak bile, sahnedeki enerjisi ve izleyici iletişimi sayesinde neredeyse her şarkıya eşlik ediyor haldeydik. Genel olarak, bu bölge müziğinin fazla kıvrak ve oryantal halini pek sevmesem de Riff Cohen'in sahne performansı sayesinde konserin hepsini zevkle dinledim. Konserde bir ara sahnede, göbek atma dersi vermesi, seyircilerin üzerine çiçek atması, bardaki bir karaoke gecesi gibi sahneye bir grup izleyicisi çağırması ise konserin sevimli detaylarıydı.
Babylon'daki Hindi Zahra konserinden kısa süre sonra bu konseri izlemiş olmam da güzel denk geldi. Aynı tarzın iki temsilcisi.  Yine de bu tarz müziği sadece canlı konser performansıyla dinlemeyi seviyorum, aksi halde 3-5 şarkı sonra kına gecesi-düğün ortamı haline gelebiliyor, ki bu da benim için dayanması güç bir playlist'e işaret ediyor.

Konserde rahatsız olduğum temel konu ise orkestraydı. Riff Cohen'in enerjisine ve inişli-çıkışlı ses tonuna uygun ve yetenekli bir orkestra olsa, daha keyifli müzik dinleyebilirdik.

Riff Cohen'in en popüler şarkısını ekleyerek bu konser yorumumuzun da sonuna geliyoruz.

3 Mayıs 2015 Pazar

Bir soluklan / Nefes al, nefes ver

Sanki bu kadar yıl kendisini tanımayarak büyük bir kayıp yaşamışım gibi, tanışır tanışmaz tüm hayat hikayesini anlatan insanlar. Durun hele bir soluklanın. 

28 Nisan 2015 Salı

The Notwist

Biraz tesadüfen karar verdiğim ve plansız gitsem de çok eğlendiğim bir konser oldu. Pazar günü, bu akşam ne yapsam diye düşünürken gördüm The Notwist konserini. Konser 26 Nisan'da Salon İKSV'deydi.

The Notwist, şimdiye kadar çok farklı tarzları denemiş Almanya'dan bir grup. 1990'lı yıllarda heavy metal başlangıçlı grup, şu an elektronik temeli güçlü şarkılar yapıyor. Sahnede enstrüman zenginliğine sahip gruplardan.

Albümlerinde şimdiye kadar çok fazla tarz değiştirdiği için, elbette grup ilk dönemlerine fazla yer vermedi, ki bence iyi de oldu böylesi. Şarkılarda elektronik ve dub sound ile birlikte, zengin enstrümanlar da vardı. Sahnede, farklı perküsyon setleri, drum machine, bir plakçalar (LP) ve başka dijital oyuncaklardan faydalanarak konseri işitsel bir şov haline getirdiler.

Cumartesi gecesi biletlerin tükendiği ilk gün konserinin aksine, Pazar akşamı sakinliğine uygun erken saatte (20:00 anons edilen saatti ve tam vaktinde başladı), fazla kalabalık olmadan melankoli ağırlıklı konser izlemek The Notwist deneyimimi zenginleştirdi.

Aralıksız uzun bir konseri tamamladıktan sonra, alkışlarımızla iki kere daha sahneye geri geldiler. Ve her bis'te harikulade performans sergilediler.

Grup hakkında herhangi bir bilginiz yoksa, tanışmanız için ilk olarak bu şarkıyı tavsiye ederim,
Pick Up The Phone.

23 Nisan 2015 Perşembe

Hindi Zahra

Beautiful Stranger / Beautiful Tango


Bu sefer emin oldum, İstanbul'da kendine ait özel bir kitlesi var Hindi Zahra'nın. Haftaiçi ve ardışık iki akşam konser veriyor olmasına rağmen, satışa çıktığı ilk gün kısa sürede biletler bitti. Müzikseverlerin heyecanla beklediği kadar vardı. En sevdiğim konser mekanı Babylon'da, yine çok güzel bir performans izledim.

Hindi Zahra'yı bu haftaki konserle birlikte, üçüncü kez canlı izlemiş oldum. Düşünüyorum da muhtemelen başka da yok. İki kere izlediğim yabancı gruplar oldu, ama yabancı bir müzisyeni üç kez izlemem ve her seferinde de keyifli anlar yaşamam önemli bir dipnot benim için. İlk 2010'da Ghetto'da, 2011'de Budapeşte'de Sziget Festivali'nde ve 2015'te Babylon'da.

Konserlerinde şarkıları içten söylemesiyle birlikte Hindi Zahra'nın sahneye yaydığı farklı enerjiyi de seviyorum. Babylon sahnesinin, izleyiciye yakınlığına uygun şekilde, her şarkıda duruma göre izleyiciyi coşturmayı başardı. Hatta bazı anlarda, solistten çok izleyicilerin figürlerini kontrol eden bir koreograf gibiydi. Bununla birlikte, bu konser için İstanbul'a geldiği zaman Hindi Zahra'yla yapılan bir röportajda "Konuşmayı fazla sevmediğini, neşeli bir insan olmasına rağmen hayatı çok ciddiye aldığını" belirtiyor. Bir de bu röportajda bahsi geçen "Dünyadaki tüm yüzler onun yüzünde toplanmış" tanımını sevdim. Gerçi düşününce, iltifat gibi duran ama benim memnun olmayacağım bir ifade. Ama tespit bence doğru ve kendisi de bundan memnun olmuş.

Konseri balkondan izlemenin avantajıyla, sahneyi fotoğraftaki ve videodaki açıdaki gibi rahatça gördüm. Bu arada, paylaştığım Instagram fotoğrafıma Hindi Zahra'nın kendisinden like, konserle ilgili tweetime rt ve fav aldım.


Entry kapanış bilgisi: Fatih Akın ve Hindi Zahra, ikisini de sevmeme rağmen şimdiye kadar dikkatimi çekmeyen bir detayı da şimdi bu yazıyı yazmak için bi'şeyler okurken öğrendim. Fatih Akın'ın son filmi The Cut'ta Hindi Zahra da oynuyormuş. Bu filmi izlemek de aklımda, bu da kendime not olsun.

18 Nisan 2015 Cumartesi

Kadıköy'de yeni konser mekanı / Karşı

Son 2-3 yıldır mümkün olduğunca, akşamları Kadıköy'de vakit geçirmeyi tercih ediyoruz. Hem Avrupa Yakası'na göre daha az kalabalık olması, hem de evime yakınlığı bunun en temel nedeni. Her tarz mekan bulmak mümkün olsa da, Kadıköy konser izlemek için Beyoğlu'nun zenginliğini sunmuyor. Bu bakımdan, Kadıköy Sahne'nin açılması mahallemizdeki güzel bir gelişme olmuştu. Yeni açılan başka bir konser mekanı olan Karşı'ya da ilk kez dün akşam gittim.

İlk kez gittiğim Kadıköy Karşı'da, Hakan Vreskala'yı canlı dinledik. Hakan Vreskala'yı bir süredir severek dinliyorum, bu konser yeni albümünün tanıtım konserlerinden biriydi. Vreskala'nın yeni albümünü de sevdim. Şarkıları zaten hareketli ve sahnedeki performansı da güzeldi.

Kadıköy'ün yeni konser mekanı, destekleyelim falan diyeceğim Karşı'yı; ama mekanla ilgili ciddi sorunlar var. Canlı performans için zaten küçük bir alan ve içeride havalandırmanın yetersiz olması, Hakan Vreskala konseri gibi insanların hareketli olduğu bir etkinlik esnasında nefes almayı çok zorlaştırıyor. Ses sistemi idare eder, yalnız ışık sistemi çok kötü. Mekanın tavanı da alçak olduğu için içeride ve sahnede çok daha profesyonel bir ışıklandırma yapılması gerekiyor. Yakın zamanda başka bir konsere daha gidip ortamı daha iyi incelemek lazım.

17 Nisan 2015 Cuma

Lanetli (Damned) / Chuck Palahniuk

Fight Club (Dövüş Kulübü) bahsi geçmeden, Chuck Palahniuk yazısı yazılamazdı, o yüzden bu görevimi ilk cümlede yapıp bu son okuduğum Palahniuk kitabına geçiyorum.

Yeraltı edebiyatının günümüz yazarları arasında en popüler olanlarından biri. Filme uyarlanan ya da Türkçe çevirisi soruşturmaya uğrayan yazar tanımlarını da kullanmak mümkün Palahniuk için. Önceden okuduğum diğer 3-4 Chuck Palahniuk kitabıyla kıyaslayınca, fazla sevmedim bunu. Benim için en önemli sorun genel anlatımın çok akıcı olmamasıydı. Ana karakter Madison Spencer ve romanda önemli bir rolü olan Şeytan arasında geçen ve sürekli değişen güç dengesi romanın en sonunda ilgi çekici bir noktaya bağlansa da, genel kurgu bakımından  diğer okuduklarımın altındaydı.

Kitaptaki her bölüm Madison'ın Şeytan'a seslenmesiyle başlıyor, sırf bu seslenişler bile kitaba farklı bir anlatım katıyor. Yine de hikayenin tamamına bakınca "yeraltı" olsun diye zorlanmış detaylar, kitabın anlatımını basitleştiriyor.

Alıntılar ve yorumlarım:
"Ve bütün bir ömrü, boktan şeyler öğrenmeye, insanları sevmeye, para kazanmaya ve esasında hepsi tamamen anlamsız bir şeylere sahip olmaya feda ettiğin duyduğun öfken." cümlesi yaşam koşuşturmacasına öteki taraftan bir yaklaşım içeriyor.

"Umut gerçekten bırakmak zorunda olduğunuz zorlu ve inatçı bir şey" diyerek bütün keyifsizliklerin belki de en temeline iniyor. Bu durum cidden de günlük hayatımızı etkileyen bir durum bence de, belki de çoğu olay için iyimser ya da karamsar olmanın dışında değerlendirmemiz gereken yanıltıcı bir araç bu umut.

Ve kitabın tamamı hakkında fikir veren son bir alıntı: "Şeytan, 'İnsanlar benden nefret ediyor ve kimse bana güvenmiyor.' diyor. Neredeyse sevecen gözlerle bana bakıyor. Ve ekliyor, 'İşte bu yüzden seni yarattım.' diyor Madison'a."


27 Mart 2015 Cuma

24 Mart 2015 Salı

Koşmasaydım Yazamazdım

Murakami gibi dünya çapında ünlü ve hatta bu şöhretini de yaşarken kazanabilmiş yetenekli bir yazarın kitabı olarak görünce, kitabın isminde geçen "koşma" eyleminin mecazi bir kavrama işaret ettiğini düşünerek kitabı inceledim. Ve arkakapağını okurken, cidden de önemli bir koşucu olduğunu öğrenip bu deneyimi üzerine bir kitap yazması ilgimi çekti.

Bu kitap vesilesiyle, Haruki Murakami'nin 20'den fazla kez tam-maraton koşmuş, triatlonlara katılmış profesyonel bir sporcu olduğunu öğrendim. Vücudunu eğitmesi, koşarken yazma eylemi için beynini nasıl hazırladığını anlattığı kişisel bir anlatı kitabı. Bu yüzden, kitabı deneme ya da öykü olarak tanımlamak pek mümkün değil.

Yalnızlığı seven bir karaktere sahip olduğunu açıklaması, kimseyle konuşmadan her gün düzenli olarak 2 saat koşup 5 saat yazılarına gömülmekten mutlu olduğunu anlatıyor. "Tek başına olduktan sonra yapacak bir şeyler bulmak konusunda sıkıntım yoktur." bu böümden geçen bir ifade mesela.

Yaklaşık 2 sene evvel okuduğum "Yaban Koyununun İzinde" romanının temel hikayesini nasıl bir gezi esnasında oluşturduğunu anlatması da, daha önceden okuduğum kitabın kamera arkasını gösteren özel kurgu gibiydi, director's cut.

Alıntı:
"Yaşamımın bu döneminde mutlu muyum mutsuz mu, kestiremiyorum, ama bunu sorun haline getirmesem de olur diye düşünüyorum. Benim için, muhtemelen herkes için de öyledir, yaşlanmak deneyimi yaşamımda ilk kez tattığım bir şey ve bu noktada tattığım hisler de ilk..."

Mart 2015

21 Mart 2015 Cumartesi

Bu sefer gerçek Miro

İstanbul'un kültür-sanat tarihinde unutulmayacak bir olaydı, geçen seneki sahte Miro sergisi. Kasım 2013'te Tophane-i Amire'de açılan "Miro İstanbul'da" sergisi, Miro Vakfı direktörü Rosa Maria Malet tarafından sunulan raporun ardından kapatılmıştı.

Yarı sahte-yarı gerçek Miro eserlerini gezdiğimi ve ardından bu serginin katalogunu satın aldığımı trajikomik bir hatıra olarak aklımda tutuyorum. Bu deneyimimin ardından, yeni açılan sergiye biraz temkinli yaklaşsam da sergi süresinin uzatılmasıyla gitmeye karar verdim.

Emirgan Atlı Köşk'teki Sakıp Sabancı Müzesi'nde sunulan serginin zevkli bir tasarımı vardı. Eserlerin yerleştirilmesi, mekanın iki katının kullanılması ve açıklayıcı bilgiler genel olarak başarılıydı. Sergide Miro'nun resimleriyle birlikte baskı, heykel ve seramikler de yer alıyordu. Sergi salonu içerisinde objelerin yerleştirilmesini sevdik. Yalnız, gezerken dikkatimizi çeken ve gereksiz bulduğumuz bir bölüm Miro'nun atölyesinin temsili olarak sunulmasıydı. Bazı gerçek eşyaların da kullanılıp arkaplanda çalışma odası fotoğrafıyla sergilendiği bölüm kötüydü (Sergi gezerken fotoğraf çekmeyi pek sevmediğim için, bu detayı böyle sözel anlatmam gerekti, ama eminim gözünüzde pek canlanmadı. Keşke fotoğraf çekseydim. Aklıma ilk gelen örnek: Atatürk Evi. Bu tarz dekore edilen ve "Atatürk şehrimizi ziyaret ettiğinde burada oturdu, bu pencereden dışarı baktı." denilen bir odayı düşünebilirsiniz.).
Sergiye ismini veren "Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar" kavramının Miro'da nasıl şekillendiğini görmek güzeldi. Bir dönem resimlerinde mutlaka yer verdiği bu unsurları, resim içerisindeki gizli bir imza olarak düşünebiliriz. Ben bu detayları saklıyorum resmime, ama ya hadi siz anlayamazsanız diye düşünüp bir de Miro figürlerini anlama notu bırakmasını ise çok takdir ettim.

Sevdiğim bölümlerden biri de Miro'nun ünlü heykellerinin (mesela E.T.'ye ilham verdiği söylenen heykel), taslak hallerini görmekti. Küçük bir çakıltaşı ve badem kabuğundan yola çıkıp vardığı noktayı görmem, sergide Miro'ya hayran kaldığım anlardan biriydi.

Bununla birlikte, hayatının anlatıldığı bölümde, "Kendi köşkünün yanındaki köşkün satışa çıktığını öğrenen Miro, herhangi bir komşu sesi istemediği için yandaki köşkü de satın alır." yazan kısmı arkadaşımla okuduğumuzda, "Öylesine bir rahatlıkta, biz de akşama kadar yıldız ve kuş çizip onların sürreal akımlarını inceleriz, pehh." seviyesine geçişimiz de hızlı oldu.

Sonuç olarak zaman ayırmaya değen güzel bir sergiydi.

15 Mart 2015 Pazar

Nublu Sıraselviler'de / Frankie Chavez

Caz adına İstanbul'da düzenlenen etkinliklerden en sevdiklerimden biri Garanti Caz Yeşili. Bu kapsamda hem farklı alanlarda performanslar gerçekleştiriliyor, hem de güzel bir seçki sunuluyor.

Garanti Caz Yeşili'nden dün akşam dinlediğim konser Frankie Chavez'indi. Nublu'nun Sıraselviler Caddesi'ndeki yeni mekanında gerçekleşti konser. Müzikten anlayan ve mekan işletme kültürü olan bir yönetime sahip olduğunu her yerden belli eden bir mekan. Sıraselviler'in bu bölgesi bir süredir atıl halde kalsa da, Cihangir ve Asmalımescit ruhunu başarıyla yansıtan bir mekan olmuş buradaki yeni Nublu.

Mekanla ilgili ilk gözlemim: Nublu'ya girmek için Gradiva otelin lobisinden geçmek zorunda olmayı sevmedim. Çalışanlar gayet yönlendirici ve şık olsa da otel lobisine ait klasik soğukluk hissi, caz konseri öncesi enerjiyi düşürüyor. Bununla birlikte, mekanın dekorasyonu başarılı olmuş. Nublu, profesyonelce düzenlenmiş ses ve ışıklandırma sistemine sahip. Konser alanına yönelik tek olumsuz eleştirim sahnenin konumuna yönelik. Konser izlenen bölümde ara bölümlerin ve asma katların olması güzel tasarlanmış. Yalnız, konser izleyicileri için belirlenen ana bölüme ait girişlerin sahneye çok yakın olması, bazı anlarda konser keyfini bölüyor. 1-2 sene önce kapanan Ghetto'nun da buna benzer bir sahne konumu vardı. Konsere geç gelenler, sahnenin yanındaki kapıdan salona girmek zorunda kalıyorlardı ve bu da izleyicilerin dikkatini dağıtıyordu.

Frankie Chavez'in sahne performansı çok dinlendiriciydi. Gösterişsiz ve sakin bir sound, neredeyse akustik bir konser. Chavez'in Türkiye'deki ilk konserini böyle rahat bir ortamda izledik. Daha önceden Frankie Chavez'i bilmiyor olsam da, hem bu konser hem de soyadı sayesinde artık aklımda kalacak bir cazcı öğrendim.

12 Mart 2015 Perşembe

Stats.

right now there are more than 1.2b websites online and 7.2b people alive.

if you don't like smt, smb

just go on! move on!

11 Mart 2015 Çarşamba

Herkes Herkesle Dostmuş Gibi...

Barış Bıçakçı hikayesi. Bu kitap hakkındaki ilk tavsiyem, bir oturuşta okuyup bitirecek bir zaman ayırın kendinize ve öyle başlayın. Kitabın arka kapağında biraz ipucu veriliyor, ama okurken ilk 10 sayfada çok rahat anlayacağınız üzere, çok fazla minik hikayenin (hatta hikaye kesitinin) bir araya gelmesinden oluşan bir kitap. Karakterler sürekli değişiyor, olaylar bir noktadan başka bir yere bağlanıyor. Okurken kafanızı hiç yormayıp önceki sayfalara dönmeyip sadece okuma zevkini yaşayarak bitirin kitabı. Sadece okuduğun cümle var, ne öncesi ne de sonrası.

Kitabı dün alıp aynı gün içinde bitirdim, aklımda çokça yarım hikaye ve onların devamını kendi kafamda tamamlayarak dün gece uykuya daldım.

Barış Bıçakçı daha önce okuduklarım: Sinek Isırıklarının Müellifi, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, Bizim Büyük Çaresizliğimiz.
BBÇ hem film, hem de kitap olarak favorilerimdendir. Bununla birlikte, Barış Bıçakçı'nın diğer iki kitabını da sevmiştim. Onlar hakkında da kısa kısa notlarımı düzenlediğim zaman buraya link olarak ekleyeceğim.

Bu arada, bu kitabı tamamladıktan sonra, kapağı tekrar incelemeyi unutmayın; bence nice hikaye orada devam ediyor aslında.


Alıntı:
"Bir su bardağının içinde açık mavi ve pembe renkli kağıtlar duruyordu. Pervin bunlardan biriyle kaşığını silecek olmuştu, 'Korkma, ölmezsin!' demişti Hasan. Herkes, dünyadaki herkes, böyle eleştirir, rahatsız eder birini. Herkes yapar bunu. O da yapmıştı."


"'Ama yalnız kalıyorsun burada.' dedi. 'Yalnız kalıyoruz.' diyemedi."

Mart 2015

4 Mart 2015 Çarşamba

Huzur

Yakın zamanda Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü bitirdikten sonra, vakit kaybetmeden Ahmet Hamdi Tanpınar'ın diğer romanlarına devam etmeye karar vermiştim. Bu kitabı bu sene kendime yaşgünü hediyesi olarak aldım:) Araya başka bir-iki küçük kitap girse de Huzur'u bugün bitirdim.

Kitabın kapağında, ana hikaye "huzura kavuşmak için iç nizamı aramak" olarak tanımlansa da bence burada iç nizamdan çok daha fazlasına yönelik bir arama mevcut. Kısaca betimleyecek olsam, kısa bir zaman içerisinde geçen bir arayış romanı derim.

Mümtaz ile Nuran arasındaki aşkın her aşaması ayrı bir duygu değişimi yaratıyor. Aslında, Mümtaz'ın yaşadığı huzursuzluk günümüzde etrafımızda gördüğümüz keyifsizliklerin çok güzel (ve belirgin) bir yansıması. Kendimizi mutlu edecek gerçekliğin farkındayız, ama ona ulaşma yolumuzu bilmediğimizden çok fazla kayboluyoruz. Belki de bu arayışı, Mümtaz'ın örneğindeki gibi daha huzurla ve sakince yapsak, duygularımızı daha doğal yaşayacağız. Şahsen, bir süredir bu durumumu devam ettirmeye çalışıyorum, ki burada minik bir dipnot olarak yer alsın bu da sadece.

İlk önce temel bilgileri edindikten sonra, "Bilir misiniz, ben sizi hiç yabancı saymıyorum. O kadar çok müşterek tanıdık var ki arada." diye başlayan bir ilişki karşılıyor romanın gelişme bölümünde bizi.

Romanda en sevdiğim bölümlden biri:
Alıntı:
"Hiçbir meselede (onun) hayatını tasarrufa kalkmamıştı. Sevginin insan hürriyetine bir tecavüz olmamasını istiyordu. ... ömrünü ve hayatını ona hediye ettikçe, o tıpkı eski ve cömert Abbasi halifeleri gibi hepsini birden kabul ediyor, sonra yine ona iade ediyordu. 'Benimdir, fakat sende kalsın.'"

Başka bir alıntı:
"... o kadar çok şeyden bahsediyorum ki... Fakat ne yapabilirim. Madem ki o benim için artık her şeydir, o halde bütün kainatımla ona taşınacağım!"

Ardışık okuduğum Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Beş Şehir ve Huzur arasında ilk tercihim halen değişmedi, Saatleri Ayarlama Enstitüsü. O romanın doğaüstü bir etkisi var.

Mart 2015

28 Şubat 2015 Cumartesi

Richard Stallman / Özgür dijital toplum

İnternet bizi özgürleştiriyor mu, dijital dünyada ne kadar temkinli olmalıyız soruları temelinde dün akşam Richard Stallman'ı 3 saat boyunca Bilgi Üniversitesi Santralİstanbul'da dinledik. 3 saat boyunca aralıksız konuşması, önemli olan çok fazla konu arasında ilgisiz olarak dağılması konuşmayı takip etmeyi biraz zorlaştırsa da bilmediklerimi öğrenmek ve zaten bildiğim konularda da Stallman yorumunu dinlemek keyifliydi.

Aldığım notlardan kısa kısa:
Malware örneği olarak Windows işletim sistemini düşünebilirsiniz. Malware, isteğiniz dışında arkaplanda işlemler yapan programdır, Windows da bu şekilde çalışıyor. Keza, Mac OS da Windows'tan farklı değil. Apple işletim sistemine, iOS ya da Mac OS, sadece Apple'ın onayladığı programlar yüklenebiliyor. Şayet başka program yüklemek isterseniz, jailbreak denilen işlemi yapmanız gerekiyor. Diğer bir deyişle, işletim sisteminin orijinal hali jail olarak tanımlanıyor.

Free software: İki çeşit yazılımdan bahsedebiliriz, kullanıcının kontrol ettiği programlar ve kullanıcıyı kontrol eden programlar. Siz bir programa ücret ödüyorsanız, o program sizi kontrol etmeye başlamıştır.

Angry Bird de bir çeşit malware'dir. Program çalışması için ihtiyacı olmasa da sizin konum bilginizi sürekli raporluyor.

GNU: Gnu Not Unix kısaltmasını direkt kendisinden duymak önemliydi.

15 yıl önce internetin yaygınlaşmaya başlamasıyla, sansürü kıracak önemli bir araç olarak interneti görüyorduk. Ama şu an her türlü gözetim ve kontrol internet ve mobil cihazlarla sağlanıyor.


Herhangi bir Apple cihazla fotoğrafının çekilmemesini rica ettiği için, konuşma anından fotoğraf paylaşamıyorum:) Onun yerine etkinlikten bir sticker.

27 Şubat 2015 Cuma

Yok değişmemişimdir

O gün biraz erken uyumaya karar vermişti, yatağa yatıp karanlıkta kalınca biten günü ve ertesi günü düşünmeye başladı. Yarın acaba neler yapması gerekiyordu? "Berbere gitsem mi?" diye düşündü. "Sakallarımı biraz kısaltsam iyi olur... İyi olabilir mi? Sakallarım. Sakallarım. Yüzüm..."

Böyle bir düşünce içine girdi bir anda, sonra düşünmeye başladı. Neredeyse son üç haftadır kendi yüzünü görmemişti. Yeni taşındığı evine asması gereken boy aynası ve lavabo aynasını henüz monte etmemişti. Tamam, bunu biliyordu; ama hiçbir yerde de mi aynaya denk gelmemişti son 20 gündür? Bir süredir dışarıya fazla çıkmayı istemiyordu. Çıksa da kalabalık mekanlara gitmiyordu. Demek ki asansöre bile binmemişti bu süre boyunca. "3 gün önce arabayla Kadıköy'e gittim, evet arabanın aynasında bir kere kendimle göz göze geldiğimi şimdi hatırlıyorum. Ama o zaman da aynadan tüm yüzüme bakmadım." diye bir kez daha hayret etti.

Uykuya dalmadan önceki son sözleri: "Bu kadar uzun süredir kendimi görmemişim, böyle böyle düşünürken şimdi artık çok geç oldu, yarın erken kalkayım da kendimle yüzyüze geleyim."

Uykudan önceki son sözleri: "Şimdi güzelce uyuyup sabaha dinç uyanmalıyım, ne de olsa uzun süreden sonra kendimle yüzyüze geleceğim, umarım çok değişmemişimdir."

23 Şubat 2015 Pazartesi

Toplumsal cinsiyet bilinci, ama yüzeysel

Toplumsal cinsiyet (gender), ayrımcılık ve şiddet farkındalığımızın yine yüksek olduğu günler yaşıyoruz. Ama şu var ki bu memlekette her köşede karşımıza çıkan ve artık örneklerinden bahsetmenin bile abes olduğu ikiyüzlü tavır burada da kendini gösteriyor. İnsanlar sadece kendilerine yakın buldukları ve zaten kurbanı, mağduru ya da yaşam şeklini onayladıkları durumlara karşı yüzeysel tepki gösterip bu protestolarında bile kendilerinden olmayanı aşağılayıp yok saymaya devam ediyorlar. Aslında toplumsal cinsiyet ve ayrımcı tutum her yerde var ve kadın-erkek günlük konuşma dillerinizi bile değiştirmeden, sadece siyahlara bürünmenin prototip tepki mekanizmaları ile kendinizi masum ilan edemiyorsunuz.

Dün gece Oscar ödül töreni izlerken, bir süre önce izlediğim şu video ve okuduğum yorum bir kez daha aklıma geldi. Bu videodaki kadın sanatçıların tepkisi, bazılarınız için çok önemsiz gelebilir; insanlar öldürülürken kendilerine sorulan soruya kızmalarını anlamsız bulabilirsiniz. Bunu diyerek kendi ayrımcı dilinize zemin hazırlasanız da bir gerçek var: Şiddet ve ayrımcılık dilde başlıyor.

tell me about your dress...
Video hakkında detaylar ise şurada: http://mic.com/articles/110338/12-women-who-had-the-perfect-response-to-sexist-questions

22 Şubat 2015 Pazar

Emotional first aid / TEDx

After having a long Saturday night music and partying till late hours, today I just decided to have a lazy Sunday morning alone at home. I clicked my TedTalks app, and started a random video. Completely by chance I watched this video about emotional pain and loneliness. I like the "emotional first aid" and "psychological wound" expressions. Despite the video has quite some clichés, I like the main idea-maybe it's quite related to my recent mood, but I don't exactly know the reason.

20 Şubat 2015 Cuma

Nicelik'te kaybolmak...

Belki en iyi arkadaşımızın telefon numarasını, doğum gününü artık ezbere bilmiyoruz; ama şu anda kaç tane facebook arkadaşımız olduğunu, instagram-twitter takipçi sayımızı, last seen online'ı ezbere söyleyebiliyoruz.

Niceliği yüceltirken, niteliği kaybettik:/

17 Şubat 2015 Salı

"Yerli diziler, yersiz uzun" / Evet, halen.

Çok uzun süredir televizyon izlemiyorum. Kendisiyle ara ara karşılaşmalarımız oluyor elbette; ama evimden ve hayatımdan TV'yi çıkarmamın üzerinden herhalde 10 yıldan fazla vakit geçmiştir. Tematik kanal olsa bile televizyondaki sinema seçimlerini genelde sevmiyorum, dizi izlerken sezon sezon gidip bir oturuşta birkaç bölüm izlemeyi tercih ediyorum, televizyondaki yarışma programlarını gördüğümde oradaki insanların kendilerini düşürdükleri duruma üzülüp sonra onlara kızıyorum. Zaten bu kategorileri de silince, TV'de izleyecek bir program kalmıyor geriye.

Son 5 yıl içerisinde takip ettiğim tek yerli dizi Leyla ile Mecnun'du. Bunun da neredeyse tüm bölümlerini internetten izledim. Onur Ünlü'yü hem bu diziden dolayı, hem de öncesi ve sonrasındaki filmlerinden dolayı çok severim. Bu yüzden, bu sezon için yeni dizi hazırlıklarına başladıklarından beri Beş Kardeş'i merak ediyordum. Bu akşamki ilk bölümünü, televizyon yayın saatinde izleyeyim, dedim.

Yerli dizler yersiz uzun

Bu seferki dizinin hem genel konusu, hem de Ay Yapım olmasından dolayı eski Onur Ünlü tarzından farklı olacağını tahmin ediyordum. Anaakım dizilere benzese de klasik bir primetime aile dizisinden iyi olur diye düşünüp izlemeye başladım. Ama, olmadı. İlk bölümü bitirmek için biraz sabretsem de yarıya kadar dayanıp kapattım. Elbette bir diziye pilot bölüme göre nihai karar vermek doğru değil, ama yine de o kadar çok tekrar ve klasik yerli dizi figürü vardı ki sıkıldım. Şimdi kontrol ettim, bölüm 140 dakikaymış! Bu kadar süreyi doldurmak için her şeyin gereksiz yere tekrarlanması, sıkıcı konuşmaların eklenmesi zorunlu hale geliyor.

Taksici ya da başka bir esnafla konuşmayla başlarken, "Abi sizin işiniz de çok zor be" klişesini kullanır gibi, dizi sektöründe özellikle kamera arkasındaki kişilere de "Yerli diziler, yersiz uzun" lafını söylerim; klişe olsa da inanarak, gayet içten şekilde. Merak ettiğim bu dizinin ilk bölümünü izlerken bile sıkılınca, buna bir kez daha inandım.

12 Şubat 2015 Perşembe

Tüm dezavantajları yok edebilsek

Bu videodaki Duyan Eller projesi doğrudan bir markaya ait olsa da gittikçe toplumsal ve kurumsal seviyede duyarlılığın yükselmesi bakımından çok etkileyici.


Bir de bu vesileyle "Be My Eyes" application'ınından da en az bu kadar etkilendiğimi eklemek isterim. Yaklaşık 1 ay önce kaydolduğumda 3k civarı sighted kullanıcı varken, şu an 129k olmuş. Şimdilik sadece iOS'ta mevcut olan sistemin pratik bir işleyişi var. Bu uygulamayı iPhone'a ya da iPad'e yükledikten sonra, görme engelli olup olmadığınızı seçiyorsunuz. Ardından, görme engelli kişiler yardıma ihtiyaçları olduğu zaman, kendilerine yardım edecek biriyle eşleşiyor. Kameraya gösterdiği bir nesneyi karşı taraftaki kişi ekranında görüp sesli olarak tasvir ediyor. Bu yardım, yiyecek paketinin üzerindeki son kullanma tarihi, bir renk tanımı ya da etiketin okunması olabilir. 1 dakikalık bir yardım ile bir kişinin hayatını çok kolaylaştırabilirsiniz.

Gün gelecek medeni bir dünyayı yarattığımız zaman, böyle olaylardan etkilenmeyeceğiz ve zaten olması gerektiği gibi herhangi bir farklılığın yaşamı zorlaştıracak bir dezavantaj olmadığını hissedeceğiz.

10 Şubat 2015 Salı

"Multitasking" bir tuzak

Aynı anda çok sayıda iş yapmaya çalışmak, zaman kazandırır mı, zarar mı verir?

Multitasking: Bilgisayarın aynı anda çok sayıda görevi sürdürebilmesi özelliğinden gelen ve günümüzde çeşitli alanlarda kullanılan terim.

Peki, insan beyni multitasking çalışmak için uygun mudur?

Bir süredir bu konu hakkında çeşitli yazılar takip ediyorum, bunlar arasında en kapsamlı bulduğum etkileyici bir makaleyi yorumlarımla birlikte paylaşmak istiyorum.

The Guardian'da geçen ay yayınlanan bu makale, insan beyninin aynı anda farklı işleri yapmak için uygun olmadığını, görevler arasında hızlı da olsa her geçiş işleminde önemli ölçüde verim kaybettiğini açıklıyor. Birden çok görevi yapmaya çalışan beyin, stres hormonu salgılıyor ve bu durum yaratıcı düşünme sürecini yavaşlatıyor. Bilgisayarda çalışırken, sürekli gelen bildirimler ve telefon üzerinden gelen diğer uyarılar yüzünden, beyin sürekli olarak kendisini bir mücadelenin içerisinde buluyor. Ayrıca, multitasking esnasında karşımıza çıkan çoğu görev için bir karar verme mekanizması işletmemiz gerekiyor. Gelen bir uyarıyı inceleyip o konuda ne yapılması gerektiğine karar verme zorunluluğu da ayrı bir sorun yaratıyor. Hatta o uyarıyı inceleyip neticesinde herhangi bir eylem yapmama kararı vermek bile beynin devam eden diğer işleyişlerini sekteye uğratıyor.
İş hayatıyla ilgili bazı durumlarda mecburen birden çok fazla işi aynı anda değerlendirmemiz gerekse de ben bu durumu özellikle bir süredir kişisel hayatımdan uzak tutmaya çalışıyorum. Sevdiğiniz kişilerle vakit geçirirken, telefon ve sosyal medyayla ilgilenmeyi bırakmak bu konuda verebileceğim ilk tavsiye. Aslında kişisel hayatında, içten içe herkesin rahatsız olduğu, ama adım atamadığı bir durum bu. Bir adım atınca, gerisi geliyor.

Bu makalede hoşuma giden konulardan biri de günümüzde herkesin, kendi istediği zaman başkasına anında ulaşabilmeyi kendinde bir hak görmesi.
"This has created an implicit expectation that you should be able to reach someone when it is convenient for you, regardless of whether it is convenient for them."

İletişimin mecralarının değişmesiyle birlikte, mesajların içerikleri de değişiyor.
"Most people under the age of 30 think of email as an outdated mode of communication used only by “old people”. In its place they text, and some still post to Facebook. They attach documents, photos, videos, and links to their text messages and Facebook posts the way people over 30 do with email. Many people under 20 now see Facebook as a medium for the older generation."
Bu da etkileyici başka bir tespit.

Biraz uzun bir yazı, konu ilginizi çekiyorsa okumanızı tavsiye ederim.
The Guardian'daki yazıyı okurken, ne gelen Whatsapp mesajlarımı kontrol ettim, ne de Facebook bildirimlerini inceledim. İnternette yapılabilecek o kadar çok şey varken, beynimizi multitasking tuzağına düşürmemek lazım.

Makale:
Levitin, Daniel J. (2015). Why the modern world is bad for your brain, The Guardian. 18 Ocak 2015.
http://www.theguardian.com/science/2015/jan/18/modern-world-bad-for-brain-daniel-j-levitin-organized-mind-information-overload

Our brains are busier than ever before. We’re assaulted with facts, pseudo facts, jibber-jabber, and rumour, all posing as information. Trying to figure out what you need to know and what you can ignore is exhausting. At the same time, we are all doing more. Thirty years ago, travel agents made our airline and rail reservations, salespeople helped us find what we were looking for in shops, and professional typists or secretaries helped busy people with their correspondence. Now we do most of those things ourselves. We are doing the jobs of 10 different people while still trying to keep up with our lives, our children and parents, our friends, our careers, our hobbies, and our favourite TV shows...


1 Şubat 2015 Pazar

Beş Şehir

Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü yakın zamanda okuyup çok sevdikten sonra, Tanpınar okumaya devam etmek istedim. Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın roman tarzından çok farklı olsa da, dönemi anlatan bir gezi eseri olarak düşünülmeli. Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul hakkındaki gözlemleri bir arada sunuluyor. Evliya Çelebi yaklaşımının 20. yüzyıldaki izdüşümü demek de mümkün. İlk dört bölüm fazla ilgimi çekmese de İstanbul yorumlarını okumak zevkliydi. Tarihin yok edilmesinden bahsetmesi, tarihi binalar yerine betonarme yapıların dikilmeye başlandığını anlatması, son 10 yıldır İstanbul'un talan edilmesiyle kıyaslanınca çok hafif kalıyor. Kentsel yapının ve silüetin günümüzde hızla zevksiz bir şekle bürünmesi, buradaki tasvirlerle birlikte incelenince daha bir açıklık kazanıyor.

Alıntı:
Evliya Çelebi'den ve anlattıklarının gerçek mi, yoksa rüya yorumu mu olduğundan bahsederken, "Ben tenkit etmek için değil, ona inanmak için okurum ve hep kârlı çıkarım." demesi, benim için önemli bir rehber yaklaşım.

İstanbul bölümündeki ağaçlar üzerine olan güzellemelerini okuyunca; Gezi Direnişi'ni görseydi, ne kadar mutlu olurdu diye düşündüm.
"Eski İstanbul'da mimarinin saltanatına rekabet eden başka güzellik varsa o da ağaçlardı."
"O güneşin adına söylenmiş bir kasideye benzer."

Sonuç olarak, Ahmet Hamdi Tanpınar'ı ilk kez okumaya başlamak için doğru bir tercih değil, yine de gezi yazısı okumayı seviyorsanız aklınızda bulunsun. Benim için sırada bir sonraki Tanpınar eseri olarak Huzur var.


Ocak 2015

31 Ocak 2015 Cumartesi

Omar Souleyman

Tarzım değil, hem de hiç değil.
diyerek başlıyorum.

Aslında, önyargımı evde bırakıp konsere gittim. Nasıl olsa, Babylon'da konser izlemek, benim için her zaman zevkli oldu. Ayrıca, geçen sene One Love Festivali'nden sonra hayranlık derecesinde Omar Souleyman yorumları vardı. Arkadaşım da bu konseri çok istediği için gitmeye karar verdim.

Batı soslu olsa da doğrudan Doğu'dan gelse de oryantalizm ile ciddi sıkıntılarım var. Ki oryantalist yaklaşımla gerçekleştirilen sanatı, sanatçının kimliğinden ayrı olarak hiç sevemedim. Bunu bir kültür sentezi olarak görmüyorum. Çoğu durumda bunu, kültürün kalitesizleştirilmesi ve içeriğinin yozlaştırılması olarak algılıyorum.

Muhtemelen çok klişe bir yorum olacak, ama kına gecesi benzetmesi yapmazsam konser yorumum eksik kalacak. İlk dakikadan bitene kadar konser değil, Şahane Pırlanta Düğün Salonu'nda nişan ya da kına gecesi ortamıydı. Sahne performansı kötüydü ve yerel kıyafeti bunu kısmen kapatıyordu. Enstrüman kısmı da piyanist-şantör seviyesindeydi. Konser boyunca sahnenin bir köşesinde durup tüm performansı ve izleyicileri el tipi kamerasıyla çeken amca da düğün salonundaki damadın kahveden arkadaşı gibi bir görüntü yaratıyordu. Kına gecesinde olsa yine sevmem, ama yerel müziği iyi yapan kişiler olabilir. Buradaki sorun hem tarz, hem de performans kötülüğüydü. Konser bir saatten kısa sürdü ve seyircinin talebine rağmen sahneye tekrar gelmemesi benim için iyi, çoğunluk için kötüydü.

Bununla birlikte, konser başlamadan önce projeksiyondan bu sezon Babylon'da gerçekleşecek konserlerin kısa tanıtımları gösterildi. Bir çeşit Babylon trailer'ı gibi olan bu video çok güzeldi. Babylon'da çok güzel bir yıl olacak.

29 Ocak 2015 Perşembe

Ne kadar seçersek özgür oluruz?

Çok fazla alternatif arasında kalmanın, aslında önemli seviyede mutsuzluk ve tatminsizlik getirdiği hakkındaki fikirlerimi bu blogumdaki başka bir yazıda biraz açıklamıştım. Bu konu üzerine ilgimi çeken şeyler okuyarak ve düşünerek, özellikle modern hayatı çoklu seçim yanılmasına kapılmadan daha özgür yaşayabilmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Bu TED videosu konuyu epey basitleştirerek anlatıyor. Videonun 10 yıl önceye ait olduğunu da küçük bir not olarak eklemek istiyorum. Bu geçen 10 yıl içerisinde, seçme zorluklarımız daha da arttı. Buradaki fishbowl benzerini bir şekilde, bir süredir hayatımda uyguluyordum. Burada denk gelmem de benim için güzel bir tesadüf oldu.

Bir de Barry Schwartz: The paradox of choice konuşmasından küçük bir alıntı:
"Clinical depression has exploded in the industrial world in the last generation. I believe a significant -- not the only, but a significant -- contributor to this explosion of depression, and also suicide, is that people have experiences that are disappointing because their standards are so high, and then when they have to explain these experiences to themselves, they think they're at fault. And so the net result is that we do better in general, objectively, and we feel worse."

Not: Video otomatik olarak İngilizce altyazı ile açılacak, isterseniz Türkçe olarak da izleyebilirsiniz.

28 Ocak 2015 Çarşamba

Neden Tarkovski Olamıyorum?

İdealler doğrultusunda kendi başına sanat filmi yapmak ya da taviz vererek toplumla birlikte yola devam etmek... Peki sanattan verilen taviz, kişinin kendi sanatçı kişiliğinden de verilen bir ödün olarak değerlendirilir mi?

Film boyunca bu sorular, üstü kapalı olarak ve birbiriyle ilgisiz detayların toplanmasıyla soruluyor. Yönetmen (Murat Düzgünoğlu) zaten bir amaca varmaktansa, sadece süreci yansıtmayı istediği bir hikayeyi bize sunuyor.
Hikayede önemli yanıtsızlıklar ve kopukluklar vardı, bunları da filmin kurgusuna dahil olarak izleyince filmden daha çok keyif aldık. Bence film zaten Tarkovski akımını takip etmeyi ya da Tarkovski karakteri yaratmayı hedeflemiyor. Bu amaçtaki yönetmenin naif anlatımı, filmin parça parça akıcı bir bütün halinde ilerlemesini sağlıyor.

Spoiler içeren detaylar:
Detay1: Ahmet Kaya şarkılarının kullanımı ve alkol muhabbetinde uzun uzun Ahmet Kaya konusu geçmesi, filmin ruhuna çok uygun olmuş. 

Detay2: Bence bitmeyen ev inşaatında, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde geçen ve "Takriben gelecek sene inşallah!" şeklinde dillere düşen karaktere gönderme yapılmış, yapılmadıysa da ben öyle sezdim.

Detay3: Filme girmeden önce "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" (ki filmi de kitabı da çok severim) hakkında konuşmuş olmamızın etkisi var mı bilmiyorum, ama filmdeki diyalogların sakinliğinde ve sıcaklığında bol miktarda iki film arasında benzerlik hissettim. Hatta sevgilisi evden ayrıldıktan sonra, arkadaşının çay var içer misin diye sorması bu duygu benzerliklerinden biriydi.

23 Ocak 2015 Cuma

Kovacs

Yeni bir şarkıcı. Bence yakın bir zamanda çok iyi bir çıkış yapacak.

İlk albümü geçen sene yayınlanan, fakat henüz etrafta pek duyulmayan bir şarkıcı Kovacs. Yeni nesil Amy Winehouse olarak niteleyenler olsa da, karanlık ve berrak bir ses demeyi tercih ederim. Hakkında çok az bilgi var, hatta öyle ki şu an adına eklenmiş İngilizce Wikipedia sayfası bile yok. 1990 Hollanda doğumlu olan Kovacs'ın çıkış şarkısı "My Love" karanlık klibiyle birlikte şarkıcının tarzı hakkında doğrudan bilgi veriyor.



22 Ocak tarihinde GarajIstanbul'daki konserinde heyecanlı ve başarılı bir performans sergiledi. Bazı şarkılarında ses tonu doğrudan Amy Winehouse'a benzese de aslında kendine özgü bir tarzı var. Doğru bir pazarlama stratejisiyle Amy'nin çizgisinden uzaklaşıp kendi tarzında albümler hazırlayacaktır. Konserin hafta içi olmasının da etkisiyle salonun sadece yarısı doluydu, yine de biz gelenler güzel bir konser izledik. Tek albümlü şarkıcı olarak konseri kısa sürede bitse de sahneden inerken ve indikten sonra izleyiciler arasındayken de aynı sempatikliğine devam etti.

En bilinen şarkısı My Love'dan konserde aldığım kısa bir görüntü:



Bu ise daha çok sevdiğim şarkının başka bir konserden kaydı:

18 Ocak 2015 Pazar

Whiplash=Black Swan+Jazz

Whiplash!
Film boyunca caz.
İlk gösterimini 2014 Sundance'te yapan yalın anlatımlı çarpıcı bir müzik hikayesi.

Bu aralar, müzik üzerine daha fazla okuyup yazarken bu filmi izlemek benim için güzel bir seçimdi. Caz davulcusu olmak isteyen yetenekli bir genç ve hırsıyla ün yapmış bir müzisyen arasında geçen usta-çırak ilişkisi tarzında bir film.

Filmin afişinde çok iddialı sözler geçse de filmi izlerken büyük bir sinema eseri beklememekte fayda var. Eğlenceli bir müzik hikayesi olarak izlerseniz, eminim daha keyifli olacak.

Filmdeki aşk, intikam ve hırs ayrıntılarını olması gerektiği miktarda bulsam da filmde gereksiz bulduğum tek konu hızlı bateri çalmaya gereğinden fazla odaklanılmasıydı. Çoğunlukla Fletcher (usta) "Bu benim tempom değil." diye belirtse de, Andrew'un (çırak) hızlı çalmasına vurgu yapılması, ellerini kanatana kadar hızlanması tempoya uymaktan çok hızlı çalmaya vurgu yapıyor. Bence bu kısım gereksizdi; sonuçta, heavy metal grubuna davulcu aramıyoruz. Filme girerken, "Black Swan"'ın cazlısı diye düşünüyorduk, ki film bunu tam olarak karşılıyor.

Filmdeki şarkılardan kısa alıntılar ile oluşturulmuş bir parça:


Filmi Başka Sinema kapsamında izlememizin bir faydası da film arası olmadığı için müzik keyfimiz kesintisiz devam etti. Caz seviyorsanız, gösterimdeyken izleme fırsatını kaçırmayın.

14 Ocak 2015 Çarşamba

Komşularımız ve Biz: Andromeda Galaksisi

Hubble uzay teleskobu ile şimdiye kadar çekilmiş en detaylı fotoğraf geçen hafta NASA tarafından yayınlandı. Zoom ile yakınlaşmanın da mümkün olduğu 1,5 milyar piksellik bir görüntü mevcut elimizde. Günlük hayatımda kayboldukça incelemem için çok güzel bir site.
www.spacetelescope.org/images/heic1502a/zoomable

İncelerken hoşuma giden küçük bir alıntı:
Kimbilir neler var orada...

11 Ocak 2015 Pazar

Günlük ...

... unutkan insanların zaman makinesidir, diye düşünüyorum.
Bu blog ya da kendi notlarım, zaman zaman minik zaman makinem oluyor.

5 Ocak 2015 Pazartesi

Black Mirror / 2. Sezon

İlk sezonun bölümlerini geçen sene izledikten sonra, ikinci sezona başlamamıştım. İkinci sezonu da aynı hayranlıkla izliyorum. İkinci sezonun birinci bölümünde (Be Right Back), insan klonlamanın farklı bir formatına odaklanıp sentetik insan incelemesi güzeldi. Ama ikinci bölüm (s02e02) mükemmeldi.

İkinci bölüm (White Bear), Black Mirror'ın yola çıkış konseptini (*) çok güzel yansıtıyor. İçerisinde bulunduğumuz vahşet çağını anlatıyor. Duygularımızdan uzaklaşıp telefonlarla olan yakınlığımız sorgulanıyor. Korkutucu olan şu ki gerçek belki de hiç yaşanmıyor. Ve şok edici bir adalet kavramını bize göstererek, çarpıcı bir final ile bölümü tamamlıyor.

Bu bölüm için yapacağım tek cümlelik yorumum:
Dijital oyuncaklarımız ve gözetleme kültürümüz ile postmodern bir ortaçağ yaşıyoruz.


(*) Black Mirror dizisinin konsepti, aslında kelime anlamını bire bir yansıtan bir kavrama işaret ediyor. Televizyon, bilgisayar ve cep telefonu ekranlarına bakarak yaşıyoruz. Bu cihazlar açıkken bizi hipnotize ediyorlar ve kapattığımız zaman her şey siliniyor, tamamen boş ve siyah bir düzlem karşımızda kalıyor. Bu karanlık bizim kendimizle yüzleşmemizi engelleyen, kendimizin karanlıkta yansımasını gördüğümüz birer ayna işlevi görüyor. Black Mirror nedir derseniz, bunu söylerim. Bir de bu diziyi mutlaka izleyin, derim.

30 Aralık 2014 Salı

Ne zaman gelirler?


Evde yılbaşı partisi düzenleyecekler için önemli bir hizmet. 
Söylediğiniz vakitten ne kadar sonra gelecekler? Faydalı bir istatistik.
Kaynak: fivethirtyeight

28 Aralık 2014 Pazar

Kafamda Bir Tuhaflık

Daha önceden, Masumiyet Müzesi'nin yayınlanmasını da heyecanla beklemiştim. Bu sefer de beklediğime değen bir roman okudum. Elbet bu sefer önemli bir fark vardı, Orhan Pamuk artık Nobel ödüllü, dünya çapında daha bilinir bir romancımız.

Orhan Pamuk'un okuduğum kitapları arasında en iyisi diyemesem de güzel bir romandı. Kafamda Bir Tuhaflık'ta İstanbul yine başrolde, ama bu sefer şehrin kalabalıklaşması ve kentsel dönüşüm bir arada incelenmiş. Şehrin hızlı dönüşümüne şahit olan herkesi hızlıca içine çekebilecek bir roman. Karakterlerin birbirleriyle ilişkileri ve olay bağlantıları çok güzel kurgulanmış.

Özellikle roman okurken "Şimdii kim kimdi?" derdi yaşayıp kafası karışan okuyucular için karakter soyağacı eklenmesi çok faydalı olmuş.

- Kaybolan değerimiz bozayı tanıtırken, detaylar bazen ana hikayeyi boğmuş.
- Bilinçli olarak sürekli "bazan" yazması, okuyucuların bilinçaltına işleyecek, millet artık sürekli yanlış yazacak.
- Bir yerde bence zaman hatası var. 1999 yılında bir olay anlatılırken (s. 392), İstanbul'daki bir eve telefon bağlatmaktan bahsediliyor ve müracaattan 3 ay sonra telefonun bağlandığından bahsediliyor. O yıllarda o kadar uzun sürmüyordu.
- Mevlut, boza satmaya çıkarken en verimli güzergahı hesaplıyor, bu yöntemi bir çeşit VRP (vehicle routing problem) olarak düşünebiliriz.
- Bir akşam evde kitabı okurken, sokaktan boza satıcısının geçmesi çok keyifli bir tesadüf oldu.
- Çeşitli yıllarda geçen "niyet" ve "kısmet" kıyaslamalarını çok sevdim.

Alıntı:
"Mevlut kafasının içerisindeki ışık ile karanlığın şehrin gece manzarasına benzediğini hissetti."

Aralık 2014

27 Aralık 2014 Cumartesi

Yıllar sonra yeniden bu blog

Biraz eskilerden derleme, 140 karaktereden uzun tweet’ler, Ekşi Sözlük’te yıllar önce kendi mahlasım ile yazdıklarım (6. nesil yazarım, ama Sözlük çok bozdu :P oradakilerin çoğunu silmekteyim), güncel bazı yorumlar ve iş ile ilgili olmayan kişisel yazıları buraya aktarıyorum.

18 Aralık 2014 Perşembe

Moz the Morrissey

En çok istediğim konserlerden biriydi Morrissey. Şimdiye kadar çeşitli aksiliklerden dolayı bir türlü canlı izleyemedim. Bu seferki konser için bileti epey önceden aldım, ama konserin ilan edilen vakti 7 Aralık'tan iki gün önce Atina ve İstanbul konserinin ertelendiğinin duyurulması keyfimi kaçırmışken, yeni tarih kısa sürede açıklandı ve 17 Aralık'ta konser gerçekleşti.

Yeni açılan Maslak Volkswagen Arena'da izlediğim ilk konser oldu. Kalabalık konserler için güzel bir mekan olmuş. Numaralı koltuklar ve saha içi, sahne her açıdan rahat görünür halde tasarlanmış. Mekana ulaşım için servisler biraz sıkıntılı olsa da, Maslak metro çıkışından yürüyerek konser alanına gitmek en iyi çözüm.

Bu konserin en önemli özelliklerinden biri de Morrissey'in son albümünde yer alan Istanbul şarkısını İstanbul'da dinlemekti. Şarkının ezan sesiyle başlamasını gereksiz bir oryantalizm olarak görsem de en sevdiğim The Smiths ve Morrissey şarkıları listesine giren bir parça oldu.

Ciddi sağlık sorununa rağmen sahne performansı etkileyiciydi. En bilinen şarkılarının setlist'te az sayıda olması, soğuk hava ve Çarşamba akşamı olması gibi tahmin ettiğim nedenlerden dolayı dinleyicinin tüm konser boyunca heyecanı orta seviyedeydi. Sahnedeyken arka planda dönen mesaj kaygılı ("Meat is murder") video da Morrissey'in tavrına uygundu. Ayrıca, konser alanında et ve ürünlerinin satışının yapılmamasını istemesi de vejetaryen (evet, TDK yazımına göre kelimenin doğru yazılışı böyle) kimliğiyle bilinen Morrissey için önemliydi.

Alıntı:
" 'Til you came with the key // And you did your best but
As I live and breathe // You have killed me"

"I am your arkadaş" dediğini de es geçmeyelim:)

İyi ki gittim, iyi ki bu konserdeydik!

13 Aralık 2014 Cumartesi

Ane Brun

Yine bir KüçükÇiftlik Park konseri. Bu seferki en önemli fark, kışın ilk günlerini çok iyi hissettiren dondurucu bir ayaz var. Buradaki açıkhava konserlerini seviyorum, ama mekan kapalı hale gelince çok keyifsiz bir hal alıyor. Dizi dizi sandalyelerde oturarak izlediğimiz bir konser oldu. Tek kişilik bir performans olması, konser ve mekan uyumsuzluğunu daha da belirgin kıldı. Sahnede kendi başına söyleyen ve sıcak davranışlar sergileyen Ane Brun'u, seminer izler gibi izleyen bir grup insandık. Bu konser Babylon'a ya da Salon İKSV'ye daha çok yakışırdı.

Nordic soğuklarından gelen sıcak bir insan Ane Brun. Kuzey Avrupa müziğini bir süredir daha yakından takip ediyorum. Özellikle, bu yaz hazırladığım radyo programım (Rapsodi Treni, Özgür Radyo'daydı; bazı program kayıtlarımı da blog ve kişisel siteme ekleyeceğim) esnasında bölge müziği hakkında bol bol araştırma fırsatı buldum. Yeni gruplar keşfettim. Ane Brun yeni keşfettiklerimden biri değil, ama yine de müziğini yakından takip ettikçe daha çok sevmeye başladım.

Konserdeki mekansal sorunları saymazsak, Ane Brun sayesinde sakin ve güzel bir dinleti deneyimi yaşadık. Konseri bitiriyor gibi yapıp sahneye geri gelmesinin ardından, bir o kadar daha şarkı söylemesi hoştu. En sevdiğim şarkılarından biri "One"'dan kısa bir konser ses kaydı:


Sesine daha uygun bir konser mekanında İstanbul'da tekrar dinleme umuduyla bu konserden ayrıldık.

29 Kasım 2014 Cumartesi

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Okumayı yıllardır ertelediğim bir romandı. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın akıcı anlatımıyla, eğlenceli ve fantastik bir dünyanın içinde kendimi bulmam sayesinde kitabı epey kısa sürede bitirdim.

Kitabın arka kapağı dahil olmak üzere, bu roman hakkında yapılan yorumlarda genellikle Tanpınar'ın memleket durumunu incelemesi ve bürokrasi eleştirisi öne çıkmakta. Elbette romanı okurken, anlatılan olaylarla günümüzdeki durumun benzerlikleri benim için de dikkat çekiciydi. Özellikle önce bir sistem oluşturulup ardından onun işlevselliğinin yaratılmaya çalışılması, şu an iş hayatında bile karşımıza çıkan sorunlardan biri. Romanda Halit Ayarcı ile Hayri İrdal arasında geçen "Grafik nasıl hazırlanmalı?" sohbeti, günümüzde her alanda kullanılan istatistiklerin, verilerin çarpıtılarak istenilen kıvama getirilmesinin güzel bir örneği. İş hayatında her sektörden biliyoruz ki aslında istatistik bir yalan söyleme aracıdır. 50 yıl önce bunun bu kadar açık ifade edilmesi, benim için kitaptaki en önemli detaylardan biri. Bununla birlikte, bireyin cahilliğinin kişisel yaşama etkileri ve toplumdaki cehalet ile bireysel cahilliklerin desteklenmesi etkileyici örneklerle yer alıyor.

Tanpınar'ın toplumsal incelemelerinin ötesinde, benim için bu romandaki en önemli unsur kişisel ilişkilerinin saf ve derin bir şekilde anlatılması. "Beni tanıyanlar, öyle okuma yazma işleriyle büyük bir ilgim olmadığını bilirler." cümlesi, en sevdiğim kitap açılışları listeme girdi bile.

Benim için etkileyici olan bazı alıntılar:
"...kütüphane dolusu kitapları okuyarak Nevzat Hanım'a aşık olmağa hazırlanmıştı..." cümlesi, kitap ve aşk için ne güzel bir tanımlama.
"O geceden sonra bu konuşma içimde düğüm olmuştu. İnsanlar arasına karışmak, biraz müsavi muamele görmek için nelere tenezzül ettiğimi biliyordum." bu alıntıyı çok sevmem ile ilgili yorumlarım çok kişisel kalacak. Yorumsuz olarak sosyal hayatın önemli bir hakikati diyebilirim.
"...hayatımızı anlamağa çalışırken, 'Biz kabahati üzerine yüklenen insanlarız' demişti. Zannediyorum ki bütün bu hadisede tek anahtar bu cümledir." bence sırf bur romanı değil, o dönem edebiyatındaki çoğu olayı açıklayabilecek bir cümle.

Ve son olarak, cemiyet hayatının her aşamasına bir şekilde uygun bir soru geliyor:

Alıntı:
"Burada ne diye beyhude yere sıkılıyorsunuz?"

Kasım 2014

23 Kasım 2014 Pazar

Aylak Adam

Yalnızlık ve aylaklık kavramlarının sade bir anlatım ile bir araya gelmesinden oluşan bir başyapıt. Uzaktan hoşlandığı (ve seveceğine emin olduğu) kızı görebilmek için günlerini veren, yalnızlığını değil profesyonel aylaklığını ön plana getiren bir kahramanın hikayesini akıcı şekilde bizlere anlatıyor Yusuf Atılgan.

"Artık dünyadaki kadın bolluğunu düşündükçe içi kararmayacaktı. Yanındaydı."

Yalnızlığın farkında olmak, ona herhangi bir "ama" eklemeden yaşayabilmek bir hüner aslında. Günümüz yeraltı edebiyatında çok zorlama olsa da klasik edebiyatımızdaki anti-kahramanlarda bunu başarıyla görüyoruz. "Tutunamayanlar"'ı uzun süre okumayıp uygun ruh durumumu beklediğim gibi, bu roman da okumayı özellikle beklettiğim eserler arasında geliyordu.

Romandaki en sevdiğim detaylardan biri sinema çıkışında yaşanan duygu. Sinema salonundan çıkıp filmin içinde olmaya devam ederken, hayatın içinden gereksiz bir karakterin karşımıza çıkıp filmin tüm büyüsünü bozmasını çok güzel ifade ediyor.

"Başkalarından ayrıldı mı neden böyle seviniyor?" sorusu aslında günlük hayatımda çok fazla durumda kendi içimde yanıtsız kalan durumlardan birine işaret ediyor. Gitmek, uzaklaşmak ya da kendinle kalmak bunların hepsi de gerektiğinde insanı kendisiyle birleştiren yanıtlar ve eylemler benim için.

Alıntılar bu kitabın bana yaşattığı duyguyu tam olarak yaşatamasa da alıntılara yer vermeden bu yazıyı bitirmek istemiyorum.

Alıntı:
"Belki de insanlar kendi kendilerini düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız oluyorlardı."

Kasım 2014

19 Kasım 2014 Çarşamba

TED sevmeyenle olmaz; ama bu TED değil.

Önceden YouTube üzerinden, bir süredir de TED iPAD uygulamasıyla TED ve TEDx konuşmalarını izlemek en büyük zevklerimden biri. Sunum tekniğinden tut, farklı konularda yaratıcı fikirlere sahip olmaya kadar çok faydalandığım bir alan. Fakat, dün gerçekleşen TEDxIstanbul benim için tam bir hayal kırıklığıydı. İlk başta salon kapasitesinden daha fazla bilet ve davetiye olmasından dolayı salon önünde izdiham yaşandı. Zorlu ve PSM yetkililerinin çözüm sunmamasının ardından, birileri polis çağırdı. Sorun aslında mekandan değil, organizasyonu gerçekleştiren firmadan kaynaklanıyordu. Yine de olay daha fazla dışarıya yansımasın diye, mekan yetkilileri daha büyük bir salonu tahsis ettiler.
Bu lojistik sorunla birlikte, konuşmacılar da başarısızdı. Sunumlar TED havasında değil, üniversite kariyer günü gibiydi. Konuşmacıların neredeyse tamamı, kendilerine odaklanıp TED konseptinden bihaberlerdi. Hatta, Nil Karaibrahimgil'in konuşması ise tamamen reklam içerikli, sadece isminden yararlanmak için araya yerleştirilmiş gibiydi.

TEDx'in TED'den farkı bağımsız organize edilen yerel etkinlikler olması. Yine de bunun TED konseptinden bu kadar uzak olması, bilet satıp para kazanalım fikrinden öte bir noktada değildi.

25 Ekim 2014 Cumartesi

Deliduman

Kısacık bir yorum yapıp geçeceğim bu kitabı. Son zamanlarda popüler edebiyattan okuduğum kitapların içinde en kötüsüydü. Emrah Serbes'in bu kitabı hakkında çok önyargılıydım. Yazarın muhalif duruşu ve kitap sonrası tanıtım için her yerde boy göstermesi, muhaliflik adına abartı davranşları bana çok itici gelmişti. Edebiyat zevkine güvendiğim arkadaşlarımın olumlu yorumlarından sonra kitabı okumaya karar verdim.

Gezi Direnişi'ni başarıyla yansıtan ve direnişi başarıyla anlatan bir roman diye sunulmasını tamamen bir tanıtım stratejisi olarak görüyorum. Hatta öyle ki, bence bu roman Gezi'den önce yazılmaya başlandı ve içerisine sonradan Gezi eklendi diye düşünüyorum. Kitabın ilk yarısında Gezi'ye dair herhangi bir ifade ya da tanımlama bulunmuyor. Kitabın ortasında, konu bir anda değişiyor ve Gezi Parkı'nda devam ediyor. Hatta kitabın sonlarındaki anlatım, kitabın bütününden önemli ölçüde kopuk. Kitabı herhangi bir şekilde sevmemiş olsam da, önyargımla yorum yapmamak için sonuna kadar okudum ve fikrim değişmedi. Beklentisiz şekilde, kolay bir yaz kitabı olarak okumak isterseniz belki tercih edebilirsiniz. Ama okumayınca da bir kayıp yaşamayacaksınız.

Oysa çok önceden okuduğum "Erken Kaybedenler"'i gayet sevmiştim.

Ekim 2014

9 Eylül 2014 Salı

7 Eylül 2014 Pazar

Seçme İkilemi (kitap ve yorum)

Seçim yapmak zorunda bırakılmak, bir özgürlük mü yoksa mevcut dayatmaların daha rahat kabul edilmesini sağlamak için günümüzde sıklıkla kullanılan bir yöntem mi, diye bir süredir düşünürken kitapçıda tesadüfen bu kitabı gördüm.

Seçimlerimizi yaparken çoğunlukla kendi irademizi kullanamıyoruz, seçim döngüsünden biraz kurtulup olayları incelersek bunu rahatça görüyoruz. Bu kitap tam da bu noktadan olayları incelemeye başlıyor. Bir sosyolog gözüyle açıkladığı örnekleri, aslında yıllardır reklam sektöründe çalışan biri olarak benim de desteklediğim gözlemlerim mevcut. Alternatifleri kısıtlayarak ya da yönlendirerek, zaten güçlü tarafın istediğinin tercih edilmesi sağlanıyor. Bu durum, market raflarından, reklam tasarımlarına ve hatta siyasete kadar çeşitli boyutlarda devam ediyor.

Özgür iradenin olmadığı herhangi bir noktada, demokrasiden ya da bireyin tercihinden söz etmemiz mümkün değil. Seçim yaparken toplumsal normları düşünüp "Başkası ne der?" diye soruyoruz; milletvekili seçiminde kısıtlı bir döngü içerisinde ve bize sunulan sırada herhangi bir değişiklik yapamadan oy kullanıp temsili demokrasi ile özgür olduğumuzu hissediyoruz; çeşitli baraj ve engellerle nice önemli görüşün mecliste temsil edilmesini engelliyoruz; günlük hayatımızda daha çok tüketebilmek için küçük model farklılaştırmalarına kanıp daha çok tüketiyoruz.

Aslında günlük hayatımızda bize sunulan/dayatılan seçimler, farkında olmadan günlük hayatımızın önemli bir kısmını ele geçiriyor. Sırf seçim yaparken değil, seçim yaptıktan sonra da kaygılarımız devam ediyor. Hadi yanlış bir seçim yaptıysak, hadi yaptığımız seçimi çevremizdekiler beğenmezse, hadi diğer ihtimal bizi daha zengin/güzel/mutlu yapacaktıysa... Bu sorgulamalar içindeyken, yaşadığımız zamanı da kaybediyoruz.

Renata Salecl, düşünür ve sosyolog olarak tanımlıyor kendisini ve kendisinin 2010 yılında Slovenya Bilim Bakanlığı tarafından yılın kadın bilimcisi seçildiği belirtiliyor. Kitabın hem anlatımını, hem de verdiği güncel örnekleri sevdim.

Kitapta öne çıkan görüşlerden biri, önümüzde çok sayıda alternatif olsa bile sistemin herkesi aynı kalıba sokmak için insanları çevrelediğinden bahsediyor. Kişisel gelişim kitaplarında bahsedilen ideal birey modelleri, istediğini yapabilen güçlü kişiliklerin bile aslında çok belirgin sınırlar mevcut. Bu durum ise yapılacak tüm tercihlerde kişiye baskı yaratıyor. "Araştırmacılara göre, insanlar vücutlarını bir proje gibi görüyor."

Detaylı bahsedilmese de bence günümüzde aşk konusunda insanların içten ve dürüst davranmamasının temelinde de bu seçim ikilemleri yatıyor. Herhangi bir bağlılık onların tercihlerine engelmiş gibi görünüyor. Ama buna da bir proje gibi yaklaşmak, aşkın doğasına aykırı olduğu için sürekli seçim yapma şansı olan, ama duygusu olmayan ve güya aşkı arayan insanlar oluşuyor çevremizde. Bu kısım kitaptan epey bağımsız, kişisel görüş oldu.

Salecl, bilinen diyalektik yaklaşımları da seçim ikilemlerine uyarlamış. Bunlardan biri efendi-köle diyalektiği. "Efendi, kamusal alanda tanınmak için hayatını riske atar; köleyse, geleceğe yönelik kesinlik duygusu için tanınmayı gözden çıkarır. Seçimden kaçınan kişi köleye benzer, perişan bir durumda sıkışıp kalma pahasına kesinliğe tutunur."

Kitaptan yapacağım son alıntı yaşlılık ve unutmak üzerine. Yaşlılıkta seçim yapmanın zor olması ve ölüm korkusunun artması insanları daha da kaygılı yapıyor. "Psikanalistler, unutmanın yatıştırıcı etkisinden bahsediyor. Yaşlılıkta meydana gelen bunama vakalarında bile unutmanın faydalarını görebiliyoruz. Unutkanlık sadece geçmiş olaylarla değil, geleceği düşünebilmeyle de bağlantılıdır. Dolayısıyla yaşlılıkta bunama, kişinin geleceği unutmasını sağlayıp kendi faniliğine ilişkin kaygıyı ortadan kaldırmaktadır." Belki yaşlılıktaki alzheimer olaylarına böyle yaklaşmamız gerekiyordur.

Kitabın İngilizce ismi "Choice" olsa da çevirinin "Seçme İkilemi" ismiyle yayınlanması, kitabın anafikrine daha uygun olmuş. Sürekli sunulan seçimlerin aslında birer özgürlük değil, sistemin yeni baştan inşası olduğunu düşünüyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Okuma listemde Renata Salecl'in Metis'ten çıkan diğer kitabı "Kaygı Üzerine" de var. Onu okuyunca, yorumlarımı yine eklerim.

Ağustos 2014

22 Ağustos 2014 Cuma

Portishead

Benim için 2014 Yaz'ının en önemli konseriydi Portishead. Aylar önce konserin haberini ilk duyduğumda yaptığım planlar, değişiklikler; ve sonuçta yine de yüksek duygu yoğunluğu yaşayarak izlediğim bir konser.

Artık çok klişe hale gelen, özellikle bestseller psikolog ya da NLP konsepti olan "İçinizdeki çocuğu öldürmeyin" tavsiyesini herkes bilir. Bu yaklaşımın bir sonraki adımında, "İçinizdeki ergeni yaşatmayı, hatta zaman zaman onu beslemeyi ihmal etmeyin!" tavsiyesi gelmelidir bence. Konsere giderken, yaş ortalamasının düşük olacağını, çeşit çeşit bunalım insan tipi göreceğimi biliyordum elbette. Bunların ötesinde, konser akşamı benim için önemli olan tek şey vardı, o da etkileyici ve depresif Portishead şarkılarını canlı dinlemek. 

Portishead: Trip hop öncüsü ve halen en iyisi.
20 Ağustos'ta KüçükÇiftlik Park'ta gerçekleşen konser, aslında Midtown Fest'in kapanışıydı. Çok geniş kapsamlı bir festival olmasa da, genel işleyiş bakımından sorunsuz ilerleyen bir organizasyondu.

Konseri sahne önü-Diamond bölümden izledik. Portishead'i, konser alanındaki herhangi bir noktadan bile izlesem yine hayran kalırdım ki biletimizin sahne önü olması bu zevki katladı. Şarkılardaki duygu yoğunluğu, "Silence" ile başlayan mükemmel bir setlist hazırlanmış olması ve bis esnasında "Roads" dinlemek konserin temel güzellikleriydi.

Tüm bunların ötesinde, İstanbul konserini unutulmaz yapan şarkı "Machine Gun" oldu. Şarkı esnasında, Gezi Direnişi'nden görüntüler olması tahmin ediyorum herkes için güzel bir sürpriz oldu. İzleyenler için bu heyecanın yansıması, elbette şarkı bitiminde bir anda yükselen "Her yer Taksim, her yer direniş" sloganı oldu. Bir yıl önce yüzbinlerce insanın toplandığı Taksim Meydanı'nın neredeyse dibinde, Portishead dinleyerek slogan atmak: Konserden sonra bile, halen o an rüya gibi geliyor.

Gezi Direnişi görüntülerinden sonra, yükselen güneş ile şarkı bitti. Gezi sayesinde, trip hop konserinde bile güneş yükseldiyse; gün gelecek o güneş elbet buraya doğacak;)
Her yer Taksim, her yer direniş!

Her şarkı ayrı bir duygu, ayrı bir keyifti. Portishead kendi tarzını koruyarak, tüm konser boyunca bizlerle arasındaki bağı sürekli korudu ve enerji hiç düşmedi. Konser çıkışında, kasvet ve keyif ikisini aynı anda hisseden bir ruh halindeydim.

13 Ekim 2013 Pazar

Paul Auster / 4 kitabından kısa kısa

Hangi sırayla gittiğimi tam hatırlamıyorum, ama kısa süre içerisinde art arda Paul Auster okudum. Anlatım tarzını ve hikayelerini seviyorum.

Son Şeyler Ülkesinde:
Olayların olabildiğince basit ve karamsar anlatıldığı bir distopya örneği. Her şeyin sonuna gelinen bir dünyada, "İnsanlar ölüyor, bebekler doğmamakta diretiyor." şeklinde hayat döngüsünün sıkıntısını daha ilk sayfalarda tanımlayan bir roman. Buradaki karamsar tablonun bazı kısımlarını şu an aslında yaşıyoruz, hem de Auster'ın betimlediği kadar güzel bile olmayan bir kurguda şu an bizim yaşadıklarımız.

Küçük bir alıntı:
"'Sözcükler nasıl bilebileceğimi anlatan şeyler,' dedi bir gün. "Bu kadar uzun yaşamam ondan. Benim adım Otto. Tersten de yüzden de aynı. Hiç bitmiyor, hep yeniden başlıyor. Onun için de iki kat uzun yaşıyorum. Herkesten iki kat uzun. Sen de öyle küçükhanımım. Senin adın da benim gibi. Anna..."


Şans Müziği:
Hayatının sıradanlığından bunalıp bir değişiklik yapmak isteyen ana karakterin, romanın en başında geçen yola çıkış öyküsü benim için kitabın en etkileyici bölümlerinden biri. Nashe'in boş yollarda arabasını sürerek, kendi düşünceleriyle baş başa kalma fırsatı yaratması ve bunu yaparken kısa vadeli günlük planlara göre hayatını yönlendirmesi güzel bir yüzleşme yaratıyor. Ana hikaye bir kumar serüveni olsa da, insanın kendi özgürlüklerinden ne uğruna vazgeçebildiğini gösteren kitabın ikinci yarısındaki detaylar benim için daha ilgi çekiciydi. Özellikle, kitabın son bölümlerinde psikolojik gerilim havasında geçen gönüllü kölelik süreci tanımlamalarını çok sevdim.


Yanılsamalar Kitabı:
Hayatının en kötü ve çaresiz günlerini yaşayan ana karakterimizin, hayatına anlam katacağı bir serüvene sürüklenmesini anlatan; Paul Auster'ın en sevdiğim romanı. Bir gece televizyonda denk geldiği, eski bir filmin artık tanınmayan oyuncusunu araştıran ve hatta sonunda onun hayatına bir anda dahil olan ana karakter. Roman boyunca, birbirini sarıp sarmalayan küçük hikayeler var ve bunların arasında gezinirken ana hikayenin ne kadar güzel örüldüğü kitap bitince anlaşılıyor. İstediği yaratıcı sinema ortamını bulamayan Hector Mann, herkesten uzakta kendine özel bir dünya yaratıyor. Öldükten sonra filmlerinin yakılmasını vasiyet etmesi ise hikayeye ayrı bir heyecan katıyor. Duygusallık, entrika ve Paul Auster tarzı karamsarlık hepsi bir arada.
Paul Auster okumadıysanız ve başlamak istiyorsanız, kesinlikle size ilk tavsiyem bu kitap olur.


Kış Günlüğü:
Bir çeşit otobiyografi olsa da kendi başına bir roman olarak da düşünmek mümkün. Kitaptaki olayların anlatımı güzel ve yazarın iç dünyasını görmek, yazma sürecini daha yakından takip etmek için değerli bir eser. Ama, diğer Paul Auster kitaplarında hissettiğim akıcılığı bu kitapta yaşamadım. Okuduğum zamandan beri aklımda kalan güzel bir detay: Kapakta farklı farklı sayılar yer alıyor. Kitabı okurken fark ettim, doğduğundan beri Auster'ın yaşadığı evlerin kapı numaralarıyla bir kolaj yapılmış. Yaratıcı.

New York Üçlemesi:
Bunu yakın zamanda (tekrar) okumayı düşünüyorum. Okuduktan sonra, bunu ayrı bir başlıkta yazarım.

7 Ocak 2013 Pazartesi

Siz de mi?

Bu ülkede kendini tuhaf hisseden, sürekli olaylardan gidişattan rahatsız olanlar olarak birbirimize mecburi bir yakınlık hissetmeye başladık.

Eğlenceye dahil olamayan insanların birbirine söylediği gibi, "Siz de mi partiden sıkıldınız?" modunda bakınıyoruz birbirimize.

27 Mayıs 2012 Pazar

GMO ve Doğallığına Müdahale Edilmiş Doğa

Bir şekilde denk geldim bu sayfaya...
Tarımın nasıl sürdürülebilir olmadığını çok güzel açıklıyor.

Doğal hayata kimbilir nerelerde, daha nasıl müdahale ediliyor?

Q: Should I save some of my potatoes for seed?
A: No, unless you are saving seed of an heirloom variety not commercially available. Saving your own seed potatoes can lead to a buildup of viruses and diseases. Whenever possible, plant seed potatoes certified to be free from certain viruses and diseases.

Q: Can I use grocery store potatoes for planting?
A: Probably not. They may have been treated with a sprout retardant, in which case, they will not grow. Even if they are sprouting, they have not been inspected and certified free of disease. While results occasionally may be acceptable, the risk of introducing a nematode, disease, or other pest is much higher than from quality-certified seed potatoes.

http://urbanext.illinois.edu/veggies/potato.cfm

14 Şubat 2012 Salı

Sinemaseverlere

Alıntı:
"Sinemaseverlere şunu demek istiyorum, sıkıyorsa kitap okuyun."
Onur Ünlü (Yönetmen)

11 Ocak 2012 Çarşamba

Dink davası kapanırken...

Hrant Dink'in öldürülmesinin üzerinden 5 yıl geçmişken, Ezgi Başaran'ın bugünkü yazısında olayları ve yargı sürecini açıklarken kullandığı tanım, bir süredir benim de düşündüğüm şeyi tam olarak açıklıyor:

"Bu ülke okunamayacak hale gelmiş, tersyüz edilmiş bir kitaptır benim için artık. Takılsınlar."

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/dink_davasi_kapanirken_siz_basbuga_uzulun-1075206

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Efes Pilsen One Love / Manics, Seni Görmem İmkansız

Bu festivalde benim en çok izlemek istediğim Manic Street Preachers idi, böyle olunca festivalin sadece birinci gününe gittik. Ocean Spray performansı çok iyiydi. Tüm konser boyunca çok iyi çaldılar. Her şeyiyle çok sevdiğim bir konser oldu.

 Festival alanına erken gitmenin avantajı, farklı zamanlarda alternatif sahneyi de takip edebildik. ‘Seni Görmem İmkansız’ diye bir gruba denk geldik. Müzik yaparken gayet eğlenen iki genç kızdan oluşan bir grup. Sahnede bir masa ve üzerinde karşılıklı yerleştirilmiş DJ setup'lar mevcuttu. Hem şarkıların vokallerini gerçekleştirdiler, hem de efekt ve sample'ları yerleştirip kendi mix'lerini oluşturdular. Bir cafe’de karşılıklı oturan iki arkadaş gibiydiler – ki tam ben böyle düşünürken o anda civarlarda olan birinin yaş gününü kutladılar sahneden, her şey tam oldu. Grubu sevdim mi? Bu soruyu kendime sordum, ilk başta sevmiyormuşum gibi geldi; ama sonra neredeyse tüm şarkılarını oturup dinledik. Sonuçta yorumum, ilk başta sevmeyeceğimizi düşünüp de sonuna kadar izlemiş olmamız ilgi çekici müzik yapmaları ve bu esnada kendilerinin de çok eğlenmelerindendir.

26 Haziran 2011 Pazar

İkinci Yarısı

Her ne kadar gazetedeki eski yazılardan derlenmiş bir kitap olsa da kitap bir bütün olarak güzel bir anlatıma sahip. Ece Temelkuran'ın kısmen kendi yaşına yönelik bir derleme olmasının da etkisi ile ‘yalnızlık’ ruh durumunu çok güzel anlatmış. Değişmeyip ‘böyle’ kalmak ve bundan memnun olmak ekseninde nice yazı.

Alıntı:
"Eğer bir kere yalnız başına olduğunu karnının dibine kadar anlarsan, bir daha hiç kendin kadar güvenebilir misin birine?"

Haziran 2011

31 Mayıs 2011 Salı

Miller Freshtival / The Noissettes

Alkollü içeceklerin sponsorluğunda yapılan etkinliklerdeki yasal değişiklik kaynaklı,  +18 mi +24 mü olacağı uzun süre belirsiz kalan bir festivaldi. Gerçi festivalden kısa bir süre önce +18 olarak kesinleşti, ama yine de festival çok kalabalık değildi.

Sakin ve güzel bir festivaldi. Festivalde en çok izlemek istediğim grup The Noissettes idi. Tahminim de yanılmadım, grubun solisti Shingai Shoniwa'nın canlı performansı da çok iyiydi. Hem festivaldeki ses sisteminin doğru düzgün kurulması, hem de Shoniwa'nın sesi sayesinde, albüm kayıtlarından çok çok daha iyi müzik dinledik. Seyirciyle etkileşiminin yüksek olması, konserin sonuna doğru enerjiyi daha da yükseltti. Konserin sonlarına doğru, Shingai Shoniwa sahne platformunu taşıyan direğe tırmandı ve şarkıyı orada söyledi:) Kesinlikle canlı izlenmesi gereken bir grup.
Go baby go, don't upset the rhythm!


Bir süredir popüler olmaya başlayan Can Bonomo'yu da ilk kez bu festivalde izledim. Kısmen kendine özgü bir tarzı var ve Türkiye'deki müzik piyasasının kolay kabul edebileceği tarzda davranıyor. Konser ya da albüm kayıt pek farkı yok, bu tarz bir şarkıcıyı en fazla 2-3 şarkı dinlemek yeterli benim için. Yine de eminim önemli yerlere gelecek. Özgün çalışmalarıyla başarılı olsun.

3 Nisan 2010 Cumartesi

IAMX

Babylon ve ses düzeni sorunu yaşanmış olsa da güzel geçen konser.

Grubun sahne performansı çok iyiydi. Sırf konserin başında bateri ile gerçekleştirdikleri gösteriyi rahatça görebilmek için bile ön sıralardan izlemeye değerdi. Sahnede elektronik aletlerle çok güzel oynadılar, süper performans ortaya koydular.

Ayrıca, benim olduğum bölgeye doğru bir stagedive vardı. En ön sırada duran ve gruba ekstra hayran oldukları belli olan kızların ısrarlarına dayanamayan grup elemanımız stagedive gerçekleştirdi, ama öndekiler o esnada panikle geri adım attılar. bu durumu incelemek eğlenceliydi. Neyse birileri hele ki son anda tuttu da sağını solunu kırmadı, IAMX kazasız belasız konseri tamamladı.

19 Ocak 2007 Cuma

prensip sayısı#

Hayatta ne kadar az sayıda, kesin prensiplerimiz olursa, yaşadıklarımızdan o kadar fazla zevk alırız. Sonuçta başkaların kurallarına körü körüne uymayı reddeden biri olarak, kendimin kendi hayatım hakkında koyduğu kurallara sıkı sıkıya bağlanmak ne kadar mantıklıdır ki...
Mesela;
ben bunu asla yapmam yerine: “ben henüz bunu yapmadım.” veya
hep buraya giderim ben, yerine: “şimdiye kadar buraya gittim.” demek bu duruma örnek olabilir derim... ama bu düşüncemi ne kadar daha devam ettiririm bilmiyorum :P

2007

...

2007

İşte geldik burdayız, ne sözlük ne günlük.. artık değişiklik yapıp buraya yazıcam.

3 Aralık 2006 Pazar

22 Mayıs 2006 Pazartesi

yine google

untitled.doc için yaklaşık 3.600 sonuçtan 1 - 10 arası sonuçlar (0,45 saniye)

google da yapılmış başka bir ilginç araştırma… bu kadar insan dosyasina ad vermekten aciz :))

24 Mart 2006 Cuma

eglenceli gelecek

Birlikte eğlenemeyen insanlar, birlikte bir gelecek kuramazlar... ( G. Semiz’in mezartaşındaymış...)

25 Ocak 2006 Çarşamba

mesela karinca...

mesela bir gökdelenin tepesinden karıncayı atsak, yere düşünce ölmez di mi??

2 Ocak 2006 Pazartesi

güven(mek)

an itibariyle yaptığım ilginç keşiflerim
Yahoo’da aratınca:
“yahoo” 800milyon sayfa
“google” 400milyon sayfa

Google’da aratınca:
“yahoo” 400milyon sayfa
“google” 800milyon sayfa

komik bence :)