10 Temmuz 2015 Cuma

Değişen Kafalar / Bir Hint Efsanesi

Kolay okunan hakikaten -"literally"- değişen kafaların efsanesi.

Yazarını bilip eser hakkında herhangi bir fikrim olmadan aldığım bir tatil kitabı oldu Thomas Mann'ın Değişen Kafalar romanı. Hint kültüründen çeşitli kesitler sunan, kast sistemini yansıtan ve hayalgücü ile kurgulanmış tek bir hikaye etrafında şekillenen bir efsaneyi anlatan bir roman.

Alt sınıftan gelen, çekici bir görünüme sahip olan eğitimsiz Nanda; toplumun daha üst tabakasına mensup olan, ama fiziksel olarak çekiciliği bulunmayan eğitimli Şridaman arasında yaşam ve arkadaşlık mücadelesi geçerken, güzelliği ile öne çıkan Sita yüzünden çözülmesi imkansız bir aşk üçgeni ortaya çıkıyor. Bilinçaltının güdümüyle, birinin kafasını diğerinin vücuduna birleştirmek bile Sita'nın dertlerini ve aşk üçgenini çözmüyor.

Edebi olarak çok fazla etkilenmesem de romandaki masalsı anlatım hoşuma gitti, hikayedeki mitolojik motifleri de ayrıca sevdim. İnzivaya çekilmek, ahlaki bağlılık gibi kavramlar da güzel örneklerle hikayeye boyut katıyor.

Bu tarz durumlar için benim her zaman tavsiyem: İki aşk arasında kaldıysan; en doğru seçim için yapman gereken, ikisinden de vazgeçip üçüncü kişiyi aramak-beklemektir. Roman sonunda yine bu fikrimi kuvvetlendirdim:)

Romandaki inziva bölümünden üç alıntı:
"...aslında benim ilk tepkim, sizi inziva yerimden kovmaktı, ama bu da benim yadsıdığım bir dürtü ve karşı koymaya çalıştığım bir baştan çıkarmaydı. Çünkü insanlardan uzak durmak çilekeşlikse, onları kabul etmek daha büyük bir çilekeşliktir."

"...inanın bana, beraberinizde getirdiğiniz yaşam soluğu, göğsümü sıkıştırıyor, eğer inancım gereği olarak yüzümü kül beyazı çamurla boyamamış olsaydım, yanaklarımın dikkat çekici bir şekilde kızardığını görürdünüz."

"Kendisini bekleyenlere yaklaşırken, suyun kenarından aldığı bir süpürgeyle yürüyeceği yeri süpürüyordu, üç arkadaşın anladığı kadarıyla bunu, oraya geldiğini düşündüğü canlıları ayaklarıyla ezmemek için yapıyordu."

Temmuz 2015

7 Temmuz 2015 Salı

Kuyucaklı Yusuf

Bir şekilde hep ileriye attığımız işler vardır; bir elimiz ona giderken, diğer elimizle ona engel oluruz. Hep daha uygun, daha da iyi bir an varmışçasına bekleriz. Benim için bazı yazarların kitaplarını okumak da bu kategoriye giriyor. Sabahattin Ali eserlerini okumak için ben de böyle bir an, hatta bir çeşit ilham bekliyordum. Çok sakin geçirmeye karar verdiğim yaz tatilimde (tatille ilgili AYRI bir entry gelecek), Kuyucaklı Yusuf'u ilk sıraya koydum.

Doğrudan romanla ilgili olmasa da Yapı Kredi Yayınları basımından okuduğum bu kitapla ilgili benim sevmediğim tek konu, arka kapak yazısı oldu. Genel prensip olarak, zaten okumayı düşündüğüm kitapların arka kapak yazılarını okumadan kitaba başlarım. Bunda da öyle yaptım, ama kitabın sonlarına yaklaşmışken arka kapağa göz attığım zaman buradaki alıntının çok kötü seçildiğini, esas hikayenin sonu hakkında doğrudan bir fikir, spoiler, verdiğini gördüm. Keşke kitapların kapak tasarımlarına hem görsel, hem de metinsel olarak daha çok önem verilse.

Roman, ilk üç sayfasıyla beni kendine bağladı; ki devamı da bu şekilde geldi. Kuyucaklı Yusuf'un ailesinin katledilmesi ve buna şahit olması, elbette karakterini etkileyecekti; ama hikayenin geri kalanındaki etkileyicilik, bu şok edici temel kurguyu bile ikinci planda bıraktı. Kötü bir evlilik neticesinde hayata küsen kaymakamın Yusuf ile tanışması ve onu evlat olarak yetiştirmesi, farklı toplumsal kesimlerin bir araya geldiği ilk bölümü oluşturuyor. Ardından, Kuyucaklı Yusuf'un mertlik ve romantikliği bir arada yaşadığı erken yaşta başlayan yetişkinlik dönemi başlıyor. Kuyucaklı Yusuf ile Muazzez arasındaki ilişki belki kendiliğinden oluşuyor, ama çok büyük emek ve fedakarlık ile şekilleniyor. Yeraltı edebiyatında bile görülmeyen karanlık bir anlatım ile Anadolu motiflerinin iç içe geçmesi ise kitaba ayrı bir boyut katıyor.

Kitabı bitirdikten sonra dikkatimi çekti, kitapta altını çizdiğim cümle hiç olmamış. Buradan da yola çıkıp tüm hikayenin etkileyiciliği önplanda diyebilirim. Bununla birlikte, romandaki iki betimlemeyi çok sevdim. Birincisi, Salahattin Bey (kaymakam) üzerinden yapılan ve toplumda engellenemeyen bir hastalık gibi nitelenen zorunlu evlilik eleştirisi (YKY, 63. baskı, sayfa 12) ve ikincisi de çocuklar arasındaki sosyal sınıfların günümüz toplumunu çok iyi yansıtan analizi (sayfa 20-21). "Evvelce birtakım emelleri olan, yükselmek, kendini göstermek, eser vermek isteyen adamlara bir kalenderlik, bir lakaytlık gelir." diye başlar ve evde meram anlatamaz, bütün insanlardan şüpheye düşer diyerek devam eder zorunlu olarak evlenen insanların dramını anlatırken. Bu tanıma göre, bir insan şayet kötü (ve zorunlu) bir evlilik yaptıysa, toplumda bundan sonra yapması gereken ses çıkarmadan ve dosta düşmana pek belli etmeden bu derdi sürükleyip götürmektir.

Okumakta geciktiğim bir roman olsa da kendimi vererek okuma fırsatı bulmam, romanı daha çok sevmemi sağladı. Hazır kendimde bu ilhamı bulduktan sonra, şimdi Sabahattin Ali'nin diğer eserlerini ardışık olarak okuyabilirim.

Temmuz 2015

30 Haziran 2015 Salı

İmkansızın Şarkısı / Norwegian Wood

Elime alınca, kısa sürede bitirdiğim güncel klasiklerden biri oldu, Haruki Murakami'nin bu kitabı. Çok yüzeysel tanımla, 3-4 aşk hikayesinin iç içe geçtiği bir aşk romanı demem mümkün.

Temel hikayenin bölümler arasında kesintisiz devam etmesi ve ana karakter Vatanebe'nin kendi duygularını ve gözlemlerini günlük yazar gibi içten anlatması romana akıcılık katıyor. Bana göre kitabın Türkçe isminde geçen imkansızlık kavramını, aşk-ölüm-belirsizlik üçlemesi en iyi şekilde tanımlıyor. Murakami'nin betimlemeleri sayesinde, kitabı okurken Uzakdoğu hiç de uzak gelmiyor; sanki 20'li yaşlarda bir üniversite öğrencisi olarak, Tokyo'nun sokaklarında dolaşıp üniversiteye gidip güzel kızlara aşık oluyoruz. Aslında kitabın geneline depresif bir hava hakim olsa da, merak ve melankoli duyguları birbirini destekliyor.

"Zaman zaman kendimi bir müze bekçisi olarak görüyorum. Kimsenin gezmediği, kendime sakladığım boş bir müzenin bekçisi." tanımı, Vatanabe'nin kaybettiklerini ve hatta hiç elde edemediklerini anlatan, kitabın depresif halini özetleyen önemli bir alıntı.

Ayrıca, rehabilitasyon amaçlı kurulan konaklama merkezindeki herkesin çok sakin konuşmasının nedeni olarak "Burada insanın sesini yükseltmesi gerekmez; çünkü ne karşısındakini inandırmaya ne de dikkatini çekmeye gerek duyar." ifadesi ise hayattaki çekişmelerin güzel bir özeleştirisi.

Roman içerisinde geçen mektuplar, karakterlerin duygularını doğrudan anlatması bakımından sevdiğim bir detay oldu. Mektuplar hakkında söylenmiş bu sözü ise ayrıca çok sevdim: "Mektuplar, kağıttan başka bir şey değil. Yakılsalar bile, yürekte kalması gerekenler kalır ve yakılmayıp saklansalar bile, kalmayan kalmaz."

Keyifli şarkı ve edebiyat referansları da içeren kitabın en önemli şarkısı elbette The Beatles - Norwegian Wood. Bu şarkıyla bitireyim yorumlarımı:

Haziran 2015

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Babylon Asmalımescit Kapanırken / Nu Park

Bu blogumda ve çeşitli vesilelerle farklı yerlerde hep belirttiğim üzere, Babylon benim İstanbul'da en sevdiğim konser mekanı. Bir süredir Asmalımescit'teki mekanın kapanacağını duyuyordum. Maalesef, o taşınma vakti gelmiş. Bu hafta son konserler oluyor.

Babylon'un ses sistemi, İstiklal kalabalığından kısmen uzakta Asmalımescit'te yer alması, konser öncesi ve sonrası o sokakta bar önünde takılmayı, üst katta sakince konser izlemeyi, alt katta eğlencenin tam içinde olmayı, hatta erken gidildiyse arkadaşlarla Babylon Lounge'da bi'şeyler içmeyi çok seviyorum. Şu an düşünüyorum da, Babylon'da şimdiye kadar kaç tane güzel hatıram oldu. Konserlerine Bomonti'deki mekanda devam edecek yeni Babylon'da da güzel şeyler yaşamak dileğiyle bu sahneyi kapatıyoruz.



Nu Park, daha önceden bildiğim ama canlı performansını izlemediğim bir gruptu. Konser yerine, performans kelimesini kullanmanın çok uygun olduğu bir grup Nu Park. Trip hop, elektronik ve indie tarzlarını bir arada sergileyen ve aynı zamanda emprovize müzik konusunda da başarılı bir grup. Nu Park: Uran Apak, Oğuz Öner, Ozan Erkan ve Nilüfer Ormanlı'dan oluşuyor. Şarkı sözleri, müzik ve konserdeki teatral sahne gösterileri uyum içerisindeydi. Yaz ve müzik festivalleri sezonu açılırken, daha büyük etkinliklerde yaratıcı gösterilerle performanslarını desteklemelerini bekliyorum. Dün akşam konseri izlerken, 90'ların sonunda severek dinlediğim Türkiye'den başarılı bir grup olan "The Climb"'a biraz benzettim Nu Park'ı. Onların sözlerindeki hikayesel anlatımı da seviyordum, buradan onları da anmak istedim. Nu Park'ın sevdiğim şarkılarından biri "Promise" ve sahnede gösteriyle destekledikleri "Living Dead Man" parçalarını burada da paylaşıyorum.



10 Mayıs 2015 Pazar

Riff Cohen

Sahnede sempatik başka bir şarkıcı. Konserde en az izleyici kadar keyiflenen, yüksek enerjiyi her şarkıda yansıtan müzisyenleri izlemesi ayrı bir zevk benim için. Bu ara gittiğim konserlerin üst üste böyle denk gelmesi, bahar mevsimiyle de birleşince festivaller öncesi sezona güzel bir hazırlık oldu.

Riff Cohen, İsrail'den çıkıp çoğunlukla İbranice ve Fransızca şarkılar söyleyen, bölgenin kültürel kimliğini tüm şarkılarında yansıtan kısmen az tanınan, çıkışta olan yeni bir yetenek.
Dün akşam Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde bir grup arkadaşımla birlikte izledik. İbranice ve Fransızca şarkı sözlerini anlamasak bile, sahnedeki enerjisi ve izleyici iletişimi sayesinde neredeyse her şarkıya eşlik ediyor haldeydik. Genel olarak, bu bölge müziğinin fazla kıvrak ve oryantal halini pek sevmesem de Riff Cohen'in sahne performansı sayesinde konserin hepsini zevkle dinledim. Konserde bir ara sahnede, göbek atma dersi vermesi, seyircilerin üzerine çiçek atması, bardaki bir karaoke gecesi gibi sahneye bir grup izleyicisi çağırması ise konserin sevimli detaylarıydı.
Babylon'daki Hindi Zahra konserinden kısa süre sonra bu konseri izlemiş olmam da güzel denk geldi. Aynı tarzın iki temsilcisi.  Yine de bu tarz müziği sadece canlı konser performansıyla dinlemeyi seviyorum, aksi halde 3-5 şarkı sonra kına gecesi-düğün ortamı haline gelebiliyor, ki bu da benim için dayanması güç bir playlist'e işaret ediyor.

Konserde rahatsız olduğum temel konu ise orkestraydı. Riff Cohen'in enerjisine ve inişli-çıkışlı ses tonuna uygun ve yetenekli bir orkestra olsa, daha keyifli müzik dinleyebilirdik.

Riff Cohen'in en popüler şarkısını ekleyerek bu konser yorumumuzun da sonuna geliyoruz.

3 Mayıs 2015 Pazar

Bir soluklan / Nefes al, nefes ver

Sanki bu kadar yıl kendisini tanımayarak büyük bir kayıp yaşamışım gibi, tanışır tanışmaz tüm hayat hikayesini anlatan insanlar. Durun hele bir soluklanın. 

28 Nisan 2015 Salı

The Notwist

Biraz tesadüfen karar verdiğim ve plansız gitsem de çok eğlendiğim bir konser oldu. Pazar günü, bu akşam ne yapsam diye düşünürken gördüm The Notwist konserini. Konser 26 Nisan'da Salon İKSV'deydi.

The Notwist, şimdiye kadar çok farklı tarzları denemiş Almanya'dan bir grup. 1990'lı yıllarda heavy metal başlangıçlı grup, şu an elektronik temeli güçlü şarkılar yapıyor. Sahnede enstrüman zenginliğine sahip gruplardan.

Albümlerinde şimdiye kadar çok fazla tarz değiştirdiği için, elbette grup ilk dönemlerine fazla yer vermedi, ki bence iyi de oldu böylesi. Şarkılarda elektronik ve dub sound ile birlikte, zengin enstrümanlar da vardı. Sahnede, farklı perküsyon setleri, drum machine, bir plakçalar (LP) ve başka dijital oyuncaklardan faydalanarak konseri işitsel bir şov haline getirdiler.

Cumartesi gecesi biletlerin tükendiği ilk gün konserinin aksine, Pazar akşamı sakinliğine uygun erken saatte (20:00 anons edilen saatti ve tam vaktinde başladı), fazla kalabalık olmadan melankoli ağırlıklı konser izlemek The Notwist deneyimimi zenginleştirdi.

Aralıksız uzun bir konseri tamamladıktan sonra, alkışlarımızla iki kere daha sahneye geri geldiler. Ve her bis'te harikulade performans sergilediler.

Grup hakkında herhangi bir bilginiz yoksa, tanışmanız için ilk olarak bu şarkıyı tavsiye ederim,
Pick Up The Phone.

23 Nisan 2015 Perşembe

Hindi Zahra

Beautiful Stranger / Beautiful Tango


Bu sefer emin oldum, İstanbul'da kendine ait özel bir kitlesi var Hindi Zahra'nın. Haftaiçi ve ardışık iki akşam konser veriyor olmasına rağmen, satışa çıktığı ilk gün kısa sürede biletler bitti. Müzikseverlerin heyecanla beklediği kadar vardı. En sevdiğim konser mekanı Babylon'da, yine çok güzel bir performans izledim.

Hindi Zahra'yı bu haftaki konserle birlikte, üçüncü kez canlı izlemiş oldum. Düşünüyorum da muhtemelen başka da yok. İki kere izlediğim yabancı gruplar oldu, ama yabancı bir müzisyeni üç kez izlemem ve her seferinde de keyifli anlar yaşamam önemli bir dipnot benim için. İlk 2010'da Ghetto'da, 2011'de Budapeşte'de Sziget Festivali'nde ve 2015'te Babylon'da.

Konserlerinde şarkıları içten söylemesiyle birlikte Hindi Zahra'nın sahneye yaydığı farklı enerjiyi de seviyorum. Babylon sahnesinin, izleyiciye yakınlığına uygun şekilde, her şarkıda duruma göre izleyiciyi coşturmayı başardı. Hatta bazı anlarda, solistten çok izleyicilerin figürlerini kontrol eden bir koreograf gibiydi. Bununla birlikte, bu konser için İstanbul'a geldiği zaman Hindi Zahra'yla yapılan bir röportajda "Konuşmayı fazla sevmediğini, neşeli bir insan olmasına rağmen hayatı çok ciddiye aldığını" belirtiyor. Bir de bu röportajda bahsi geçen "Dünyadaki tüm yüzler onun yüzünde toplanmış" tanımını sevdim. Gerçi düşününce, iltifat gibi duran ama benim memnun olmayacağım bir ifade. Ama tespit bence doğru ve kendisi de bundan memnun olmuş.

Konseri balkondan izlemenin avantajıyla, sahneyi fotoğraftaki ve videodaki açıdaki gibi rahatça gördüm. Bu arada, paylaştığım Instagram fotoğrafıma Hindi Zahra'nın kendisinden like, konserle ilgili tweetime rt ve fav aldım.


Entry kapanış bilgisi: Fatih Akın ve Hindi Zahra, ikisini de sevmeme rağmen şimdiye kadar dikkatimi çekmeyen bir detayı da şimdi bu yazıyı yazmak için bi'şeyler okurken öğrendim. Fatih Akın'ın son filmi The Cut'ta Hindi Zahra da oynuyormuş. Bu filmi izlemek de aklımda, bu da kendime not olsun.

18 Nisan 2015 Cumartesi

Kadıköy'de yeni konser mekanı / Karşı

Son 2-3 yıldır mümkün olduğunca, akşamları Kadıköy'de vakit geçirmeyi tercih ediyoruz. Hem Avrupa Yakası'na göre daha az kalabalık olması, hem de evime yakınlığı bunun en temel nedeni. Her tarz mekan bulmak mümkün olsa da, Kadıköy konser izlemek için Beyoğlu'nun zenginliğini sunmuyor. Bu bakımdan, Kadıköy Sahne'nin açılması mahallemizdeki güzel bir gelişme olmuştu. Yeni açılan başka bir konser mekanı olan Karşı'ya da ilk kez dün akşam gittim.

İlk kez gittiğim Kadıköy Karşı'da, Hakan Vreskala'yı canlı dinledik. Hakan Vreskala'yı bir süredir severek dinliyorum, bu konser yeni albümünün tanıtım konserlerinden biriydi. Vreskala'nın yeni albümünü de sevdim. Şarkıları zaten hareketli ve sahnedeki performansı da güzeldi.

Kadıköy'ün yeni konser mekanı, destekleyelim falan diyeceğim Karşı'yı; ama mekanla ilgili ciddi sorunlar var. Canlı performans için zaten küçük bir alan ve içeride havalandırmanın yetersiz olması, Hakan Vreskala konseri gibi insanların hareketli olduğu bir etkinlik esnasında nefes almayı çok zorlaştırıyor. Ses sistemi idare eder, yalnız ışık sistemi çok kötü. Mekanın tavanı da alçak olduğu için içeride ve sahnede çok daha profesyonel bir ışıklandırma yapılması gerekiyor. Yakın zamanda başka bir konsere daha gidip ortamı daha iyi incelemek lazım.

17 Nisan 2015 Cuma

Lanetli (Damned) / Chuck Palahniuk

Fight Club (Dövüş Kulübü) bahsi geçmeden, Chuck Palahniuk yazısı yazılamazdı, o yüzden bu görevimi ilk cümlede yapıp bu son okuduğum Palahniuk kitabına geçiyorum.

Yeraltı edebiyatının günümüz yazarları arasında en popüler olanlarından biri. Filme uyarlanan ya da Türkçe çevirisi soruşturmaya uğrayan yazar tanımlarını da kullanmak mümkün Palahniuk için. Önceden okuduğum diğer 3-4 Chuck Palahniuk kitabıyla kıyaslayınca, fazla sevmedim bunu. Benim için en önemli sorun genel anlatımın çok akıcı olmamasıydı. Ana karakter Madison Spencer ve romanda önemli bir rolü olan Şeytan arasında geçen ve sürekli değişen güç dengesi romanın en sonunda ilgi çekici bir noktaya bağlansa da, genel kurgu bakımından  diğer okuduklarımın altındaydı.

Kitaptaki her bölüm Madison'ın Şeytan'a seslenmesiyle başlıyor, sırf bu seslenişler bile kitaba farklı bir anlatım katıyor. Yine de hikayenin tamamına bakınca "yeraltı" olsun diye zorlanmış detaylar, kitabın anlatımını basitleştiriyor.

Alıntılar ve yorumlarım:
"Ve bütün bir ömrü, boktan şeyler öğrenmeye, insanları sevmeye, para kazanmaya ve esasında hepsi tamamen anlamsız bir şeylere sahip olmaya feda ettiğin duyduğun öfken." cümlesi yaşam koşuşturmacasına öteki taraftan bir yaklaşım içeriyor.

"Umut gerçekten bırakmak zorunda olduğunuz zorlu ve inatçı bir şey" diyerek bütün keyifsizliklerin belki de en temeline iniyor. Bu durum cidden de günlük hayatımızı etkileyen bir durum bence de, belki de çoğu olay için iyimser ya da karamsar olmanın dışında değerlendirmemiz gereken yanıltıcı bir araç bu umut.

Ve kitabın tamamı hakkında fikir veren son bir alıntı: "Şeytan, 'İnsanlar benden nefret ediyor ve kimse bana güvenmiyor.' diyor. Neredeyse sevecen gözlerle bana bakıyor. Ve ekliyor, 'İşte bu yüzden seni yarattım.' diyor Madison'a."


27 Mart 2015 Cuma

24 Mart 2015 Salı

Koşmasaydım Yazamazdım

Murakami gibi dünya çapında ünlü ve hatta bu şöhretini de yaşarken kazanabilmiş yetenekli bir yazarın kitabı olarak görünce, kitabın isminde geçen "koşma" eyleminin mecazi bir kavrama işaret ettiğini düşünerek kitabı inceledim. Ve arkakapağını okurken, cidden de önemli bir koşucu olduğunu öğrenip bu deneyimi üzerine bir kitap yazması ilgimi çekti.

Bu kitap vesilesiyle, Haruki Murakami'nin 20'den fazla kez tam-maraton koşmuş, triatlonlara katılmış profesyonel bir sporcu olduğunu öğrendim. Vücudunu eğitmesi, koşarken yazma eylemi için beynini nasıl hazırladığını anlattığı kişisel bir anlatı kitabı. Bu yüzden, kitabı deneme ya da öykü olarak tanımlamak pek mümkün değil.

Yalnızlığı seven bir karaktere sahip olduğunu açıklaması, kimseyle konuşmadan her gün düzenli olarak 2 saat koşup 5 saat yazılarına gömülmekten mutlu olduğunu anlatıyor. "Tek başına olduktan sonra yapacak bir şeyler bulmak konusunda sıkıntım yoktur." bu böümden geçen bir ifade mesela.

Yaklaşık 2 sene evvel okuduğum "Yaban Koyununun İzinde" romanının temel hikayesini nasıl bir gezi esnasında oluşturduğunu anlatması da, daha önceden okuduğum kitabın kamera arkasını gösteren özel kurgu gibiydi, director's cut.

Alıntı:
"Yaşamımın bu döneminde mutlu muyum mutsuz mu, kestiremiyorum, ama bunu sorun haline getirmesem de olur diye düşünüyorum. Benim için, muhtemelen herkes için de öyledir, yaşlanmak deneyimi yaşamımda ilk kez tattığım bir şey ve bu noktada tattığım hisler de ilk..."

Mart 2015

21 Mart 2015 Cumartesi

Bu sefer gerçek Miro

İstanbul'un kültür-sanat tarihinde unutulmayacak bir olaydı, geçen seneki sahte Miro sergisi. Kasım 2013'te Tophane-i Amire'de açılan "Miro İstanbul'da" sergisi, Miro Vakfı direktörü Rosa Maria Malet tarafından sunulan raporun ardından kapatılmıştı.

Yarı sahte-yarı gerçek Miro eserlerini gezdiğimi ve ardından bu serginin katalogunu satın aldığımı trajikomik bir hatıra olarak aklımda tutuyorum. Bu deneyimimin ardından, yeni açılan sergiye biraz temkinli yaklaşsam da sergi süresinin uzatılmasıyla gitmeye karar verdim.

Emirgan Atlı Köşk'teki Sakıp Sabancı Müzesi'nde sunulan serginin zevkli bir tasarımı vardı. Eserlerin yerleştirilmesi, mekanın iki katının kullanılması ve açıklayıcı bilgiler genel olarak başarılıydı. Sergide Miro'nun resimleriyle birlikte baskı, heykel ve seramikler de yer alıyordu. Sergi salonu içerisinde objelerin yerleştirilmesini sevdik. Yalnız, gezerken dikkatimizi çeken ve gereksiz bulduğumuz bir bölüm Miro'nun atölyesinin temsili olarak sunulmasıydı. Bazı gerçek eşyaların da kullanılıp arkaplanda çalışma odası fotoğrafıyla sergilendiği bölüm kötüydü (Sergi gezerken fotoğraf çekmeyi pek sevmediğim için, bu detayı böyle sözel anlatmam gerekti, ama eminim gözünüzde pek canlanmadı. Keşke fotoğraf çekseydim. Aklıma ilk gelen örnek: Atatürk Evi. Bu tarz dekore edilen ve "Atatürk şehrimizi ziyaret ettiğinde burada oturdu, bu pencereden dışarı baktı." denilen bir odayı düşünebilirsiniz.).
Sergiye ismini veren "Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar" kavramının Miro'da nasıl şekillendiğini görmek güzeldi. Bir dönem resimlerinde mutlaka yer verdiği bu unsurları, resim içerisindeki gizli bir imza olarak düşünebiliriz. Ben bu detayları saklıyorum resmime, ama ya hadi siz anlayamazsanız diye düşünüp bir de Miro figürlerini anlama notu bırakmasını ise çok takdir ettim.

Sevdiğim bölümlerden biri de Miro'nun ünlü heykellerinin (mesela E.T.'ye ilham verdiği söylenen heykel), taslak hallerini görmekti. Küçük bir çakıltaşı ve badem kabuğundan yola çıkıp vardığı noktayı görmem, sergide Miro'ya hayran kaldığım anlardan biriydi.

Bununla birlikte, hayatının anlatıldığı bölümde, "Kendi köşkünün yanındaki köşkün satışa çıktığını öğrenen Miro, herhangi bir komşu sesi istemediği için yandaki köşkü de satın alır." yazan kısmı arkadaşımla okuduğumuzda, "Öylesine bir rahatlıkta, biz de akşama kadar yıldız ve kuş çizip onların sürreal akımlarını inceleriz, pehh." seviyesine geçişimiz de hızlı oldu.

Sonuç olarak zaman ayırmaya değen güzel bir sergiydi.

15 Mart 2015 Pazar

Nublu Sıraselviler'de / Frankie Chavez

Caz adına İstanbul'da düzenlenen etkinliklerden en sevdiklerimden biri Garanti Caz Yeşili. Bu kapsamda hem farklı alanlarda performanslar gerçekleştiriliyor, hem de güzel bir seçki sunuluyor.

Garanti Caz Yeşili'nden dün akşam dinlediğim konser Frankie Chavez'indi. Nublu'nun Sıraselviler Caddesi'ndeki yeni mekanında gerçekleşti konser. Müzikten anlayan ve mekan işletme kültürü olan bir yönetime sahip olduğunu her yerden belli eden bir mekan. Sıraselviler'in bu bölgesi bir süredir atıl halde kalsa da, Cihangir ve Asmalımescit ruhunu başarıyla yansıtan bir mekan olmuş buradaki yeni Nublu.

Mekanla ilgili ilk gözlemim: Nublu'ya girmek için Gradiva otelin lobisinden geçmek zorunda olmayı sevmedim. Çalışanlar gayet yönlendirici ve şık olsa da otel lobisine ait klasik soğukluk hissi, caz konseri öncesi enerjiyi düşürüyor. Bununla birlikte, mekanın dekorasyonu başarılı olmuş. Nublu, profesyonelce düzenlenmiş ses ve ışıklandırma sistemine sahip. Konser alanına yönelik tek olumsuz eleştirim sahnenin konumuna yönelik. Konser izlenen bölümde ara bölümlerin ve asma katların olması güzel tasarlanmış. Yalnız, konser izleyicileri için belirlenen ana bölüme ait girişlerin sahneye çok yakın olması, bazı anlarda konser keyfini bölüyor. 1-2 sene önce kapanan Ghetto'nun da buna benzer bir sahne konumu vardı. Konsere geç gelenler, sahnenin yanındaki kapıdan salona girmek zorunda kalıyorlardı ve bu da izleyicilerin dikkatini dağıtıyordu.

Frankie Chavez'in sahne performansı çok dinlendiriciydi. Gösterişsiz ve sakin bir sound, neredeyse akustik bir konser. Chavez'in Türkiye'deki ilk konserini böyle rahat bir ortamda izledik. Daha önceden Frankie Chavez'i bilmiyor olsam da, hem bu konser hem de soyadı sayesinde artık aklımda kalacak bir cazcı öğrendim.

12 Mart 2015 Perşembe

Stats.

right now there are more than 1.2b websites online and 7.2b people alive.

if you don't like smt, smb

just go on! move on!

11 Mart 2015 Çarşamba

Herkes Herkesle Dostmuş Gibi...

Barış Bıçakçı hikayesi. Bu kitap hakkındaki ilk tavsiyem, bir oturuşta okuyup bitirecek bir zaman ayırın kendinize ve öyle başlayın. Kitabın arka kapağında biraz ipucu veriliyor, ama okurken ilk 10 sayfada çok rahat anlayacağınız üzere, çok fazla minik hikayenin (hatta hikaye kesitinin) bir araya gelmesinden oluşan bir kitap. Karakterler sürekli değişiyor, olaylar bir noktadan başka bir yere bağlanıyor. Okurken kafanızı hiç yormayıp önceki sayfalara dönmeyip sadece okuma zevkini yaşayarak bitirin kitabı. Sadece okuduğun cümle var, ne öncesi ne de sonrası.

Kitabı dün alıp aynı gün içinde bitirdim, aklımda çokça yarım hikaye ve onların devamını kendi kafamda tamamlayarak dün gece uykuya daldım.

Barış Bıçakçı daha önce okuduklarım: Sinek Isırıklarının Müellifi, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, Bizim Büyük Çaresizliğimiz.
BBÇ hem film, hem de kitap olarak favorilerimdendir. Bununla birlikte, Barış Bıçakçı'nın diğer iki kitabını da sevmiştim. Onlar hakkında da kısa kısa notlarımı düzenlediğim zaman buraya link olarak ekleyeceğim.

Bu arada, bu kitabı tamamladıktan sonra, kapağı tekrar incelemeyi unutmayın; bence nice hikaye orada devam ediyor aslında.


Alıntı:
"Bir su bardağının içinde açık mavi ve pembe renkli kağıtlar duruyordu. Pervin bunlardan biriyle kaşığını silecek olmuştu, 'Korkma, ölmezsin!' demişti Hasan. Herkes, dünyadaki herkes, böyle eleştirir, rahatsız eder birini. Herkes yapar bunu. O da yapmıştı."


"'Ama yalnız kalıyorsun burada.' dedi. 'Yalnız kalıyoruz.' diyemedi."

Mart 2015

4 Mart 2015 Çarşamba

Huzur

Yakın zamanda Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü bitirdikten sonra, vakit kaybetmeden Ahmet Hamdi Tanpınar'ın diğer romanlarına devam etmeye karar vermiştim. Bu kitabı bu sene kendime yaşgünü hediyesi olarak aldım:) Araya başka bir-iki küçük kitap girse de Huzur'u bugün bitirdim.

Kitabın kapağında, ana hikaye "huzura kavuşmak için iç nizamı aramak" olarak tanımlansa da bence burada iç nizamdan çok daha fazlasına yönelik bir arama mevcut. Kısaca betimleyecek olsam, kısa bir zaman içerisinde geçen bir arayış romanı derim.

Mümtaz ile Nuran arasındaki aşkın her aşaması ayrı bir duygu değişimi yaratıyor. Aslında, Mümtaz'ın yaşadığı huzursuzluk günümüzde etrafımızda gördüğümüz keyifsizliklerin çok güzel (ve belirgin) bir yansıması. Kendimizi mutlu edecek gerçekliğin farkındayız, ama ona ulaşma yolumuzu bilmediğimizden çok fazla kayboluyoruz. Belki de bu arayışı, Mümtaz'ın örneğindeki gibi daha huzurla ve sakince yapsak, duygularımızı daha doğal yaşayacağız. Şahsen, bir süredir bu durumumu devam ettirmeye çalışıyorum, ki burada minik bir dipnot olarak yer alsın bu da sadece.

İlk önce temel bilgileri edindikten sonra, "Bilir misiniz, ben sizi hiç yabancı saymıyorum. O kadar çok müşterek tanıdık var ki arada." diye başlayan bir ilişki karşılıyor romanın gelişme bölümünde bizi.

Romanda en sevdiğim bölümlden biri:
Alıntı:
"Hiçbir meselede (onun) hayatını tasarrufa kalkmamıştı. Sevginin insan hürriyetine bir tecavüz olmamasını istiyordu. ... ömrünü ve hayatını ona hediye ettikçe, o tıpkı eski ve cömert Abbasi halifeleri gibi hepsini birden kabul ediyor, sonra yine ona iade ediyordu. 'Benimdir, fakat sende kalsın.'"

Başka bir alıntı:
"... o kadar çok şeyden bahsediyorum ki... Fakat ne yapabilirim. Madem ki o benim için artık her şeydir, o halde bütün kainatımla ona taşınacağım!"

Ardışık okuduğum Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Beş Şehir ve Huzur arasında ilk tercihim halen değişmedi, Saatleri Ayarlama Enstitüsü. O romanın doğaüstü bir etkisi var.

Mart 2015

28 Şubat 2015 Cumartesi

Richard Stallman / Özgür dijital toplum

İnternet bizi özgürleştiriyor mu, dijital dünyada ne kadar temkinli olmalıyız soruları temelinde dün akşam Richard Stallman'ı 3 saat boyunca Bilgi Üniversitesi Santralİstanbul'da dinledik. 3 saat boyunca aralıksız konuşması, önemli olan çok fazla konu arasında ilgisiz olarak dağılması konuşmayı takip etmeyi biraz zorlaştırsa da bilmediklerimi öğrenmek ve zaten bildiğim konularda da Stallman yorumunu dinlemek keyifliydi.

Aldığım notlardan kısa kısa:
Malware örneği olarak Windows işletim sistemini düşünebilirsiniz. Malware, isteğiniz dışında arkaplanda işlemler yapan programdır, Windows da bu şekilde çalışıyor. Keza, Mac OS da Windows'tan farklı değil. Apple işletim sistemine, iOS ya da Mac OS, sadece Apple'ın onayladığı programlar yüklenebiliyor. Şayet başka program yüklemek isterseniz, jailbreak denilen işlemi yapmanız gerekiyor. Diğer bir deyişle, işletim sisteminin orijinal hali jail olarak tanımlanıyor.

Free software: İki çeşit yazılımdan bahsedebiliriz, kullanıcının kontrol ettiği programlar ve kullanıcıyı kontrol eden programlar. Siz bir programa ücret ödüyorsanız, o program sizi kontrol etmeye başlamıştır.

Angry Bird de bir çeşit malware'dir. Program çalışması için ihtiyacı olmasa da sizin konum bilginizi sürekli raporluyor.

GNU: Gnu Not Unix kısaltmasını direkt kendisinden duymak önemliydi.

15 yıl önce internetin yaygınlaşmaya başlamasıyla, sansürü kıracak önemli bir araç olarak interneti görüyorduk. Ama şu an her türlü gözetim ve kontrol internet ve mobil cihazlarla sağlanıyor.


Herhangi bir Apple cihazla fotoğrafının çekilmemesini rica ettiği için, konuşma anından fotoğraf paylaşamıyorum:) Onun yerine etkinlikten bir sticker.

27 Şubat 2015 Cuma

Yok değişmemişimdir

O gün biraz erken uyumaya karar vermişti, yatağa yatıp karanlıkta kalınca biten günü ve ertesi günü düşünmeye başladı. Yarın acaba neler yapması gerekiyordu? "Berbere gitsem mi?" diye düşündü. "Sakallarımı biraz kısaltsam iyi olur... İyi olabilir mi? Sakallarım. Sakallarım. Yüzüm..."

Böyle bir düşünce içine girdi bir anda, sonra düşünmeye başladı. Neredeyse son üç haftadır kendi yüzünü görmemişti. Yeni taşındığı evine asması gereken boy aynası ve lavabo aynasını henüz monte etmemişti. Tamam, bunu biliyordu; ama hiçbir yerde de mi aynaya denk gelmemişti son 20 gündür? Bir süredir dışarıya fazla çıkmayı istemiyordu. Çıksa da kalabalık mekanlara gitmiyordu. Demek ki asansöre bile binmemişti bu süre boyunca. "3 gün önce arabayla Kadıköy'e gittim, evet arabanın aynasında bir kere kendimle göz göze geldiğimi şimdi hatırlıyorum. Ama o zaman da aynadan tüm yüzüme bakmadım." diye bir kez daha hayret etti.

Uykuya dalmadan önceki son sözleri: "Bu kadar uzun süredir kendimi görmemişim, böyle böyle düşünürken şimdi artık çok geç oldu, yarın erken kalkayım da kendimle yüzyüze geleyim."

Uykudan önceki son sözleri: "Şimdi güzelce uyuyup sabaha dinç uyanmalıyım, ne de olsa uzun süreden sonra kendimle yüzyüze geleceğim, umarım çok değişmemişimdir."