25 Ekim 2014 Cumartesi

Deliduman

Kısacık bir yorum yapıp geçeceğim bu kitabı. Son zamanlarda popüler edebiyattan okuduğum kitapların içinde en kötüsüydü. Emrah Serbes'in bu kitabı hakkında çok önyargılıydım. Yazarın muhalif duruşu ve kitap sonrası tanıtım için her yerde boy göstermesi, muhaliflik adına abartı davranşları bana çok itici gelmişti. Edebiyat zevkine güvendiğim arkadaşlarımın olumlu yorumlarından sonra kitabı okumaya karar verdim.

Gezi Direnişi'ni başarıyla yansıtan ve direnişi başarıyla anlatan bir roman diye sunulmasını tamamen bir tanıtım stratejisi olarak görüyorum. Hatta öyle ki, bence bu roman Gezi'den önce yazılmaya başlandı ve içerisine sonradan Gezi eklendi diye düşünüyorum. Kitabın ilk yarısında Gezi'ye dair herhangi bir ifade ya da tanımlama bulunmuyor. Kitabın ortasında, konu bir anda değişiyor ve Gezi Parkı'nda devam ediyor. Hatta kitabın sonlarındaki anlatım, kitabın bütününden önemli ölçüde kopuk. Kitabı herhangi bir şekilde sevmemiş olsam da, önyargımla yorum yapmamak için sonuna kadar okudum ve fikrim değişmedi. Beklentisiz şekilde, kolay bir yaz kitabı olarak okumak isterseniz belki tercih edebilirsiniz. Ama okumayınca da bir kayıp yaşamayacaksınız.

Oysa çok önceden okuduğum "Erken Kaybedenler"'i gayet sevmiştim.

Ekim 2014

9 Eylül 2014 Salı

7 Eylül 2014 Pazar

Seçme İkilemi (kitap ve yorum)

Seçim yapmak zorunda bırakılmak, bir özgürlük mü yoksa mevcut dayatmaların daha rahat kabul edilmesini sağlamak için günümüzde sıklıkla kullanılan bir yöntem mi, diye bir süredir düşünürken kitapçıda tesadüfen bu kitabı gördüm.

Seçimlerimizi yaparken çoğunlukla kendi irademizi kullanamıyoruz, seçim döngüsünden biraz kurtulup olayları incelersek bunu rahatça görüyoruz. Bu kitap tam da bu noktadan olayları incelemeye başlıyor. Bir sosyolog gözüyle açıkladığı örnekleri, aslında yıllardır reklam sektöründe çalışan biri olarak benim de desteklediğim gözlemlerim mevcut. Alternatifleri kısıtlayarak ya da yönlendirerek, zaten güçlü tarafın istediğinin tercih edilmesi sağlanıyor. Bu durum, market raflarından, reklam tasarımlarına ve hatta siyasete kadar çeşitli boyutlarda devam ediyor.

Özgür iradenin olmadığı herhangi bir noktada, demokrasiden ya da bireyin tercihinden söz etmemiz mümkün değil. Seçim yaparken toplumsal normları düşünüp "Başkası ne der?" diye soruyoruz; milletvekili seçiminde kısıtlı bir döngü içerisinde ve bize sunulan sırada herhangi bir değişiklik yapamadan oy kullanıp temsili demokrasi ile özgür olduğumuzu hissediyoruz; çeşitli baraj ve engellerle nice önemli görüşün mecliste temsil edilmesini engelliyoruz; günlük hayatımızda daha çok tüketebilmek için küçük model farklılaştırmalarına kanıp daha çok tüketiyoruz.

Aslında günlük hayatımızda bize sunulan/dayatılan seçimler, farkında olmadan günlük hayatımızın önemli bir kısmını ele geçiriyor. Sırf seçim yaparken değil, seçim yaptıktan sonra da kaygılarımız devam ediyor. Hadi yanlış bir seçim yaptıysak, hadi yaptığımız seçimi çevremizdekiler beğenmezse, hadi diğer ihtimal bizi daha zengin/güzel/mutlu yapacaktıysa... Bu sorgulamalar içindeyken, yaşadığımız zamanı da kaybediyoruz.

Renata Salecl, düşünür ve sosyolog olarak tanımlıyor kendisini ve kendisinin 2010 yılında Slovenya Bilim Bakanlığı tarafından yılın kadın bilimcisi seçildiği belirtiliyor. Kitabın hem anlatımını, hem de verdiği güncel örnekleri sevdim.

Kitapta öne çıkan görüşlerden biri, önümüzde çok sayıda alternatif olsa bile sistemin herkesi aynı kalıba sokmak için insanları çevrelediğinden bahsediyor. Kişisel gelişim kitaplarında bahsedilen ideal birey modelleri, istediğini yapabilen güçlü kişiliklerin bile aslında çok belirgin sınırlar mevcut. Bu durum ise yapılacak tüm tercihlerde kişiye baskı yaratıyor. "Araştırmacılara göre, insanlar vücutlarını bir proje gibi görüyor."

Detaylı bahsedilmese de bence günümüzde aşk konusunda insanların içten ve dürüst davranmamasının temelinde de bu seçim ikilemleri yatıyor. Herhangi bir bağlılık onların tercihlerine engelmiş gibi görünüyor. Ama buna da bir proje gibi yaklaşmak, aşkın doğasına aykırı olduğu için sürekli seçim yapma şansı olan, ama duygusu olmayan ve güya aşkı arayan insanlar oluşuyor çevremizde. Bu kısım kitaptan epey bağımsız, kişisel görüş oldu.

Salecl, bilinen diyalektik yaklaşımları da seçim ikilemlerine uyarlamış. Bunlardan biri efendi-köle diyalektiği. "Efendi, kamusal alanda tanınmak için hayatını riske atar; köleyse, geleceğe yönelik kesinlik duygusu için tanınmayı gözden çıkarır. Seçimden kaçınan kişi köleye benzer, perişan bir durumda sıkışıp kalma pahasına kesinliğe tutunur."

Kitaptan yapacağım son alıntı yaşlılık ve unutmak üzerine. Yaşlılıkta seçim yapmanın zor olması ve ölüm korkusunun artması insanları daha da kaygılı yapıyor. "Psikanalistler, unutmanın yatıştırıcı etkisinden bahsediyor. Yaşlılıkta meydana gelen bunama vakalarında bile unutmanın faydalarını görebiliyoruz. Unutkanlık sadece geçmiş olaylarla değil, geleceği düşünebilmeyle de bağlantılıdır. Dolayısıyla yaşlılıkta bunama, kişinin geleceği unutmasını sağlayıp kendi faniliğine ilişkin kaygıyı ortadan kaldırmaktadır." Belki yaşlılıktaki alzheimer olaylarına böyle yaklaşmamız gerekiyordur.

Kitabın İngilizce ismi "Choice" olsa da çevirinin "Seçme İkilemi" ismiyle yayınlanması, kitabın anafikrine daha uygun olmuş. Sürekli sunulan seçimlerin aslında birer özgürlük değil, sistemin yeni baştan inşası olduğunu düşünüyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Okuma listemde Renata Salecl'in Metis'ten çıkan diğer kitabı "Kaygı Üzerine" de var. Onu okuyunca, yorumlarımı yine eklerim.

Ağustos 2014

22 Ağustos 2014 Cuma

Portishead

Benim için 2014 Yaz'ının en önemli konseriydi Portishead. Aylar önce konserin haberini ilk duyduğumda yaptığım planlar, değişiklikler; ve sonuçta yine de yüksek duygu yoğunluğu yaşayarak izlediğim bir konser.

Artık çok klişe hale gelen, özellikle bestseller psikolog ya da NLP konsepti olan "İçinizdeki çocuğu öldürmeyin" tavsiyesini herkes bilir. Bu yaklaşımın bir sonraki adımında, "İçinizdeki ergeni yaşatmayı, hatta zaman zaman onu beslemeyi ihmal etmeyin!" tavsiyesi gelmelidir bence. Konsere giderken, yaş ortalamasının düşük olacağını, çeşit çeşit bunalım insan tipi göreceğimi biliyordum elbette. Bunların ötesinde, konser akşamı benim için önemli olan tek şey vardı, o da etkileyici ve depresif Portishead şarkılarını canlı dinlemek. 

Portishead: Trip hop öncüsü ve halen en iyisi.
20 Ağustos'ta KüçükÇiftlik Park'ta gerçekleşen konser, aslında Midtown Fest'in kapanışıydı. Çok geniş kapsamlı bir festival olmasa da, genel işleyiş bakımından sorunsuz ilerleyen bir organizasyondu.

Konseri sahne önü-Diamond bölümden izledik. Portishead'i, konser alanındaki herhangi bir noktadan bile izlesem yine hayran kalırdım ki biletimizin sahne önü olması bu zevki katladı. Şarkılardaki duygu yoğunluğu, "Silence" ile başlayan mükemmel bir setlist hazırlanmış olması ve bis esnasında "Roads" dinlemek konserin temel güzellikleriydi.

Tüm bunların ötesinde, İstanbul konserini unutulmaz yapan şarkı "Machine Gun" oldu. Şarkı esnasında, Gezi Direnişi'nden görüntüler olması tahmin ediyorum herkes için güzel bir sürpriz oldu. İzleyenler için bu heyecanın yansıması, elbette şarkı bitiminde bir anda yükselen "Her yer Taksim, her yer direniş" sloganı oldu. Bir yıl önce yüzbinlerce insanın toplandığı Taksim Meydanı'nın neredeyse dibinde, Portishead dinleyerek slogan atmak: Konserden sonra bile, halen o an rüya gibi geliyor.

Gezi Direnişi görüntülerinden sonra, yükselen güneş ile şarkı bitti. Gezi sayesinde, trip hop konserinde bile güneş yükseldiyse; gün gelecek o güneş elbet buraya doğacak;)
Her yer Taksim, her yer direniş!

Her şarkı ayrı bir duygu, ayrı bir keyifti. Portishead kendi tarzını koruyarak, tüm konser boyunca bizlerle arasındaki bağı sürekli korudu ve enerji hiç düşmedi. Konser çıkışında, kasvet ve keyif ikisini aynı anda hisseden bir ruh halindeydim.

13 Ekim 2013 Pazar

Paul Auster / 4 kitabından kısa kısa

Hangi sırayla gittiğimi tam hatırlamıyorum, ama kısa süre içerisinde art arda Paul Auster okudum. Anlatım tarzını ve hikayelerini seviyorum.

Son Şeyler Ülkesinde:
Olayların olabildiğince basit ve karamsar anlatıldığı bir distopya örneği. Her şeyin sonuna gelinen bir dünyada, "İnsanlar ölüyor, bebekler doğmamakta diretiyor." şeklinde hayat döngüsünün sıkıntısını daha ilk sayfalarda tanımlayan bir roman. Buradaki karamsar tablonun bazı kısımlarını şu an aslında yaşıyoruz, hem de Auster'ın betimlediği kadar güzel bile olmayan bir kurguda şu an bizim yaşadıklarımız.

Küçük bir alıntı:
"'Sözcükler nasıl bilebileceğimi anlatan şeyler,' dedi bir gün. "Bu kadar uzun yaşamam ondan. Benim adım Otto. Tersten de yüzden de aynı. Hiç bitmiyor, hep yeniden başlıyor. Onun için de iki kat uzun yaşıyorum. Herkesten iki kat uzun. Sen de öyle küçükhanımım. Senin adın da benim gibi. Anna..."


Şans Müziği:
Hayatının sıradanlığından bunalıp bir değişiklik yapmak isteyen ana karakterin, romanın en başında geçen yola çıkış öyküsü benim için kitabın en etkileyici bölümlerinden biri. Nashe'in boş yollarda arabasını sürerek, kendi düşünceleriyle baş başa kalma fırsatı yaratması ve bunu yaparken kısa vadeli günlük planlara göre hayatını yönlendirmesi güzel bir yüzleşme yaratıyor. Ana hikaye bir kumar serüveni olsa da, insanın kendi özgürlüklerinden ne uğruna vazgeçebildiğini gösteren kitabın ikinci yarısındaki detaylar benim için daha ilgi çekiciydi. Özellikle, kitabın son bölümlerinde psikolojik gerilim havasında geçen gönüllü kölelik süreci tanımlamalarını çok sevdim.


Yanılsamalar Kitabı:
Hayatının en kötü ve çaresiz günlerini yaşayan ana karakterimizin, hayatına anlam katacağı bir serüvene sürüklenmesini anlatan; Paul Auster'ın en sevdiğim romanı. Bir gece televizyonda denk geldiği, eski bir filmin artık tanınmayan oyuncusunu araştıran ve hatta sonunda onun hayatına bir anda dahil olan ana karakter. Roman boyunca, birbirini sarıp sarmalayan küçük hikayeler var ve bunların arasında gezinirken ana hikayenin ne kadar güzel örüldüğü kitap bitince anlaşılıyor. İstediği yaratıcı sinema ortamını bulamayan Hector Mann, herkesten uzakta kendine özel bir dünya yaratıyor. Öldükten sonra filmlerinin yakılmasını vasiyet etmesi ise hikayeye ayrı bir heyecan katıyor. Duygusallık, entrika ve Paul Auster tarzı karamsarlık hepsi bir arada.
Paul Auster okumadıysanız ve başlamak istiyorsanız, kesinlikle size ilk tavsiyem bu kitap olur.


Kış Günlüğü:
Bir çeşit otobiyografi olsa da kendi başına bir roman olarak da düşünmek mümkün. Kitaptaki olayların anlatımı güzel ve yazarın iç dünyasını görmek, yazma sürecini daha yakından takip etmek için değerli bir eser. Ama, diğer Paul Auster kitaplarında hissettiğim akıcılığı bu kitapta yaşamadım. Okuduğum zamandan beri aklımda kalan güzel bir detay: Kapakta farklı farklı sayılar yer alıyor. Kitabı okurken fark ettim, doğduğundan beri Auster'ın yaşadığı evlerin kapı numaralarıyla bir kolaj yapılmış. Yaratıcı.

New York Üçlemesi:
Bunu yakın zamanda (tekrar) okumayı düşünüyorum. Okuduktan sonra, bunu ayrı bir başlıkta yazarım.

7 Ocak 2013 Pazartesi

Siz de mi?

Bu ülkede kendini tuhaf hisseden, sürekli olaylardan gidişattan rahatsız olanlar olarak birbirimize mecburi bir yakınlık hissetmeye başladık.

Eğlenceye dahil olamayan insanların birbirine söylediği gibi, "Siz de mi partiden sıkıldınız?" modunda bakınıyoruz birbirimize.

27 Mayıs 2012 Pazar

GMO ve Doğallığına Müdahale Edilmiş Doğa

Bir şekilde denk geldim bu sayfaya...
Tarımın nasıl sürdürülebilir olmadığını çok güzel açıklıyor.

Doğal hayata kimbilir nerelerde, daha nasıl müdahale ediliyor?

Q: Should I save some of my potatoes for seed?
A: No, unless you are saving seed of an heirloom variety not commercially available. Saving your own seed potatoes can lead to a buildup of viruses and diseases. Whenever possible, plant seed potatoes certified to be free from certain viruses and diseases.

Q: Can I use grocery store potatoes for planting?
A: Probably not. They may have been treated with a sprout retardant, in which case, they will not grow. Even if they are sprouting, they have not been inspected and certified free of disease. While results occasionally may be acceptable, the risk of introducing a nematode, disease, or other pest is much higher than from quality-certified seed potatoes.

http://urbanext.illinois.edu/veggies/potato.cfm

14 Şubat 2012 Salı

Sinemaseverlere

Alıntı:
"Sinemaseverlere şunu demek istiyorum, sıkıyorsa kitap okuyun."
Onur Ünlü (Yönetmen)

11 Ocak 2012 Çarşamba

Dink davası kapanırken...

Hrant Dink'in öldürülmesinin üzerinden 5 yıl geçmişken, Ezgi Başaran'ın bugünkü yazısında olayları ve yargı sürecini açıklarken kullandığı tanım, bir süredir benim de düşündüğüm şeyi tam olarak açıklıyor:

"Bu ülke okunamayacak hale gelmiş, tersyüz edilmiş bir kitaptır benim için artık. Takılsınlar."

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/dink_davasi_kapanirken_siz_basbuga_uzulun-1075206

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Efes Pilsen One Love / Manics, Seni Görmem İmkansız

Bu festivalde benim en çok izlemek istediğim Manic Street Preachers idi, böyle olunca festivalin sadece birinci gününe gittik. Ocean Spray performansı çok iyiydi. Tüm konser boyunca çok iyi çaldılar. Her şeyiyle çok sevdiğim bir konser oldu.

 Festival alanına erken gitmenin avantajı, farklı zamanlarda alternatif sahneyi de takip edebildik. ‘Seni Görmem İmkansız’ diye bir gruba denk geldik. Müzik yaparken gayet eğlenen iki genç kızdan oluşan bir grup. Sahnede bir masa ve üzerinde karşılıklı yerleştirilmiş DJ setup'lar mevcuttu. Hem şarkıların vokallerini gerçekleştirdiler, hem de efekt ve sample'ları yerleştirip kendi mix'lerini oluşturdular. Bir cafe’de karşılıklı oturan iki arkadaş gibiydiler – ki tam ben böyle düşünürken o anda civarlarda olan birinin yaş gününü kutladılar sahneden, her şey tam oldu. Grubu sevdim mi? Bu soruyu kendime sordum, ilk başta sevmiyormuşum gibi geldi; ama sonra neredeyse tüm şarkılarını oturup dinledik. Sonuçta yorumum, ilk başta sevmeyeceğimizi düşünüp de sonuna kadar izlemiş olmamız ilgi çekici müzik yapmaları ve bu esnada kendilerinin de çok eğlenmelerindendir.

26 Haziran 2011 Pazar

İkinci Yarısı

Her ne kadar gazetedeki eski yazılardan derlenmiş bir kitap olsa da kitap bir bütün olarak güzel bir anlatıma sahip. Ece Temelkuran'ın kısmen kendi yaşına yönelik bir derleme olmasının da etkisi ile ‘yalnızlık’ ruh durumunu çok güzel anlatmış. Değişmeyip ‘böyle’ kalmak ve bundan memnun olmak ekseninde nice yazı.

Alıntı:
"Eğer bir kere yalnız başına olduğunu karnının dibine kadar anlarsan, bir daha hiç kendin kadar güvenebilir misin birine?"

Haziran 2011

31 Mayıs 2011 Salı

Miller Freshtival / The Noissettes

Alkollü içeceklerin sponsorluğunda yapılan etkinliklerdeki yasal değişiklik kaynaklı,  +18 mi +24 mü olacağı uzun süre belirsiz kalan bir festivaldi. Gerçi festivalden kısa bir süre önce +18 olarak kesinleşti, ama yine de festival çok kalabalık değildi.

Sakin ve güzel bir festivaldi. Festivalde en çok izlemek istediğim grup The Noissettes idi. Tahminim de yanılmadım, grubun solisti Shingai Shoniwa'nın canlı performansı da çok iyiydi. Hem festivaldeki ses sisteminin doğru düzgün kurulması, hem de Shoniwa'nın sesi sayesinde, albüm kayıtlarından çok çok daha iyi müzik dinledik. Seyirciyle etkileşiminin yüksek olması, konserin sonuna doğru enerjiyi daha da yükseltti. Konserin sonlarına doğru, Shingai Shoniwa sahne platformunu taşıyan direğe tırmandı ve şarkıyı orada söyledi:) Kesinlikle canlı izlenmesi gereken bir grup.
Go baby go, don't upset the rhythm!


Bir süredir popüler olmaya başlayan Can Bonomo'yu da ilk kez bu festivalde izledim. Kısmen kendine özgü bir tarzı var ve Türkiye'deki müzik piyasasının kolay kabul edebileceği tarzda davranıyor. Konser ya da albüm kayıt pek farkı yok, bu tarz bir şarkıcıyı en fazla 2-3 şarkı dinlemek yeterli benim için. Yine de eminim önemli yerlere gelecek. Özgün çalışmalarıyla başarılı olsun.

3 Nisan 2010 Cumartesi

IAMX

Babylon ve ses düzeni sorunu yaşanmış olsa da güzel geçen konser.

Grubun sahne performansı çok iyiydi. Sırf konserin başında bateri ile gerçekleştirdikleri gösteriyi rahatça görebilmek için bile ön sıralardan izlemeye değerdi. Sahnede elektronik aletlerle çok güzel oynadılar, süper performans ortaya koydular.

Ayrıca, benim olduğum bölgeye doğru bir stagedive vardı. En ön sırada duran ve gruba ekstra hayran oldukları belli olan kızların ısrarlarına dayanamayan grup elemanımız stagedive gerçekleştirdi, ama öndekiler o esnada panikle geri adım attılar. bu durumu incelemek eğlenceliydi. Neyse birileri hele ki son anda tuttu da sağını solunu kırmadı, IAMX kazasız belasız konseri tamamladı.

19 Ocak 2007 Cuma

prensip sayısı#

Hayatta ne kadar az sayıda, kesin prensiplerimiz olursa, yaşadıklarımızdan o kadar fazla zevk alırız. Sonuçta başkaların kurallarına körü körüne uymayı reddeden biri olarak, kendimin kendi hayatım hakkında koyduğu kurallara sıkı sıkıya bağlanmak ne kadar mantıklıdır ki...
Mesela;
ben bunu asla yapmam yerine: “ben henüz bunu yapmadım.” veya
hep buraya giderim ben, yerine: “şimdiye kadar buraya gittim.” demek bu duruma örnek olabilir derim... ama bu düşüncemi ne kadar daha devam ettiririm bilmiyorum :P

2007

...

2007

İşte geldik burdayız, ne sözlük ne günlük.. artık değişiklik yapıp buraya yazıcam.

3 Aralık 2006 Pazar

22 Mayıs 2006 Pazartesi

yine google

untitled.doc için yaklaşık 3.600 sonuçtan 1 - 10 arası sonuçlar (0,45 saniye)

google da yapılmış başka bir ilginç araştırma… bu kadar insan dosyasina ad vermekten aciz :))