17 Şubat 2015 Salı

"Yerli diziler, yersiz uzun" / Evet, halen.

Çok uzun süredir televizyon izlemiyorum. Kendisiyle ara ara karşılaşmalarımız oluyor elbette; ama evimden ve hayatımdan TV'yi çıkarmamın üzerinden herhalde 10 yıldan fazla vakit geçmiştir. Tematik kanal olsa bile televizyondaki sinema seçimlerini genelde sevmiyorum, dizi izlerken sezon sezon gidip bir oturuşta birkaç bölüm izlemeyi tercih ediyorum, televizyondaki yarışma programlarını gördüğümde oradaki insanların kendilerini düşürdükleri duruma üzülüp sonra onlara kızıyorum. Zaten bu kategorileri de silince, TV'de izleyecek bir program kalmıyor geriye.

Son 5 yıl içerisinde takip ettiğim tek yerli dizi Leyla ile Mecnun'du. Bunun da neredeyse tüm bölümlerini internetten izledim. Onur Ünlü'yü hem bu diziden dolayı, hem de öncesi ve sonrasındaki filmlerinden dolayı çok severim. Bu yüzden, bu sezon için yeni dizi hazırlıklarına başladıklarından beri Beş Kardeş'i merak ediyordum. Bu akşamki ilk bölümünü, televizyon yayın saatinde izleyeyim, dedim.

Yerli dizler yersiz uzun

Bu seferki dizinin hem genel konusu, hem de Ay Yapım olmasından dolayı eski Onur Ünlü tarzından farklı olacağını tahmin ediyordum. Anaakım dizilere benzese de klasik bir primetime aile dizisinden iyi olur diye düşünüp izlemeye başladım. Ama, olmadı. İlk bölümü bitirmek için biraz sabretsem de yarıya kadar dayanıp kapattım. Elbette bir diziye pilot bölüme göre nihai karar vermek doğru değil, ama yine de o kadar çok tekrar ve klasik yerli dizi figürü vardı ki sıkıldım. Şimdi kontrol ettim, bölüm 140 dakikaymış! Bu kadar süreyi doldurmak için her şeyin gereksiz yere tekrarlanması, sıkıcı konuşmaların eklenmesi zorunlu hale geliyor.

Taksici ya da başka bir esnafla konuşmayla başlarken, "Abi sizin işiniz de çok zor be" klişesini kullanır gibi, dizi sektöründe özellikle kamera arkasındaki kişilere de "Yerli diziler, yersiz uzun" lafını söylerim; klişe olsa da inanarak, gayet içten şekilde. Merak ettiğim bu dizinin ilk bölümünü izlerken bile sıkılınca, buna bir kez daha inandım.

12 Şubat 2015 Perşembe

Tüm dezavantajları yok edebilsek

Bu videodaki Duyan Eller projesi doğrudan bir markaya ait olsa da gittikçe toplumsal ve kurumsal seviyede duyarlılığın yükselmesi bakımından çok etkileyici.


Bir de bu vesileyle "Be My Eyes" application'ınından da en az bu kadar etkilendiğimi eklemek isterim. Yaklaşık 1 ay önce kaydolduğumda 3k civarı sighted kullanıcı varken, şu an 129k olmuş. Şimdilik sadece iOS'ta mevcut olan sistemin pratik bir işleyişi var. Bu uygulamayı iPhone'a ya da iPad'e yükledikten sonra, görme engelli olup olmadığınızı seçiyorsunuz. Ardından, görme engelli kişiler yardıma ihtiyaçları olduğu zaman, kendilerine yardım edecek biriyle eşleşiyor. Kameraya gösterdiği bir nesneyi karşı taraftaki kişi ekranında görüp sesli olarak tasvir ediyor. Bu yardım, yiyecek paketinin üzerindeki son kullanma tarihi, bir renk tanımı ya da etiketin okunması olabilir. 1 dakikalık bir yardım ile bir kişinin hayatını çok kolaylaştırabilirsiniz.

Gün gelecek medeni bir dünyayı yarattığımız zaman, böyle olaylardan etkilenmeyeceğiz ve zaten olması gerektiği gibi herhangi bir farklılığın yaşamı zorlaştıracak bir dezavantaj olmadığını hissedeceğiz.

10 Şubat 2015 Salı

"Multitasking" bir tuzak

Aynı anda çok sayıda iş yapmaya çalışmak, zaman kazandırır mı, zarar mı verir?

Multitasking: Bilgisayarın aynı anda çok sayıda görevi sürdürebilmesi özelliğinden gelen ve günümüzde çeşitli alanlarda kullanılan terim.

Peki, insan beyni multitasking çalışmak için uygun mudur?

Bir süredir bu konu hakkında çeşitli yazılar takip ediyorum, bunlar arasında en kapsamlı bulduğum etkileyici bir makaleyi yorumlarımla birlikte paylaşmak istiyorum.

The Guardian'da geçen ay yayınlanan bu makale, insan beyninin aynı anda farklı işleri yapmak için uygun olmadığını, görevler arasında hızlı da olsa her geçiş işleminde önemli ölçüde verim kaybettiğini açıklıyor. Birden çok görevi yapmaya çalışan beyin, stres hormonu salgılıyor ve bu durum yaratıcı düşünme sürecini yavaşlatıyor. Bilgisayarda çalışırken, sürekli gelen bildirimler ve telefon üzerinden gelen diğer uyarılar yüzünden, beyin sürekli olarak kendisini bir mücadelenin içerisinde buluyor. Ayrıca, multitasking esnasında karşımıza çıkan çoğu görev için bir karar verme mekanizması işletmemiz gerekiyor. Gelen bir uyarıyı inceleyip o konuda ne yapılması gerektiğine karar verme zorunluluğu da ayrı bir sorun yaratıyor. Hatta o uyarıyı inceleyip neticesinde herhangi bir eylem yapmama kararı vermek bile beynin devam eden diğer işleyişlerini sekteye uğratıyor.
İş hayatıyla ilgili bazı durumlarda mecburen birden çok fazla işi aynı anda değerlendirmemiz gerekse de ben bu durumu özellikle bir süredir kişisel hayatımdan uzak tutmaya çalışıyorum. Sevdiğiniz kişilerle vakit geçirirken, telefon ve sosyal medyayla ilgilenmeyi bırakmak bu konuda verebileceğim ilk tavsiye. Aslında kişisel hayatında, içten içe herkesin rahatsız olduğu, ama adım atamadığı bir durum bu. Bir adım atınca, gerisi geliyor.

Bu makalede hoşuma giden konulardan biri de günümüzde herkesin, kendi istediği zaman başkasına anında ulaşabilmeyi kendinde bir hak görmesi.
"This has created an implicit expectation that you should be able to reach someone when it is convenient for you, regardless of whether it is convenient for them."

İletişimin mecralarının değişmesiyle birlikte, mesajların içerikleri de değişiyor.
"Most people under the age of 30 think of email as an outdated mode of communication used only by “old people”. In its place they text, and some still post to Facebook. They attach documents, photos, videos, and links to their text messages and Facebook posts the way people over 30 do with email. Many people under 20 now see Facebook as a medium for the older generation."
Bu da etkileyici başka bir tespit.

Biraz uzun bir yazı, konu ilginizi çekiyorsa okumanızı tavsiye ederim.
The Guardian'daki yazıyı okurken, ne gelen Whatsapp mesajlarımı kontrol ettim, ne de Facebook bildirimlerini inceledim. İnternette yapılabilecek o kadar çok şey varken, beynimizi multitasking tuzağına düşürmemek lazım.

Makale:
Levitin, Daniel J. (2015). Why the modern world is bad for your brain, The Guardian. 18 Ocak 2015.
http://www.theguardian.com/science/2015/jan/18/modern-world-bad-for-brain-daniel-j-levitin-organized-mind-information-overload

Our brains are busier than ever before. We’re assaulted with facts, pseudo facts, jibber-jabber, and rumour, all posing as information. Trying to figure out what you need to know and what you can ignore is exhausting. At the same time, we are all doing more. Thirty years ago, travel agents made our airline and rail reservations, salespeople helped us find what we were looking for in shops, and professional typists or secretaries helped busy people with their correspondence. Now we do most of those things ourselves. We are doing the jobs of 10 different people while still trying to keep up with our lives, our children and parents, our friends, our careers, our hobbies, and our favourite TV shows...


1 Şubat 2015 Pazar

Beş Şehir

Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü yakın zamanda okuyup çok sevdikten sonra, Tanpınar okumaya devam etmek istedim. Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın roman tarzından çok farklı olsa da, dönemi anlatan bir gezi eseri olarak düşünülmeli. Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul hakkındaki gözlemleri bir arada sunuluyor. Evliya Çelebi yaklaşımının 20. yüzyıldaki izdüşümü demek de mümkün. İlk dört bölüm fazla ilgimi çekmese de İstanbul yorumlarını okumak zevkliydi. Tarihin yok edilmesinden bahsetmesi, tarihi binalar yerine betonarme yapıların dikilmeye başlandığını anlatması, son 10 yıldır İstanbul'un talan edilmesiyle kıyaslanınca çok hafif kalıyor. Kentsel yapının ve silüetin günümüzde hızla zevksiz bir şekle bürünmesi, buradaki tasvirlerle birlikte incelenince daha bir açıklık kazanıyor.

Alıntı:
Evliya Çelebi'den ve anlattıklarının gerçek mi, yoksa rüya yorumu mu olduğundan bahsederken, "Ben tenkit etmek için değil, ona inanmak için okurum ve hep kârlı çıkarım." demesi, benim için önemli bir rehber yaklaşım.

İstanbul bölümündeki ağaçlar üzerine olan güzellemelerini okuyunca; Gezi Direnişi'ni görseydi, ne kadar mutlu olurdu diye düşündüm.
"Eski İstanbul'da mimarinin saltanatına rekabet eden başka güzellik varsa o da ağaçlardı."
"O güneşin adına söylenmiş bir kasideye benzer."

Sonuç olarak, Ahmet Hamdi Tanpınar'ı ilk kez okumaya başlamak için doğru bir tercih değil, yine de gezi yazısı okumayı seviyorsanız aklınızda bulunsun. Benim için sırada bir sonraki Tanpınar eseri olarak Huzur var.


Ocak 2015

31 Ocak 2015 Cumartesi

Omar Souleyman

Tarzım değil, hem de hiç değil.
diyerek başlıyorum.

Aslında, önyargımı evde bırakıp konsere gittim. Nasıl olsa, Babylon'da konser izlemek, benim için her zaman zevkli oldu. Ayrıca, geçen sene One Love Festivali'nden sonra hayranlık derecesinde Omar Souleyman yorumları vardı. Arkadaşım da bu konseri çok istediği için gitmeye karar verdim.

Batı soslu olsa da doğrudan Doğu'dan gelse de oryantalizm ile ciddi sıkıntılarım var. Ki oryantalist yaklaşımla gerçekleştirilen sanatı, sanatçının kimliğinden ayrı olarak hiç sevemedim. Bunu bir kültür sentezi olarak görmüyorum. Çoğu durumda bunu, kültürün kalitesizleştirilmesi ve içeriğinin yozlaştırılması olarak algılıyorum.

Muhtemelen çok klişe bir yorum olacak, ama kına gecesi benzetmesi yapmazsam konser yorumum eksik kalacak. İlk dakikadan bitene kadar konser değil, Şahane Pırlanta Düğün Salonu'nda nişan ya da kına gecesi ortamıydı. Sahne performansı kötüydü ve yerel kıyafeti bunu kısmen kapatıyordu. Enstrüman kısmı da piyanist-şantör seviyesindeydi. Konser boyunca sahnenin bir köşesinde durup tüm performansı ve izleyicileri el tipi kamerasıyla çeken amca da düğün salonundaki damadın kahveden arkadaşı gibi bir görüntü yaratıyordu. Kına gecesinde olsa yine sevmem, ama yerel müziği iyi yapan kişiler olabilir. Buradaki sorun hem tarz, hem de performans kötülüğüydü. Konser bir saatten kısa sürdü ve seyircinin talebine rağmen sahneye tekrar gelmemesi benim için iyi, çoğunluk için kötüydü.

Bununla birlikte, konser başlamadan önce projeksiyondan bu sezon Babylon'da gerçekleşecek konserlerin kısa tanıtımları gösterildi. Bir çeşit Babylon trailer'ı gibi olan bu video çok güzeldi. Babylon'da çok güzel bir yıl olacak.

29 Ocak 2015 Perşembe

Ne kadar seçersek özgür oluruz?

Çok fazla alternatif arasında kalmanın, aslında önemli seviyede mutsuzluk ve tatminsizlik getirdiği hakkındaki fikirlerimi bu blogumdaki başka bir yazıda biraz açıklamıştım. Bu konu üzerine ilgimi çeken şeyler okuyarak ve düşünerek, özellikle modern hayatı çoklu seçim yanılmasına kapılmadan daha özgür yaşayabilmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Bu TED videosu konuyu epey basitleştirerek anlatıyor. Videonun 10 yıl önceye ait olduğunu da küçük bir not olarak eklemek istiyorum. Bu geçen 10 yıl içerisinde, seçme zorluklarımız daha da arttı. Buradaki fishbowl benzerini bir şekilde, bir süredir hayatımda uyguluyordum. Burada denk gelmem de benim için güzel bir tesadüf oldu.

Bir de Barry Schwartz: The paradox of choice konuşmasından küçük bir alıntı:
"Clinical depression has exploded in the industrial world in the last generation. I believe a significant -- not the only, but a significant -- contributor to this explosion of depression, and also suicide, is that people have experiences that are disappointing because their standards are so high, and then when they have to explain these experiences to themselves, they think they're at fault. And so the net result is that we do better in general, objectively, and we feel worse."

Not: Video otomatik olarak İngilizce altyazı ile açılacak, isterseniz Türkçe olarak da izleyebilirsiniz.

28 Ocak 2015 Çarşamba

Neden Tarkovski Olamıyorum?

İdealler doğrultusunda kendi başına sanat filmi yapmak ya da taviz vererek toplumla birlikte yola devam etmek... Peki sanattan verilen taviz, kişinin kendi sanatçı kişiliğinden de verilen bir ödün olarak değerlendirilir mi?

Film boyunca bu sorular, üstü kapalı olarak ve birbiriyle ilgisiz detayların toplanmasıyla soruluyor. Yönetmen (Murat Düzgünoğlu) zaten bir amaca varmaktansa, sadece süreci yansıtmayı istediği bir hikayeyi bize sunuyor.
Hikayede önemli yanıtsızlıklar ve kopukluklar vardı, bunları da filmin kurgusuna dahil olarak izleyince filmden daha çok keyif aldık. Bence film zaten Tarkovski akımını takip etmeyi ya da Tarkovski karakteri yaratmayı hedeflemiyor. Bu amaçtaki yönetmenin naif anlatımı, filmin parça parça akıcı bir bütün halinde ilerlemesini sağlıyor.

Spoiler içeren detaylar:
Detay1: Ahmet Kaya şarkılarının kullanımı ve alkol muhabbetinde uzun uzun Ahmet Kaya konusu geçmesi, filmin ruhuna çok uygun olmuş. 

Detay2: Bence bitmeyen ev inşaatında, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde geçen ve "Takriben gelecek sene inşallah!" şeklinde dillere düşen karaktere gönderme yapılmış, yapılmadıysa da ben öyle sezdim.

Detay3: Filme girmeden önce "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" (ki filmi de kitabı da çok severim) hakkında konuşmuş olmamızın etkisi var mı bilmiyorum, ama filmdeki diyalogların sakinliğinde ve sıcaklığında bol miktarda iki film arasında benzerlik hissettim. Hatta sevgilisi evden ayrıldıktan sonra, arkadaşının çay var içer misin diye sorması bu duygu benzerliklerinden biriydi.

23 Ocak 2015 Cuma

Kovacs

Yeni bir şarkıcı. Bence yakın bir zamanda çok iyi bir çıkış yapacak.

İlk albümü geçen sene yayınlanan, fakat henüz etrafta pek duyulmayan bir şarkıcı Kovacs. Yeni nesil Amy Winehouse olarak niteleyenler olsa da, karanlık ve berrak bir ses demeyi tercih ederim. Hakkında çok az bilgi var, hatta öyle ki şu an adına eklenmiş İngilizce Wikipedia sayfası bile yok. 1990 Hollanda doğumlu olan Kovacs'ın çıkış şarkısı "My Love" karanlık klibiyle birlikte şarkıcının tarzı hakkında doğrudan bilgi veriyor.



22 Ocak tarihinde GarajIstanbul'daki konserinde heyecanlı ve başarılı bir performans sergiledi. Bazı şarkılarında ses tonu doğrudan Amy Winehouse'a benzese de aslında kendine özgü bir tarzı var. Doğru bir pazarlama stratejisiyle Amy'nin çizgisinden uzaklaşıp kendi tarzında albümler hazırlayacaktır. Konserin hafta içi olmasının da etkisiyle salonun sadece yarısı doluydu, yine de biz gelenler güzel bir konser izledik. Tek albümlü şarkıcı olarak konseri kısa sürede bitse de sahneden inerken ve indikten sonra izleyiciler arasındayken de aynı sempatikliğine devam etti.

En bilinen şarkısı My Love'dan konserde aldığım kısa bir görüntü:



Bu ise daha çok sevdiğim şarkının başka bir konserden kaydı:

18 Ocak 2015 Pazar

Whiplash=Black Swan+Jazz

Whiplash!
Film boyunca caz.
İlk gösterimini 2014 Sundance'te yapan yalın anlatımlı çarpıcı bir müzik hikayesi.

Bu aralar, müzik üzerine daha fazla okuyup yazarken bu filmi izlemek benim için güzel bir seçimdi. Caz davulcusu olmak isteyen yetenekli bir genç ve hırsıyla ün yapmış bir müzisyen arasında geçen usta-çırak ilişkisi tarzında bir film.

Filmin afişinde çok iddialı sözler geçse de filmi izlerken büyük bir sinema eseri beklememekte fayda var. Eğlenceli bir müzik hikayesi olarak izlerseniz, eminim daha keyifli olacak.

Filmdeki aşk, intikam ve hırs ayrıntılarını olması gerektiği miktarda bulsam da filmde gereksiz bulduğum tek konu hızlı bateri çalmaya gereğinden fazla odaklanılmasıydı. Çoğunlukla Fletcher (usta) "Bu benim tempom değil." diye belirtse de, Andrew'un (çırak) hızlı çalmasına vurgu yapılması, ellerini kanatana kadar hızlanması tempoya uymaktan çok hızlı çalmaya vurgu yapıyor. Bence bu kısım gereksizdi; sonuçta, heavy metal grubuna davulcu aramıyoruz. Filme girerken, "Black Swan"'ın cazlısı diye düşünüyorduk, ki film bunu tam olarak karşılıyor.

Filmdeki şarkılardan kısa alıntılar ile oluşturulmuş bir parça:


Filmi Başka Sinema kapsamında izlememizin bir faydası da film arası olmadığı için müzik keyfimiz kesintisiz devam etti. Caz seviyorsanız, gösterimdeyken izleme fırsatını kaçırmayın.

14 Ocak 2015 Çarşamba

Komşularımız ve Biz: Andromeda Galaksisi

Hubble uzay teleskobu ile şimdiye kadar çekilmiş en detaylı fotoğraf geçen hafta NASA tarafından yayınlandı. Zoom ile yakınlaşmanın da mümkün olduğu 1,5 milyar piksellik bir görüntü mevcut elimizde. Günlük hayatımda kayboldukça incelemem için çok güzel bir site.
www.spacetelescope.org/images/heic1502a/zoomable

İncelerken hoşuma giden küçük bir alıntı:
Kimbilir neler var orada...

11 Ocak 2015 Pazar

Günlük ...

... unutkan insanların zaman makinesidir, diye düşünüyorum.
Bu blog ya da kendi notlarım, zaman zaman minik zaman makinem oluyor.

5 Ocak 2015 Pazartesi

Black Mirror / 2. Sezon

İlk sezonun bölümlerini geçen sene izledikten sonra, ikinci sezona başlamamıştım. İkinci sezonu da aynı hayranlıkla izliyorum. İkinci sezonun birinci bölümünde (Be Right Back), insan klonlamanın farklı bir formatına odaklanıp sentetik insan incelemesi güzeldi. Ama ikinci bölüm (s02e02) mükemmeldi.

İkinci bölüm (White Bear), Black Mirror'ın yola çıkış konseptini (*) çok güzel yansıtıyor. İçerisinde bulunduğumuz vahşet çağını anlatıyor. Duygularımızdan uzaklaşıp telefonlarla olan yakınlığımız sorgulanıyor. Korkutucu olan şu ki gerçek belki de hiç yaşanmıyor. Ve şok edici bir adalet kavramını bize göstererek, çarpıcı bir final ile bölümü tamamlıyor.

Bu bölüm için yapacağım tek cümlelik yorumum:
Dijital oyuncaklarımız ve gözetleme kültürümüz ile postmodern bir ortaçağ yaşıyoruz.


(*) Black Mirror dizisinin konsepti, aslında kelime anlamını bire bir yansıtan bir kavrama işaret ediyor. Televizyon, bilgisayar ve cep telefonu ekranlarına bakarak yaşıyoruz. Bu cihazlar açıkken bizi hipnotize ediyorlar ve kapattığımız zaman her şey siliniyor, tamamen boş ve siyah bir düzlem karşımızda kalıyor. Bu karanlık bizim kendimizle yüzleşmemizi engelleyen, kendimizin karanlıkta yansımasını gördüğümüz birer ayna işlevi görüyor. Black Mirror nedir derseniz, bunu söylerim. Bir de bu diziyi mutlaka izleyin, derim.

30 Aralık 2014 Salı

Ne zaman gelirler?


Evde yılbaşı partisi düzenleyecekler için önemli bir hizmet. 
Söylediğiniz vakitten ne kadar sonra gelecekler? Faydalı bir istatistik.
Kaynak: fivethirtyeight

28 Aralık 2014 Pazar

Kafamda Bir Tuhaflık

Daha önceden, Masumiyet Müzesi'nin yayınlanmasını da heyecanla beklemiştim. Bu sefer de beklediğime değen bir roman okudum. Elbet bu sefer önemli bir fark vardı, Orhan Pamuk artık Nobel ödüllü, dünya çapında daha bilinir bir romancımız.

Orhan Pamuk'un okuduğum kitapları arasında en iyisi diyemesem de güzel bir romandı. Kafamda Bir Tuhaflık'ta İstanbul yine başrolde, ama bu sefer şehrin kalabalıklaşması ve kentsel dönüşüm bir arada incelenmiş. Şehrin hızlı dönüşümüne şahit olan herkesi hızlıca içine çekebilecek bir roman. Karakterlerin birbirleriyle ilişkileri ve olay bağlantıları çok güzel kurgulanmış.

Özellikle roman okurken "Şimdii kim kimdi?" derdi yaşayıp kafası karışan okuyucular için karakter soyağacı eklenmesi çok faydalı olmuş.

- Kaybolan değerimiz bozayı tanıtırken, detaylar bazen ana hikayeyi boğmuş.
- Bilinçli olarak sürekli "bazan" yazması, okuyucuların bilinçaltına işleyecek, millet artık sürekli yanlış yazacak.
- Bir yerde bence zaman hatası var. 1999 yılında bir olay anlatılırken (s. 392), İstanbul'daki bir eve telefon bağlatmaktan bahsediliyor ve müracaattan 3 ay sonra telefonun bağlandığından bahsediliyor. O yıllarda o kadar uzun sürmüyordu.
- Mevlut, boza satmaya çıkarken en verimli güzergahı hesaplıyor, bu yöntemi bir çeşit VRP (vehicle routing problem) olarak düşünebiliriz.
- Bir akşam evde kitabı okurken, sokaktan boza satıcısının geçmesi çok keyifli bir tesadüf oldu.
- Çeşitli yıllarda geçen "niyet" ve "kısmet" kıyaslamalarını çok sevdim.

Alıntı:
"Mevlut kafasının içerisindeki ışık ile karanlığın şehrin gece manzarasına benzediğini hissetti."

Aralık 2014

27 Aralık 2014 Cumartesi

Yıllar sonra yeniden bu blog

Biraz eskilerden derleme, 140 karaktereden uzun tweet’ler, Ekşi Sözlük’te yıllar önce kendi mahlasım ile yazdıklarım (6. nesil yazarım, ama Sözlük çok bozdu :P oradakilerin çoğunu silmekteyim), güncel bazı yorumlar ve iş ile ilgili olmayan kişisel yazıları buraya aktarıyorum.

18 Aralık 2014 Perşembe

Moz the Morrissey

En çok istediğim konserlerden biriydi Morrissey. Şimdiye kadar çeşitli aksiliklerden dolayı bir türlü canlı izleyemedim. Bu seferki konser için bileti epey önceden aldım, ama konserin ilan edilen vakti 7 Aralık'tan iki gün önce Atina ve İstanbul konserinin ertelendiğinin duyurulması keyfimi kaçırmışken, yeni tarih kısa sürede açıklandı ve 17 Aralık'ta konser gerçekleşti.

Yeni açılan Maslak Volkswagen Arena'da izlediğim ilk konser oldu. Kalabalık konserler için güzel bir mekan olmuş. Numaralı koltuklar ve saha içi, sahne her açıdan rahat görünür halde tasarlanmış. Mekana ulaşım için servisler biraz sıkıntılı olsa da, Maslak metro çıkışından yürüyerek konser alanına gitmek en iyi çözüm.

Bu konserin en önemli özelliklerinden biri de Morrissey'in son albümünde yer alan Istanbul şarkısını İstanbul'da dinlemekti. Şarkının ezan sesiyle başlamasını gereksiz bir oryantalizm olarak görsem de en sevdiğim The Smiths ve Morrissey şarkıları listesine giren bir parça oldu.

Ciddi sağlık sorununa rağmen sahne performansı etkileyiciydi. En bilinen şarkılarının setlist'te az sayıda olması, soğuk hava ve Çarşamba akşamı olması gibi tahmin ettiğim nedenlerden dolayı dinleyicinin tüm konser boyunca heyecanı orta seviyedeydi. Sahnedeyken arka planda dönen mesaj kaygılı ("Meat is murder") video da Morrissey'in tavrına uygundu. Ayrıca, konser alanında et ve ürünlerinin satışının yapılmamasını istemesi de vejetaryen (evet, TDK yazımına göre kelimenin doğru yazılışı böyle) kimliğiyle bilinen Morrissey için önemliydi.

Alıntı:
" 'Til you came with the key // And you did your best but
As I live and breathe // You have killed me"

"I am your arkadaş" dediğini de es geçmeyelim:)

İyi ki gittim, iyi ki bu konserdeydik!

13 Aralık 2014 Cumartesi

Ane Brun

Yine bir KüçükÇiftlik Park konseri. Bu seferki en önemli fark, kışın ilk günlerini çok iyi hissettiren dondurucu bir ayaz var. Buradaki açıkhava konserlerini seviyorum, ama mekan kapalı hale gelince çok keyifsiz bir hal alıyor. Dizi dizi sandalyelerde oturarak izlediğimiz bir konser oldu. Tek kişilik bir performans olması, konser ve mekan uyumsuzluğunu daha da belirgin kıldı. Sahnede kendi başına söyleyen ve sıcak davranışlar sergileyen Ane Brun'u, seminer izler gibi izleyen bir grup insandık. Bu konser Babylon'a ya da Salon İKSV'ye daha çok yakışırdı.

Nordic soğuklarından gelen sıcak bir insan Ane Brun. Kuzey Avrupa müziğini bir süredir daha yakından takip ediyorum. Özellikle, bu yaz hazırladığım radyo programım (Rapsodi Treni, Özgür Radyo'daydı; bazı program kayıtlarımı da blog ve kişisel siteme ekleyeceğim) esnasında bölge müziği hakkında bol bol araştırma fırsatı buldum. Yeni gruplar keşfettim. Ane Brun yeni keşfettiklerimden biri değil, ama yine de müziğini yakından takip ettikçe daha çok sevmeye başladım.

Konserdeki mekansal sorunları saymazsak, Ane Brun sayesinde sakin ve güzel bir dinleti deneyimi yaşadık. Konseri bitiriyor gibi yapıp sahneye geri gelmesinin ardından, bir o kadar daha şarkı söylemesi hoştu. En sevdiğim şarkılarından biri "One"'dan kısa bir konser ses kaydı:


Sesine daha uygun bir konser mekanında İstanbul'da tekrar dinleme umuduyla bu konserden ayrıldık.

29 Kasım 2014 Cumartesi

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Okumayı yıllardır ertelediğim bir romandı. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın akıcı anlatımıyla, eğlenceli ve fantastik bir dünyanın içinde kendimi bulmam sayesinde kitabı epey kısa sürede bitirdim.

Kitabın arka kapağı dahil olmak üzere, bu roman hakkında yapılan yorumlarda genellikle Tanpınar'ın memleket durumunu incelemesi ve bürokrasi eleştirisi öne çıkmakta. Elbette romanı okurken, anlatılan olaylarla günümüzdeki durumun benzerlikleri benim için de dikkat çekiciydi. Özellikle önce bir sistem oluşturulup ardından onun işlevselliğinin yaratılmaya çalışılması, şu an iş hayatında bile karşımıza çıkan sorunlardan biri. Romanda Halit Ayarcı ile Hayri İrdal arasında geçen "Grafik nasıl hazırlanmalı?" sohbeti, günümüzde her alanda kullanılan istatistiklerin, verilerin çarpıtılarak istenilen kıvama getirilmesinin güzel bir örneği. İş hayatında her sektörden biliyoruz ki aslında istatistik bir yalan söyleme aracıdır. 50 yıl önce bunun bu kadar açık ifade edilmesi, benim için kitaptaki en önemli detaylardan biri. Bununla birlikte, bireyin cahilliğinin kişisel yaşama etkileri ve toplumdaki cehalet ile bireysel cahilliklerin desteklenmesi etkileyici örneklerle yer alıyor.

Tanpınar'ın toplumsal incelemelerinin ötesinde, benim için bu romandaki en önemli unsur kişisel ilişkilerinin saf ve derin bir şekilde anlatılması. "Beni tanıyanlar, öyle okuma yazma işleriyle büyük bir ilgim olmadığını bilirler." cümlesi, en sevdiğim kitap açılışları listeme girdi bile.

Benim için etkileyici olan bazı alıntılar:
"...kütüphane dolusu kitapları okuyarak Nevzat Hanım'a aşık olmağa hazırlanmıştı..." cümlesi, kitap ve aşk için ne güzel bir tanımlama.
"O geceden sonra bu konuşma içimde düğüm olmuştu. İnsanlar arasına karışmak, biraz müsavi muamele görmek için nelere tenezzül ettiğimi biliyordum." bu alıntıyı çok sevmem ile ilgili yorumlarım çok kişisel kalacak. Yorumsuz olarak sosyal hayatın önemli bir hakikati diyebilirim.
"...hayatımızı anlamağa çalışırken, 'Biz kabahati üzerine yüklenen insanlarız' demişti. Zannediyorum ki bütün bu hadisede tek anahtar bu cümledir." bence sırf bur romanı değil, o dönem edebiyatındaki çoğu olayı açıklayabilecek bir cümle.

Ve son olarak, cemiyet hayatının her aşamasına bir şekilde uygun bir soru geliyor:

Alıntı:
"Burada ne diye beyhude yere sıkılıyorsunuz?"

Kasım 2014

23 Kasım 2014 Pazar

Aylak Adam

Yalnızlık ve aylaklık kavramlarının sade bir anlatım ile bir araya gelmesinden oluşan bir başyapıt. Uzaktan hoşlandığı (ve seveceğine emin olduğu) kızı görebilmek için günlerini veren, yalnızlığını değil profesyonel aylaklığını ön plana getiren bir kahramanın hikayesini akıcı şekilde bizlere anlatıyor Yusuf Atılgan.

"Artık dünyadaki kadın bolluğunu düşündükçe içi kararmayacaktı. Yanındaydı."

Yalnızlığın farkında olmak, ona herhangi bir "ama" eklemeden yaşayabilmek bir hüner aslında. Günümüz yeraltı edebiyatında çok zorlama olsa da klasik edebiyatımızdaki anti-kahramanlarda bunu başarıyla görüyoruz. "Tutunamayanlar"'ı uzun süre okumayıp uygun ruh durumumu beklediğim gibi, bu roman da okumayı özellikle beklettiğim eserler arasında geliyordu.

Romandaki en sevdiğim detaylardan biri sinema çıkışında yaşanan duygu. Sinema salonundan çıkıp filmin içinde olmaya devam ederken, hayatın içinden gereksiz bir karakterin karşımıza çıkıp filmin tüm büyüsünü bozmasını çok güzel ifade ediyor.

"Başkalarından ayrıldı mı neden böyle seviniyor?" sorusu aslında günlük hayatımda çok fazla durumda kendi içimde yanıtsız kalan durumlardan birine işaret ediyor. Gitmek, uzaklaşmak ya da kendinle kalmak bunların hepsi de gerektiğinde insanı kendisiyle birleştiren yanıtlar ve eylemler benim için.

Alıntılar bu kitabın bana yaşattığı duyguyu tam olarak yaşatamasa da alıntılara yer vermeden bu yazıyı bitirmek istemiyorum.

Alıntı:
"Belki de insanlar kendi kendilerini düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız oluyorlardı."

Kasım 2014

19 Kasım 2014 Çarşamba

TED sevmeyenle olmaz; ama bu TED değil.

Önceden YouTube üzerinden, bir süredir de TED iPAD uygulamasıyla TED ve TEDx konuşmalarını izlemek en büyük zevklerimden biri. Sunum tekniğinden tut, farklı konularda yaratıcı fikirlere sahip olmaya kadar çok faydalandığım bir alan. Fakat, dün gerçekleşen TEDxIstanbul benim için tam bir hayal kırıklığıydı. İlk başta salon kapasitesinden daha fazla bilet ve davetiye olmasından dolayı salon önünde izdiham yaşandı. Zorlu ve PSM yetkililerinin çözüm sunmamasının ardından, birileri polis çağırdı. Sorun aslında mekandan değil, organizasyonu gerçekleştiren firmadan kaynaklanıyordu. Yine de olay daha fazla dışarıya yansımasın diye, mekan yetkilileri daha büyük bir salonu tahsis ettiler.
Bu lojistik sorunla birlikte, konuşmacılar da başarısızdı. Sunumlar TED havasında değil, üniversite kariyer günü gibiydi. Konuşmacıların neredeyse tamamı, kendilerine odaklanıp TED konseptinden bihaberlerdi. Hatta, Nil Karaibrahimgil'in konuşması ise tamamen reklam içerikli, sadece isminden yararlanmak için araya yerleştirilmiş gibiydi.

TEDx'in TED'den farkı bağımsız organize edilen yerel etkinlikler olması. Yine de bunun TED konseptinden bu kadar uzak olması, bilet satıp para kazanalım fikrinden öte bir noktada değildi.