23 Ağustos 2016 Salı

Tante Rosa - Sevgi Soysal'dan 'kadınca bilmeyişler' tarifi

Aklımın bir köşesinde yer edip sahafta karşıma çıkınca mutlu olduğum kitaplardan biri de Sevgi Soysal'ın Tante Rosa'sı oldu. Kitapçıya gidip klasikler bölümünden bir eser seçmenin önemli bir heyecanı yok benim için; zaten o seçilmiştir-klasiktir, kitabı aldıktan sonra onu okurken heyecan başlar. Oysa bir klasik eseri ya da okumalıyım ben bunu dediğim eski dönemlerden bir kitabı sahaf köşelerinde bulmak bambaşka bir keyif.

1985'ten bugüne gelmiş 4. basımını buldum Beşiktaş'ta sahafta. Kitabın sonundaki söyleşiden öğreniyoruz, Tante Rosa aslında Sevgi Soysal'ın kendisinin, anneannesinin ve teyzesinin bir bileşkesi. Kadınlık serüveninin içten anlatımı, mücadele ederek kaybeden bir içtenlikle yansıtılıyor. İdealize edilen dünyalarda herkesin bir kahraman olması beklenirken, bazen kendi hayatımızın anti-kahramanı oluruz. Bunun farkında olmamak ise insana beyhude bir yorgunluk verir. Tam da bu yüzden, doğru tespit ettiğimiz zaman, anti-kahramanlığı kötümserlik değil, hayatın kendisi olarak düşünürüm. Ki Sevgi Soysal'ı okurken de bunun örneklerini hissetmeyi sevdim.

"... hiçbir şeyi bilmemek ya da, ama hiçbir şey bilmediğini de bilmemek, yararsızlığı bilmek, yararsızlığı."

"Rosa, bir çocuk gibi küskün.
- Sen bir otomobil misin, bir çamaşır makinası mısın, bir elektrik süpürgesi misin ki senden bir önceki modelin bozukluklarından sıyrılmış olarak piyasaya sürülmek istiyorsun?"

Ev ev dolaşıp boş şişeleri toplayarak, papağan almak için para biriktiren bir kadın Rosa.

Hakan Genç
BdBG Blog / 23 Ağustos 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

19 Ağustos 2016 Cuma

"Sessizlik, bir yıldızın kaymasıyla bozuldu." / Merhume


Bu kitap hakkında bi'şeyler yazıp yazmamakta kararsız kaldım. Bu sefer aslında kitap yorumu olarak değil de kendime not olarak yazıyorum bunu. Kitabı uzun sürede okuduğum için mi hikayeye dahil olamadım, yoksa zaten hikayeyi akıcı bulmadığım için mi bu kadar uzun sürdü Merhume'yi bitirmem, tam olarak bilemiyorum. Bu kitabı okumam için geçen yaklaşık iki aylık sürede kaç kitap okudum, ama bu kitap bitmedi/bitemedi. Uyurkulak, kaset çözümü-not defterleri-günlük kullanımı şeklinde farklı bir kurgu yakalamış olsa da hikaye gereksiz ve birbirinden kopuk ayrıntılarla ilerledi.

Aslında "Tol" ve "Har" romanlarını da tam verimli okuyamamıştım. Orta vadeli okuma listemde Murat Uyurkulak'ın klasikleri "Tol" ve "Har" halen yerlerini koruyor. Onları okumak için yeni bir teşebbüs gerçekleştirip kendisi hakkında daha doğru yorumlarda bulunmayı planlıyorum. That's all.

Kapak tasarımının kötü bulunması, kitap hakkındaki yorumların en önemli (ve belki de tek) ortak özelliği. Kapaktaki Merhume yazım tarzı ise hikayeyle birlikte anlam kazanan güzel bir detay.

"menfi lakırdı tan vaktinde geveze kurbağa gibidir, ya dinleyen delirir, ya kurbağa ezilir."

"Bu alemde hiçbir mahluk yoktan var, vardan yok olmayacağı gibi, bir kez zikredilmeye başlanan hiçbir hikaye de yarım kalmayacaktır. Her hikaye kendine elbet bir nihayet bulacaktır."

"Sessizlik, bir yıldızın kaymasıyla bozuldu. Dördü art arda, dışlarından birer dilek tuttular."


Hakan Genç
BdBG Blog / Ağustos 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

27 Mart 2016 Pazar

İntikam Soğuk d@ Yenebilir

Yaşanabilir ve  gerçeklik katsayısı yüksek bir öyküdür.

Picasso Paris’e geleli iki yıl olmuştu. Hayatta ne yapmak istediğine halen karar vermiş değildi. Kendi açmazları yine kendisi için bir yük oluşturmaktaydı. Bir yandan ailesinin  maaşlı  bir işe gir baskısı, diğer yandan Picasso’nun içinde var olan o inanılmaz boşta gezme arzusu... Nasıl da kendini esir ediyordu o boşluk. Saatlerce tuvalin başında oturabiliyor rastgele boyaları tuvale sürüyor, elindeki boya artıklarını ise duvarlara. Böyle böyle zamanını geçirmekteydi Picasso. Kendisine sorsanız yaptığının derin sanat olduğunu, ev sahibine sorsanız evi batırmaktan başka bir işe  yaramayan aylak biri olduğunu ya da babasına sorsanız ileride beş parasız kalacak budalanın teki olduğunu size söyleyebilirdi.

Ağustos sıcağında henüz Parisli kadınlar şort giymeyi keşfetmediği bir zaman diliminde -ki Ağustos’un üçü 1903- Pablo ellerindeki boya artıklarını bile temizlemeden Montmartre’a gitmek üzere  evden çıkar. Yolda karşılaştığı insanlara selam verir. Onlar da tekrar Pablo’ya. Metroya doğru ilerlerken tanıdık biriyle karşılaşma beklentisi vardı içinde, tarifi mümkün olmayan. Metroyu ve yeraltı düzenini düşündü bir an. Acaba bütün ülkelerde bu tarz bir ulaşım aracı olacak mı; yoksa geçici bir heves olan bu tüneller bir süre sonra birer Kapalıçarşı’ya mı dönüşecekti?

Anlamsız bir şekilde, metronun duvarlarına bakmaya başladı bu sefer de. Acaba duvarlarda ünlü  ressamların tablosu olsa daha iyi olmaz mı? dedi. Ama o zaman belki de çalınır, diye içinde bir kaygı oluştu. Gerçi sanat eserlerini alıp müzelere hapsetmek de zaten çalmanın farklı bir yolu değil mi diye yanıt verdi kendine. Belki de en iyisi ayna olsa mesela duvarlarda, trene binmeden önce insanlar son bir kontrol ederlerdi kendilerini, makyajlarını. Bütün bu yoğun ve anlamsız düşünceler içinde karşıdan bir kız geldiğini fark etti. Kızın kıyafetini, fiziksel özelliklerini burada anlatıp sizleri yormak istemiyorum. Yanına yaklaşıp selam verir Pablo. Kız da  selamını nazikçe alır (1903 yılının en büyük özelliği insanların birbirine aşırı güvenmesidir. Henüz iki cihan harbi de yaşanmamıştır.). Adının Lotte olduğunu, Paris’e resim eğitimi için gelen 19 yaşında Alman bir genç kız olduğunu Picasso’nun notlarından öğreniyoruz.
Lotte’yi kahve içmeye davet etse de derse geciktiğini bahane eden genç kız bu daveti  nazikçe geri çevirir. Kızın sadece haftanın 6 günü bu saatlerde metronun bu durağında olduğu bilgisini alır. Kendisinin de ressam olduğunu, eğer isterse resimlerini gösterebileceğini söyler. Lotte umarsızca kafasını sallar ve ayrılır.

Lotte’den hayır cevabını alan Picasso, can sıkıntısıyla Montmartre’a yürüyerek gitme kararı alır. Yolda bir kirpi görür. Anlamsızca onu inceler. Geometrik şekillere pek meraklı olan ressam kirpiyi boya kutusuna alır -dikenli hayvanı, eline batmadan boya kutusuna nasıl yerleştirdiğine günlüklerinde yer vermez ressam-.

Montmartre’a geldiğinde, derin derin bir o kadar da ciddi resim yapan arkadaşlarıyla selamlaşır. Arkadaşları boya kutusunun içinde ne olduğunu sorarlar. Kapağı açınca kirpiyi gören arkadaşları çok şaşırırlar. İçlerinden biri kirpi etinin çok tatlı olduğunu belirtip onu kesip  yeme fikrini önerir. Kimse hayır demez bu fikre. Kirpiyi hiç acımadan sanki daha önce hiç et yememiş gibi yer bütün o sanat aşıkları. Masum kirpinin vücudundan ayrılmış kafası ve o dikenli derisi çayırların üzerinde öylece sere serpe yatmaktadır. Pablo derin derin Lotte’yi düşünür, keşke ona ulaşmanın bir yolu olsa der. Mektup yazmaya karar verir. Ama tuvale yazacaktır. Kağıt kalem kullanmak bir ressama yakışmaz der. Kirpinin derisini alır sinsice gülerek arkadaşının paletine batırır tüm deriyi tek hamleyle tuvale büyük  boyutta ama küçük  görünümünde  bir "a" yapar, boyasını paylaşmayı hiç sevmeyen arkadaşı da paletindeki eksilen boyaların intikamını almak içgüdüsüyle a harfine kuyruk yapar. Kuyruklu a, @ işaretidir artık tuvalin üzerinde böyle biraz hüzünlü.

26 Mart 2016
Konuk Yazar: Pilli Plak

6 Mart 2016 Pazar

on-demand

İnternette,  sıklıkla kullandığımız "on demand" terimi için şimdiye kadar denk geldiğim en güzel Türkçe ifade "istek üzerine", şimdi Spotify üzerinde gördüm. Kullanıldığı her cümleye uymuş.


18 Şubat 2016 Perşembe

Coen'den Nuri Bilge Ceylan'a selam

Tesadüfen bulunmuş bir video, NBC kendi YouTube kanalında paylaşmış olsa da sadece 300 kişi izlemiş şu vakte kadar. Nuri Bilge Ceylan filmiyle ilk kez karşılaşan, kovboy şapkalı adamın kısa hikayesi.



12 Şubat 2016 Cuma

Uygun pozisyonu bulmak

Kitap okurken önemli dertlerimizden biri: Aralıksız okumak istediğiniz bir kitap var ve uygun pozisyonu bulamıyorsunuz. Sizin tercihiniz hangisi?

Benim öncelikli sıralamam: 3-6-9-10-4-11.

4 Şubat 2016 Perşembe

Kırmızı Saçlı Kadın / 1 günde Orhan Pamuk romanı bitirmek

Orhan Pamuk, 1 yıl gibi kısa sürede kitap yazar da bunu 1 günde okuyup bitirmemek olur mu:)

Kitap 2 Şubat'ta yayınlandı ve o akşam iş çıkışında Kadıköy'deki YKY dükkanından aldım kitabı. Çok popüler olan bir kitabı hemen okumayı genelde tercih etmesem de, belki de her tarafta bu kitabın reklamını görmediğim için böyle bir çekince yaşamadım. YKY içindeyken, sırada herkesin elinde aynı kitabı görmek ve göz göze gelip minik gülümsemeyle o heyecanı yaşamak güzeldi. Kırmızı bulutlu gökyüzü olan şöyle bir vakitte bitirdim kitabı.

Yine, tuhaf-sağlıksız bir aşk takıntısı var karşımızda. Hikayenin efsanelere bağlanmış olması, bu hastalıklı aşk tasvirini normalleştirmese de, Orhan Pamuk romanına efsane bir anlatım katıyor.

İstanbul elbette yine başrolde. Bir önceki romanında (Kafamda Bir Tuhaflık - BdBG Blog) olduğu gibi; kentsel dönüşüm, şehrin değişen çehresi ve bir anda maddi anlamda zenginleşen yeni kitle ana hikayeyi destekleyecek şekilde romana ekleniyor. Adım adım, metre metre bir kuyu nasıl açılır bunu öğreniyoruz. Bununla birlikte, kitabın tanıtımlarında ve hatta arka kapağında geçen bir "ilk aşk hikayesi" yerine, herhangi bir efsaneyi günlük hayatta gerçek kılacak sıradan olaylar zinciri diyerek tanımlamayı tercih ederim bu romanı.

"...Bu yüzden yazar olmak istiyordum. Yazarken düşünecek, kendi kendime ifade edemediğim resimleri ve duyguları yazıya dökecek[tim]..."

Orhan Pamuk'un yaratıcı hikaye anlatımı bu romanda da öne çıkıyor, fakat bu eserde satırlar dolusu tasvirlere neredeyse hiç yer verilmemiş. Kitabın ilk sayfalarını okurken bile dikkati çeken bu farklı durumun açıklaması ise en son bölümde, Kırmızı Saçlı Kadın üst başlıklı bölümde, yer alıyor. Tüm hikayenin ne amaçla yazıldığını anlamak, ancak bu son bölümü okuduktan sonra mümkün oluyor.

"Zaten dinlediğin hikaye başına geleceği için ona efsane dersin."

Orhan Pamuk hayranıysanız, mutlaka okuyun; yeni nesil romanları seviyorsanız, okumamazlık etmeyin. Ve her koşulda, 200 sayfa boyunca tutkulu bir hikayeye çok yakından tanık olmanın keyfini yaşamak için okuyun.


Hakan Genç
BdBG Blog / 4 Şubat 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

29 Ocak 2016 Cuma

Kısa Film / The Boy with a Camera for a Face

Çeşitli festivallerde yer alıp ödül kazandıktan sonra, internette daha 10 gün önce yayınlanmaya başlayan bir kısa film. Yönetmen Spencer Brown, çok özenli bir yapım ile günümüze masalsı bir eleştiri getiriyor.

Doğduğu andan itibaren kafası yerine bir kamera taşıyan karakterimizin hayatını izliyoruz. Hayatındaki her gün, gördüğü her şey kayıt altında; yapması tek şey kameranın kasedini günlük değiştirmek.

'Doğal' olarak, görsel hafızasıyla ilgili bir sorunu olmayan; ama sürekli gözetleyerek bir süre sonra gözetlenen noktasına ulaşan bir karakter. Gözetim altında yaşamayı bu kadar kolay kabul eden bir toplum ve kendi idealindeki yaşamı teşhir ederek var olmaya çalışan bireyler. Bu filmi izlerken, bu iki kavramı da çok güzel örnekler ile bağdaştırmanız mümkün.

Buna benzer distopyaları aslında kendi hayatlarımız üzerinden sürekli gerçek kılıyoruz. Örneğin, buradaki karakterin gözetleme kültürünü içselleştirmiş bir toplumda doğması, onun toplumla çift taraflı bir etkileşime geçmesinin zorunluluğuna da işaret ediyor.

Yönetmenin kendi resmi Vimeo hesabından kısa filmi izleyebilirsiniz. Üzerine uzun uzun yorumlarda bulunabileceğim bir film; izledikten sonra kendi yorumlarınızı da paylaşırsanız sevinirim.

28 Ocak 2016 Perşembe

Shirley Valentine - ilginç olmayan güzel bir oyunun ertesiydi

Shirley, Sumru Yavrucuk'la hayat bulan tek kişilik bir oyun. 2015 ortasında prömiyerini yapan oyunu, Kozzy'deki Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi'nde izledik. Tek kişilik oyunda, Sumru Yavrucuk çok başarılı bir performans sergiliyor. Oyunun açılış sahnesinden ikinci perdenin sonuna kadar etkileyici oyunculuk sizleri bekliyor. Orta yaş civarı Shirley'in kendi hayatını keşfetmesi ve sıkıcı rutinden kurtulmak için attığı adımlar, oyunun temel konusu. Fakat, oyunculuk başarılı olsa da tiyatro metni sahneye uyarlanırken, klasik televizyon izleyicisinin hedeflenmesi, akıcılıktan uzak ve ilginç olmayan bir tiyatro oyununa neden oluyor. Ayrıca, konunun akıcı olmayan bir tempoda işlenmesi, aradaki güncel kuşak çatışması detaylarının etkisini de azaltıyor.

Oyun ilgi çekici olmasa da, Sumru Yavrucuk'un performansı kadar, hatta daha çok, sevdiğim diğer bir bölüm de Selmin Artemiz'in şarkılarıydı. Piatango ile olan performansını ise bu yazıyı yazarken keşfettim, dinlenmeli. Piatango'yu canlı dinlemenizi de ayrıca tavsiye ederim.

Sonuç olarak, bu aralar oyun hakkında çok fazla olumlu yorum bulunsa da benim öncelikli olarak tavsiye listemde yer almayacak bir oyun oldu, Shirley.

26 Ocak 2016 Salı

Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey / Türk sinemasında aşk kolajı

1996 tarihli, 5 yönetmenli, çok faza ünlü oyunculu, birbirinden tam bağımsız 5 kısa filmin bir araya gelmesiyle oluşmuş deneysel ve duygusal bir yapım.

Çok geç keşfetmiş olsam da, dönemin Türk filmleri arasında favorilerimden biri oldu.

Filmin oldukça iddialı bir ismi var, ki bölümlerin yaratıcı anlatımları da bunu başarıyla karşılıyor. Bölümlerin isimleri ve yönetmenleri ise filmdeki sırasıyla şöyle:


  • Ömer Kavur - "Buluşma"
  • İrfan Tözüm - "Monte Kristo"
  • Yusuf Kurçenli - "Çünkü Onu Seviyorum"
  • Erden Kıral - "Ay Hikayeleri"
  • Zeki Ökten - "Hep Aynı"


Buluşma: Zuhal Olcay ve Lale Mansur'un sade ve etkileyici oyunculukları üzerine kurulan bir bölüm. Aşk ve aşk ile ilişkili tutkuyu naiflikle anlatan bir hikaye. Zuhal Olcay ve Lale Mansur, ikisinin oyunculuklarını da her zaman sevmişimdir; burada da çok güzel ve sade bir uyum sergiliyorlar.

Monte Kristo: Filmin en sevdiğim bölümü; spoiler verip sürprizini bozmak istemediğim absürt bir hikaye.

Çünkü Onu Seviyorum: Kapanış jeneriğinde sadece bir satır ile ismi geçse de filmin bir şekilde Birsen Tezer ile özdeşleşmesini sağlamış bölüm. "Birsen Tezer - Ne Tuhaf"

Hep Aynı: Çok profesyonel bir iç sıkıntısı. Güzel diyemeyeceğim kadar tekdüze ve tam da bu yüzden filmin bütünü içerisinde mutlaka izlenmesi gereken bir bölüm. Bu bölümü izlerken aklıma, 90'ların vazgeçilmezi Bizimkiler geldi; benzer şekilde anlamsızlığa sürüklenen bir akış mevcut. Hatta bu blog yazımı hazırlarken bir detayın farkına vardım: Babaanneyi seslendiren kişi, Bizimkiler'deki doktor Türkan'mış. Ne Tuhaf:)

Yakın geçmişteki Türk sinemasında farklı anlatımları seviyorsanız, aşkın günlük hayat yansımalarını anlatan bu filmi izlemelisiniz.

Hakan Genç
BdBG Blog / Ocak 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek


Yazıyı yazarken fark ettiğim ilginç bir detay:
Bu filmi de aşırı sevmemle birlikte şu an yakaladığım minik bir ayrıntı, yaklaşık aynı yıllara ait isminde "her şey" geçen üç filmi de çok seviyorum.
"Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey", "Her Şey Çok Güzel Olacak" ve "Mustafa Hakkında Her Şey".


12 Ocak 2016 Salı

Onikinci Gece / Modern Dekorda Shakespeare Seyretmek

En özet yorumlarımı ilk başta söylemem gerekirse: Uzun süredir böyle keyifle bir tiyatro izlememiştim. Klasikleri sahnede izlemek genelde risklidir. Çoğu izleyicinin zaten bildiği bir metni sahnelemek, hem oyuncular, hem de ekip için zorlu bir süreçtir. Bu çekinceleri taşıyarak oyuna gitsem de sahneyi ve dekoru görünce endişelerim tamamen yok oldu.

William Shakespeare - 12. Gece, İBB Şehir Tiyatroları tarafından bu sezon keyifli bir şekilde sahneleniyor. Klasik eserin konusunu anlatmak yerine, bu tiyatrodan bahsetmeyi tercih ederim. Bu oyunu güzelleştiren iki önemli nokta vardı, reji ve oyunculuk.

Her şeyden önce prodüksiyon ekibini takdir etmemiz gerekiyor. Klasik bir metni 110 dakika ve tek perdede başarıyla sahnelemek kolay iş değil. Tiyatroda oyunlarının iki perde olması, hem tiyatro ekibine zaman kazandırır, hem de seyircinin sıkılmasını engeller. Ayrıca, perdenin kapanması dekor değişimi için de gereklidir. Tam da bu konuda, bu oyunda çok başarılı bir ekip çalışmasına tanık oluyoruz. Oyunun akıcılığı bozulmadan dekor değişimleri gerçekleşiyor. Mekanik detayların başarılı bir prodüksiyon ile oyuna dahil edilmesi, oyunu aslından uzaklaştırmadan eklenen interaktif unsurlar ve canlı müzik kurgusu Onikinci Gece'ye dinamik bir anlatım katıyor.

Oyuncular ise kusursuz bir performans sergiliyor. Başrolde Bennu Yıldırımlar hiç konuşmadığı anlarda bile çok başarılı bir oyuncu olduğunu gösteriyor, ki oyunun ilerleyen dakikalarında daha fazla öne çıkmasıyla rolünü eksiksiz yansıtıyor. Levent Öktem ise bu rol için belki de en doğru seçim. Sahnedeki her saniyesi etkileyici bir oyunculuk örneği. Aslında, ekipteki tüm oyuncular için benzer yorumlarda bulunmak mümkün.

Sahneye dekor gibi gelip hareket ettikleri sonradan hissedilen ve neredeyse havada durmayı başaran iki oyuncu, zaman geçişlerini başarıyla yansıtan ayna ve ışık kullanımı güzel detaylardan sadece bazıları.

Sahnede "Cheek to Cheek" yorumu bile dinleyeceğinizi belirtirsem, oyunun müzik detayları hakkında nelerle karşılaşabileceğinizi tahmin edebilirsiniz.

Oyunu Harbiye Sahnesi'nde önden ikinci sırada izlemek ise önemli bir ayrıcalıktı. Mimikleri bile kaçırmadan, Shakespeare modern dünyasındaydık. Oyunla ilgili tek kusur diyebileceğim detay ise sahnenin yan taraflarının doğru kurgulanmamasıydı. Bizim gibi oyunu ön koltuklardan izleyen kişilerin gözü yandaki hazırlıklara kayabilir. Gerçi, oyunun öyle bir atmosferi var ki dikkatinizi saniyeler içinde tekrar oyuna yoğunlaştıracaksınız.

Dekorun yaratıcılığı için de sahnede bir anda boks ringi göreceğinizi söylerim, daha fazlası için bilet bulup mutlaka izlemelisiniz, tavsiyesiyle bitiririm.

Hakan Genç
BdBG Blog / 06.01.2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

11 Ocak 2016 Pazartesi

ZERO ve modern sanattan minik bir kesit

ZERO sanat ağı kapsamında İstanbul'da da sergilenen eserler görülmeye değerdi. "ZERO. Geleceğe Geri Sayım" ismiyle Emirgan'daki Sakıp Sabancı Müzesi'ndeki sergide, 20. yüzyılın ikinci yarısından doğa ve teknolojiyi birleştiren eserler yer aldı.
"Sanat sıfırdan başlamalı" prensibi, serginin sadece isminde kalmayıp eserlerin ruhuna da yansımış. Sergilenen eserlerin meydana getirilmesini ve sergi salonlarına yerleştirilmesini gösteren videolar, sanat sürecinin sadece eserle sınırlı kalmadığının, uzun bir yolculuğun sonucu olduğunu en güzel gösteren kanıtlardı.

Otto Piene imzalı "Şişme Nesneler" ve Heinz Mack imzalı "Dokuz Sütun Üzerindeki Gökyüzü" eserleri hem dev boyutlarıyla, hem de yapım aşamaları bakımından en ilginç çalışmalardı. Bununla birlikte, boş tuval üzerine çivilerin bir yay ile fırlatılarak oluşturulan eserin yöntemini incelemek de keyifliydi.

Bununla birlikte, özellikle ışıklı enstalasyonların sergileme yöntemlerinde bir eksiklik göze çarpıyordu. Bazı yerlerde karartmaların yetersiz olması ve ziyaretçi geçişinin yanlış kurgulanması, eserlerin ruhunu doğru hissetmeyi engelliyordu.
Özetle, ZERO akımının genel hatlarını görmek için gezmeye değer, ama gezilmemesi de çok büyük kayıp olmayan bir sergiydi.

Sergi broşürünü indirmek için:
https://drive.google.com/file/d/0B_I4LOtFbb8ha2VVTGVfUUJOQms/view

4 Ocak 2016 Pazartesi

Seinfeld s04e07 / one of the best episodes

Seinfeld is one of my favourite TV series and by chance today I watched the 4th season's 7th episode, titled as The Bubble Boy. Just as a reminder, the one with Jerry plans to visit a boy who lives in a plastic bubble, because of a chronic illness. Unfortunately, George arrives before Jerry and the problem goes on.

And a quote from Seinfeld:
"Something very scary and exciting about fire. People always run to see a fire. They are very proud if they have a fireplace.

I think that's what smoking is really all about.
That's the power of smoking. It's just this thing: 'I got fire right here in my hand. Smoke and fire is literally coming right out of my mouth.'"

21 Aralık 2015 Pazartesi

Yanık Saraylar / Sevim Burak Kimdir?

Aslında bir öykü kitabından daha çok, Sevim Burak'ın kendine notlar şeklinde oluşturduğunu düşündüğüm bir seçki. Anlamadım-O zaman kötüdür, Anlamadım-o zaman çok iyidir; ikilemine düşmeden bu kitabı yorumlamak en doğrusu olacak. 1931 - 1983 yılları arasında yaşayan yazarın, kendi dönemi için sıradan olmayan bir hayata sahip olduğu kesin. Kitaptan öğrendiğim kadarıyla hem mankenlik, hem de modaevi yöneticiliği yapan Sevim Burak, hayatının bir bölümünde Nijerya'da da yaşamış.

Kitap 6 tane öyküden oluşuyor. Öykülerin, betimlemelerden olaylara karışık sırayla geçerek atlaması kitabın geneline yayılan ortak bir nokta. Kitapta etkilendiğim, hatta sevdiğim bir bölüm bulunmasa da, kitaptaki en iyi diyebileceğim öykü ikinci sırada yer alan ve "İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum. Belki de etmez" diye başlayan "Pencere".

Bu kitabı okumadan önce hakkında pek de bir bilgi sahibi olmadığım yazarı anlamak, belki de kendi deyimiyle "Baron Bahar'ın anlattığı şeyler // Tam bir hayat boyu sürdü." satırında gizlidir. Gizli bir dünyanın, gizli kalması istenen detayları.

"Fakat doğayı görmüyorsun. Yoksa - benimle gelirdin, geceleri doğa bir cennettir." çağrısını yapabilmek ne güzeldir, düşüncesiyle kitabı bir oturuşta bitirdim. Peki, sizin bu çağrıyı yapmak istediğiniz / yapabileceğiniz kimse var mı?

Hakan Genç
20 Aralık 2015 :**

19 Aralık 2015 Cumartesi

Konuk Yazar: Kararsız Okur Ne Okur?

Alışverişin en ilginç olanlarından birisi de kararsız okur olarak kitapçıya girilen zamanlardır. Geleneksel anlamda kitapçı ve de tek kişi çalışan varsa sizi yalnız bırakmak istemez. Özellikle son on yılda kitapçılar sizleri illa bir sınava hazırlamak derdindeler. Dükkanlarını da ona göre tasarladılar. Eğer yeni ergen dönemdeyseniz LYS – artık adı her ne olduysa eski ÖSS – biraz genç olgunsanız KPSS, genç olgun ama üzerinizde takım elbise varsa kesin bu adam bankacı der ve size inanılmaz ağırlıktaki SPK kitaplarını satmaya çalışırlar. Birkaç ay önce şehrimde bulunan AVM’nin içerisindeki kitapçının rafları beni kendimden aldı götürdü.  Henüz iki kitabını yayınlanmış bir Türk yazarın kitapları iki büyük raf kaplarken Rus klasikler kategorisi tek raf ve çoğu özet halleriyle yer bulmaktaydı. Dükkandan çıkarken satış danışmanının "Abi indirim de yapardık, ne tarz aradın ne okursun?" şeklindeki sorusu da az gelişmiş edebi zevkime vurulmuş tekme gibiydi. O saatten sonra kitap okumayı bırakıp TV8’e geçebilirdim. Ama yapmadım; halen boş vakitlerimde kitap okuyorum, müzik dinliyorum. Bu Cumartesi akşam Antalya otogarında yolda vakit geçirmelik kitap ararken satıcıyla yine göz göze geldim. "Ne tarz okursun?" dedi. "Genel bakıyorum." dedim. Hep öyle derim. Pahalı markaların mağazalarında da aynısını derim. "Genel bakıyorum."

"Siz bakın ben yardımcı olurum." dedi. Zülfü Livaneli Konstantiniyye Oteli’nde karar kıldım. "İndirim var mi?" dedim. "3 TL iner gönül almak için" dedi. Tamam dedim, elimde 22 TL bekliyorum. Önümdeki çocuk dini içerikli kitaplar almış.  90 TL dedi adam. Hiç pazarlık etmeden verdi parayı.  Eğer 100 TL ye tamamlarsa çeyrek piyango bileti hediye edeceğini söyledi kitapçı.  Çocuk da kararlı ve asil bir şekilde "Bilet senin olsun; bu kitaplara haksızlık olur." dedi. Adam kızardı, biraz da yaptığı oyundan utandı. Sıra bana gelince "Bana ver o bileti" dedim. "Sadece 100 TL’lik alışverişe o bilet." demesiyle çocuğun arkasından seslenmem bir oldu. "10 TL farkla, 12milyon250bin TL kazanmak istemez miyiz?" dedim. Karşıdaki börekçiyle göz göze geldik. Beni Burger King servis elemanı sandı herhalde ufak farkla büyük menü satmaya çalışan.

19 Aralık 2015
Konuk Yazar: Pilli Plak

28 Kasım 2015 Cumartesi

TEDxIstanbul - Noktaları Birleştirmek

Yeni bir TED etkinliği. Gün boyu süren yeni bir heyecan.

Maslak Volkswagen Arena'da gerçekleştirilen bu organizasyon, bu sefer gayet profesyonelce tamamlandı. Tek sorun çay-kahve molasındaki izdihamlardı. Şayet daha çok noktada kahve servisi yapılsa hem organizasyon daha hızlı ilerler, hem de kahveye rahat ulaşan izleyiciler konuşmaları daha dinç kafayla dinleyebilirlerdi.

Bazı konuşmacılar hakkındaki notlarım:

Emin Çapa: Konuşması ilgi çekiciydi, ama sunum hazırlığı pek iyi değildi. TED konseptinde arkaplanda bir video izletmek, konuşmanın etkisini azalttı. Bir de hazırladığı PowerPoint sunumun görsel bakımdan zayıf ve imla hataları içermesi önemli bir eksiklikti. Bununla birlikte, teknolojiyle yakın gelecekteki hayatımızı birleştirmesi anlatımı zenginleştirdi. Ölümsüzlüğe çok yaklaştığımızı, doğal yollardan ölen son insan nesli olacağımızı belirtmesi ise teknolojiye kızma nedenim oldu. İzlerken aklıma, How I Met Your Mother dizisinin bir bölümünde Sheldon Cooper'ın ölümsüzlük bulunana kadar kendini eve kapatması geldi.

Ece Temelkuran: Bu TED'de en sevdiğim konuşmacıydı. Kendisinin de konuşmasının başında söylediği gibi TED konseptine uymayan, başarı hikayesi yerine devrimci değerlere vurgu vardı. Bu günlerde gündemde olan, Koç'un kapitalizm artık işlemez hale geldi sözlerinden yola çıktı. "Ali Koç bile artık söylüyorsa, bu sahnede ben de çok rahat ifade edebilirim ki yakın gelecekte, 10 yıl içerisinde, trending topic sosyalizm olacak." dedi. Bununla birlikte, günümüz insanının bencil yaklaşımı hakkındaki sözleri de ilgi çekiciydi. "Selfie çekiyor gibi yaşıyoruz." Yani her bir fotoğraf karesinin merkezinde, kocaman biz varız. Dışarıdaki dünyaya ve diğerlerine, fotoğraf karesine sığdığı kadar minik ölçüde yer veriyoruz benzetmesi hayatın güzel bir özetiydi.

Ahmet Naç: Bu TED'i yukarıdaki özel locadan izlediğim için, izleyici davranışlarını da çok iyi gözlemleme fırsatım oldu. En şaşırdığım an, Ahmet Naç konuşması esnasındaydı. Şimdiye kadar YouTube'dan ve salondan izlediğim TED konuşmaları arasında, açık ara en vasatı olan konuşma izleyiciler tarafından ayakta alkışlandı. Konuşması, ilkokul hayat bilgisi dersi derinliğinde geçen ve Atatürk söylemlerini tekrarlayan, ufuk açıcılıktan uzak bir konuşmaydı.
Ercan Tutal: Düşler Akademisi kurucusu olan Tutal, engellilerin toplumsal yaşama daha rahat katılabilmesi için hepimizin bilmesi gereken ipuçlarını paylaştı. Keyifle dinlediğim, faydalı bilgilere yer verdi. Verdiği çeşitli örneklerden biri görme engellilerin kullandığı özel eğitimli köpekler hakkındaydı. Bu köpekleri Türkiye'de sokaklarda fazla göremiyoruz, çünkü görme engellilere yardımcı olması için eğitilen bu köpekler, İstanbul trafiğinin karmaşa ortamına girince dengesizleşiyorlar ve görevlerini yerine getiremiyorlar, dedi. İbretlik.

Ezel Akay: Sevdiğim bir yönetmen. Sahne hazırlığı pek iyi olmasa da konuşmasının tarzı ve içeriği ortalamanın üzerindeydi. "İnternet sayesinde öğreniyoruz ki dünyanın her yerinde hikayeler anlatılıyor. Ama, bir yerde herkes tek bir hikayeye inanıyorsa orada ciddi bir sorun vardır."

Judith Liberman: İsmini daha önceden duydum, ama canlı dinlememiştim. Hikaye anlatıcılığı üzerine keyifli bir konuşmaydı.

Tüm konuşmaların ortak noktası, "Noktaları Birleştirmek" olsa da, günümüzde marketing ve iletişim alanında değer kazanan storytelling kavramını göstermesi bakımından da bu TEDxIstanbul güzel bir etkinlikti.

16 Kasım 2015 Pazartesi

Konuk Yazar: Bu gazete hard copydir.

Taşranın verdiği bütün buhranla Uğur’un kahvesindeydik. Posta Gazetesi vardı bütün sayfaları okunmuştu. İnsanlar okumak için değil, zamanın bolluğundan bütün satırlara göz gezdiriyorlardı. Fotoğraflar  ise daha çok ilgi çekiyordu. Kahveye geleli henüz 3 saat olmuştu ama altı farklı insanın elinden Posta Gazetesi geçmişti. Sıra bana geldiğinde ben de herkes gibi tüm haberleri detay detay takip ediyordum. İsveç Kralı kendi mülkünü Suriyeli göçmenlere tahsis etmişti. Olacak şey değil, dedim içimden. Masada duran batak sonuçlarını yazmak için kullanılan kalemi aldım ve haberin altına “seviyeyi yükseltme lan piç” yazdım. İkinci üç saatlik periyodumu da gazeteye detay incelemesi yapacak olan altı kahve sakinine ayırdım. Dördüncü adam yorumumu gördü “Kim yazdı bunu?” diyerek ayağa kalktı.  Tüm bakışlar benim üzerimde toplanmıştı. Kahve halkı artık el yazımı tanıyordu. Yavaşça bana yaklaştı ve sandalyeme ani ve hızlı bir tekme salladı.

Kasım 2015
Konuk Yazar: Pilli Plak

9 Kasım 2015 Pazartesi

Tüyap'taki izdihamlı-kitap ve olaylı-sanat fuarından bir kesit

İstanbul'da fuar mevsimi denilince akla gelen ilk buluşmalardan biri Tüyap Kitap Fuarı'dır. Bu fuarı Tepebaşı Tüyap'tayken ve Beylikdüzü'ndeki ilk vakitlerinde sürekli takip etsem de, artık kitap alışverişlerimi internet üzerinden yapmamın ve Beylikdüzü'nün çok uzak gelmesinden dolayı son 3-4 yıldır gezmemiştim.

Beylikdüzü Son Durak / Metrobüs'ün ve İstanbul'un sonu, korku filmi gibi bir isim ve etraf
Bu sene, Pazar günümüze bir değişiklik yapıp fuarı ziyarete gittik. Aslında, kitap ve sanat fuarının aynı anda yapılması da gitmemizde önemli bir etken oldu. Hatta, kitap fuarına ait olan bölümler o kadar izdiham halindeydi ki vaktimin çoğunu sanat fuarı bölümünde geçirdim.

Kitap fuarında gördüğüm en önemli değişiklik, maalesef kötü yöndeydi. Günümüzde kitapçı raflarının önemli bir bölümünün çeşitli sınavlara hazırlık kitaplarına ayrıldığı gibi, fuarda da aynı durum söz konusuydu. Üniversite hazırlık, liselere hazırlık, dil sınavları, KPSS  ve ismini bile bilmediğim nice sınava hazırlık için kitap satan onlarca yayınevi vardı. İnsanlar 5 dakikada yabancı dil öğreteceğini iddia eden setlere, sınavda en iyi puanı aldıracak kitaplara akın ediyorlardı. Fuarı daha önceki ziyaretlerimde böyle bir izdiham görmemiştim. Bu değişim, kitap okumanın bir zevk olmaktan öte, sadece hayatta iş-güç sahibi olmak için bir araç haline geldiğini gösteren önemli bir göstergeydi. Oradaki kalabalık, bir bakıma edebiyatın sessiz çığlığı gibiydi.

Yayınevlerine ait bölümlerde fazla zaman kaybetmeyip sahafların olduğu 4. koridora yöneldim. Bu bölüm benim için en zevkli kısımdı. Uygun fiyata, tertemiz Hayat Dergisi'nin eski sayılarını buldum, başka bir stanttan da çok hoşuma giden eski basım bir resim aldım. Sırf diğer bölümlerden daha sakin olan bu bölümü gezmek bile Beylikdüzü'ne gitme eziyetine değer.

Eşzamanlı yapılan sanat fuarı ise tamamen farklı bir deneyimdi. Çeşitli sanat galerilerinin az sayıda eser ile katıldığı sanat fuarı, galeriler hakkında genel bilgi edinmek için güzel bir ortam sunuyor. Kitap fuarı kalabalığı ile kıyaslanmayacak şekilde daha az insanın ve uğultunun olduğu bir bölüm. Yakın zamana ait memleketteki toplumsal olayları yansıtan eserler (Soma, Roboski, Ankara Saldırısı) ise özellikle ilgi çekiciydi.


Bununla birlikte, sanat fuarında ilginç bir olaya da tanıklık ettik. Bu bölümdeki ilk turu tamamlayıp ilgimizi çeken stantları tekrar dolaşmaya başladığımızda, Karşı Sanat Galerisi'nin standının etrafında, bir anda polis kalabalığı olduğunu gördük. Protokol ziyareti diye düşünsek de gergin bir durum söz konusuydu. Elbette ki merakımız galip geldi ve galeri kurucusu Feyyaz Yaman'ın yanına gidip durumun ne olduğunu sorduk.


Etraftaki gerginliğin, sanat fuarı bölümünü ilk başta gezerken dikkatimi çeken bir eserle ilgili olduğunu öğrendim. Gökhan Aslan, Kürtlerin acılarına ait eserinin önünde bir önceki gün (Cumartesi) bir performans ortaya koymuş, internette tepki örgütlenmiş ve galeri de herhangi bir saldırı ihtimaline karşı polise haber vermiş. Şiddet eleştirisinde bulunan bir sanat eserine yönelik şiddet çağrısında bulunup örgütlenmek de başka bir sanatçı için ayrı değerlendirme konusu, olsa gerek. Sanatçı Gökhan Aslan, Sanat Atak websitesine yaptığı açıklamada "Hiçbir kadın köle değildir. Köle pazarlarında satılmamalıdır. Buna da sanat yoluyla karşı çıkmak istedim. Aynı zamanda Ankara'da yaşanan bombalı eylem sonucu yaşamını yitiren barışçı insanlarla ilgili yorumda var bu performansın içinde." yorumunda bulunuyor. Önceki gün yaşanan gerginliğin ardından, stant etrafında üniformalı polisler gezerken, galerinin kurucusu Feyyaz Yaman ile konuştuğumuzda, sanatçının Karşı Sanat bünyesinde yer almadığını belirtip yine de sanatını özgür biçimde sunmasına değer verdiklerini belirtti. Karşı Sanat Facebook sayfasında bugün yayınladığı açıklamada ise "Karşı Sanat kurulduğu günden bu yana, politik ya da estetik olarak risk alan üretimlere yer vermekten çekinmemiştir. Sembolik ve fiziksel şiddet, sansür ve baskı karşısında yaşamı ve sanatı savunmak Karşı Sanat Çalışmaları’nın tartışmasız önceliğidir." diye belirtiyor. Sanatın bağlamından koparılmadan kendi anlamında yorumlanması ve sanat mekanlarının şiddet içermemesi, sanatın ve hayatın gerçek değerini bulmasını sağlayacaktır, elbet bir gün.
Yüzleşebilecek misin?

Sanat fuarında dikkatimi çeken çalışmalardan bir diğeri de Soma'yı anlatan üç boyutlu eserdi. Ayna ve resmin konumlandırılması, seyirciyi bir anda maden ocağı gerçeğiyle yüz yüze getiriyor. Fikir ve uygulama bakımından başarılıydı. Bu arada kitap fuarının bu seneki teması: "Mizah: Hayata Gülümseyerek Bakmak", sanat fuarınınsa "Geçmişe Tanıklık" olduğunu belirtmekte fayda var. Kitap fuarının durumu, mizahtan çok trajikomik bir durum olsa da, sanat fuarındaki eserler güncellikleri ve sergilenişleri bakımından konsepte çok uygundu.

Aşırı kalabalık bir kitap fuarı, keyifli sahaf reyonları ve hayatın içerisinden-hayat kadar gerçek bir sanat fuarı, hepsini bir arada bulabileceğiniz bir etkinlik. Metrobüs durağının da belirttiği üzere, İstanbul'un sonuna kadar uzun bir yolculuk sizi bekliyor, ama gezmeye değer.

Hakan Genç, Kasım 2015
bilsek de bilmeden gelsek blog

5 Kasım 2015 Perşembe

"İçimizdeki Şeytan" ve eylemsizlikle suçlu entelektüelizm

Bu yaz okuduğum Kuyucaklı Yusuf'tan sonra gecikmiş klasikler listemden Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan ile devam ettim. Roman bir aşk hikayesi üzerine kurgulanmış olsa da, entelektüel kesim ve halk arasındaki ayrımları görünür kılması bakımından önemli bir eser. Özellikle de günümüzde oy ve seçim tartışmalarının çok yoğun yaşandığı bir dönemde, aydınların halktan kopuk olması güzel örneklerle betimleniyor. Bu romanda da gördüğümüz üzere, düşünceleri ve sanatıyla kendini farklılaştıramayan bir sanatçı, yaşam tarzı ve diğerlerini aşağılaması ile toplumda yer buluyorsa, kitleleri peşinden sürükleme ihtimali ortadan kalkıyor.

Macide'nin genç yaşta müziğe olan ilgisi, Ömer'in boşvermiş yaşam şekli, sürekli reddetse de bulunduğu seçkinci ortam ve Macide için gerçek aşk serüveni kitabın içerisindeki ilginç unsurları oluşturuyor. Etrafımızdaki her olaydan daha korkunç bir şeyden bahsediyor Sabahattin Ali, hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı (alışkanlığı) var üzerimizde, diyor. İçerisinde bulunduğu rahatsızlığı yok etmek için eyleme geçmeyen kişi güçsüzlüğünü kabul ediyordur.

Kitaptan bir alıntı, Macide'nin hislerine tercüme olan bir bölüm:
"Zaten bu yüksek fikir muhiti onun üzerinde pek de iyi bir tesir bırakmış değildi. Ömer'le beraber yaşamaya başladıkları ilk günden beri bu meşhur ve kıymetli adamlarda büyük ve fevkalade taraflar, o zamana kadar kimsede görmediği meziyetler arıyor, buna mukabil onların herkesten ayrı olan yegane hususiyetlerinin, herkesin riayet ettiği birtakım kaideleri keyiflerince çiğnemekten ibaret bulunduğunu görüyordu."

"İçimizdeki Şeytan" terimi, Ömer tarafından oluşturulan ve insanı iyiden uzaklaştıran bir güç olarak kendine yer buluyor romanda. Belki de kader-kısmet-şans diye tanımlayıp eylemlerimizin sorumluluğundan kaçmayı kolaylaştıran hayali bir dış etken. Toplumdaki sanatçı ve aydınların, mevcut koşulları anlamaması ve eylemsizliğe kaçması, toplumun ilerlemesini sekteye uğratıyor. Bugün bir blog yazısında denk geldiğim "Diktatörlüğe Giden Ülkede Tuzlu Su Üzerine Bienal Yapmak" yazısı bu duruma benzer bir olayı örnekliyor. Siyasi ortam sanatçıyı apolitikleştiriyor olabilir, ama sen niye apolitik olmayı seçiyorsun diyerek sanatçı eleştirisi yapmalıyız. Faithless'ın da bir şarkısında dediği gibi "inaction is a weapon of mass destruction".

Hakan Genç, Ekim 2015
bilsek de bilmeden gelsek blog

27 Ekim 2015 Salı

Aksi Gibi - kısadan kısa öyküler

Çok uzun süre önce şahsen tanıştığım, az da olsa bir şekilde sürekli iletişimde olduğum biri Pınar Öğünç. Gazeteciliğini, araştırmacığılını ve ifade yöntemini sevdiğim bir yazar. Şahsen tanıdığım kişilerin kitap, albüm, film gibi eserlerini takip ederken, hem objektif olma kaygımı daha çok yaşayıp, hem de daha keyif alıyorum. Anlamsız bir ikilem belki de.

Keyifle okunan kısa kısa öyküler, her öyküde, günlük hayatın çeşitli detayları yer alıyor. Öykülerin yazım dili, sözlü bir aktarımın yazıya dökülmesi gibi, içten ve hikaye kalıplarından uzak. Kitapta bir araya gelen öykülerin ortak özelliği nedir diye söylemem gerekse, en rahat söylenebilecek şey detay incelemesi olur.

Kitabın tamamı bir bütün olarak kolayca okunan ve gülümseten öyküler içeriyor olsa da, okurken en sevdiğim üç öykü Kalıcı Makyaj, Platonik ve Sayın D1 Blok Sakinleri oldu. Platonik öyküsünü spoiler vererek özetlersem, kitap hakkında daha kolay fikir sahibi olabilirsiniz. Apartmandaki daire kapısının ev ahalisinden bir kadına olan platonik aşkını, her platonik ilişkide olması gerektiği gibi tek tarafın, kapının, gözlemleri üzerinden okuyoruz. Bir kapının gözünden imkansızlığın umudu ve hüzünlü hikayesi.

Farklı hikayelerden iki alıntı:
"...dikkat et, eylülde tipi kayık bir ton köpek görürsün başıboş... zaten öyle çocuğuna hediye diye yaz başı alıp da okullar açılınca sokağa sepetleyen çok. Mevsimlik işçi sanki..."

"'Maalesef bizde daha uygunu yok,' derdi imalı farklı renklerini soran kadına. Karşısındaki anlardı. Sevda'yla Nilgün, aybaşları hesaplarına asgari ücret yatmasından değil, kasanın arkasında 'Bu işyerinde asgari ücret uygulanmaktadır.' levhasından utanıyorlardı. Bunu bir gün birbirlerine itiraf etmiş olsalardı, belki önce kamerayı, sonra da o yazıyı söküp atarlardı birlikte."

Sonuç olarak, kısa sürede keyifle okunan hikayeleri ve detayları incelemeyi seviyorsanız tavsiye edeceğim bir kitap. Ama yine de bu kitapla kalmayıp Pınar Öğünç'ün günlük yazılarını ve yorumlarını da takip edin derim.

Hakan Genç, Ekim 2015