18 Şubat 2016 Perşembe

Coen'den Nuri Bilge Ceylan'a selam

Tesadüfen bulunmuş bir video, NBC kendi YouTube kanalında paylaşmış olsa da sadece 300 kişi izlemiş şu vakte kadar. Nuri Bilge Ceylan filmiyle ilk kez karşılaşan, kovboy şapkalı adamın kısa hikayesi.



12 Şubat 2016 Cuma

Uygun pozisyonu bulmak

Kitap okurken önemli dertlerimizden biri: Aralıksız okumak istediğiniz bir kitap var ve uygun pozisyonu bulamıyorsunuz. Sizin tercihiniz hangisi?

Benim öncelikli sıralamam: 3-6-9-10-4-11.

4 Şubat 2016 Perşembe

Kırmızı Saçlı Kadın / 1 günde Orhan Pamuk romanı bitirmek

Orhan Pamuk, 1 yıl gibi kısa sürede kitap yazar da bunu 1 günde okuyup bitirmemek olur mu:)

Kitap 2 Şubat'ta yayınlandı ve o akşam iş çıkışında Kadıköy'deki YKY dükkanından aldım kitabı. Çok popüler olan bir kitabı hemen okumayı genelde tercih etmesem de, belki de her tarafta bu kitabın reklamını görmediğim için böyle bir çekince yaşamadım. YKY içindeyken, sırada herkesin elinde aynı kitabı görmek ve göz göze gelip minik gülümsemeyle o heyecanı yaşamak güzeldi. Kırmızı bulutlu gökyüzü olan şöyle bir vakitte bitirdim kitabı.

Yine, tuhaf-sağlıksız bir aşk takıntısı var karşımızda. Hikayenin efsanelere bağlanmış olması, bu hastalıklı aşk tasvirini normalleştirmese de, Orhan Pamuk romanına efsane bir anlatım katıyor.

İstanbul elbette yine başrolde. Bir önceki romanında (Kafamda Bir Tuhaflık - BdBG Blog) olduğu gibi; kentsel dönüşüm, şehrin değişen çehresi ve bir anda maddi anlamda zenginleşen yeni kitle ana hikayeyi destekleyecek şekilde romana ekleniyor. Adım adım, metre metre bir kuyu nasıl açılır bunu öğreniyoruz. Bununla birlikte, kitabın tanıtımlarında ve hatta arka kapağında geçen bir "ilk aşk hikayesi" yerine, herhangi bir efsaneyi günlük hayatta gerçek kılacak sıradan olaylar zinciri diyerek tanımlamayı tercih ederim bu romanı.

"...Bu yüzden yazar olmak istiyordum. Yazarken düşünecek, kendi kendime ifade edemediğim resimleri ve duyguları yazıya dökecek[tim]..."

Orhan Pamuk'un yaratıcı hikaye anlatımı bu romanda da öne çıkıyor, fakat bu eserde satırlar dolusu tasvirlere neredeyse hiç yer verilmemiş. Kitabın ilk sayfalarını okurken bile dikkati çeken bu farklı durumun açıklaması ise en son bölümde, Kırmızı Saçlı Kadın üst başlıklı bölümde, yer alıyor. Tüm hikayenin ne amaçla yazıldığını anlamak, ancak bu son bölümü okuduktan sonra mümkün oluyor.

"Zaten dinlediğin hikaye başına geleceği için ona efsane dersin."

Orhan Pamuk hayranıysanız, mutlaka okuyun; yeni nesil romanları seviyorsanız, okumamazlık etmeyin. Ve her koşulda, 200 sayfa boyunca tutkulu bir hikayeye çok yakından tanık olmanın keyfini yaşamak için okuyun.


Hakan Genç
BdBG Blog / 4 Şubat 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

29 Ocak 2016 Cuma

Kısa Film / The Boy with a Camera for a Face

Çeşitli festivallerde yer alıp ödül kazandıktan sonra, internette daha 10 gün önce yayınlanmaya başlayan bir kısa film. Yönetmen Spencer Brown, çok özenli bir yapım ile günümüze masalsı bir eleştiri getiriyor.

Doğduğu andan itibaren kafası yerine bir kamera taşıyan karakterimizin hayatını izliyoruz. Hayatındaki her gün, gördüğü her şey kayıt altında; yapması tek şey kameranın kasedini günlük değiştirmek.

'Doğal' olarak, görsel hafızasıyla ilgili bir sorunu olmayan; ama sürekli gözetleyerek bir süre sonra gözetlenen noktasına ulaşan bir karakter. Gözetim altında yaşamayı bu kadar kolay kabul eden bir toplum ve kendi idealindeki yaşamı teşhir ederek var olmaya çalışan bireyler. Bu filmi izlerken, bu iki kavramı da çok güzel örnekler ile bağdaştırmanız mümkün.

Buna benzer distopyaları aslında kendi hayatlarımız üzerinden sürekli gerçek kılıyoruz. Örneğin, buradaki karakterin gözetleme kültürünü içselleştirmiş bir toplumda doğması, onun toplumla çift taraflı bir etkileşime geçmesinin zorunluluğuna da işaret ediyor.

Yönetmenin kendi resmi Vimeo hesabından kısa filmi izleyebilirsiniz. Üzerine uzun uzun yorumlarda bulunabileceğim bir film; izledikten sonra kendi yorumlarınızı da paylaşırsanız sevinirim.

28 Ocak 2016 Perşembe

Shirley Valentine - ilginç olmayan güzel bir oyunun ertesiydi

Shirley, Sumru Yavrucuk'la hayat bulan tek kişilik bir oyun. 2015 ortasında prömiyerini yapan oyunu, Kozzy'deki Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi'nde izledik. Tek kişilik oyunda, Sumru Yavrucuk çok başarılı bir performans sergiliyor. Oyunun açılış sahnesinden ikinci perdenin sonuna kadar etkileyici oyunculuk sizleri bekliyor. Orta yaş civarı Shirley'in kendi hayatını keşfetmesi ve sıkıcı rutinden kurtulmak için attığı adımlar, oyunun temel konusu. Fakat, oyunculuk başarılı olsa da tiyatro metni sahneye uyarlanırken, klasik televizyon izleyicisinin hedeflenmesi, akıcılıktan uzak ve ilginç olmayan bir tiyatro oyununa neden oluyor. Ayrıca, konunun akıcı olmayan bir tempoda işlenmesi, aradaki güncel kuşak çatışması detaylarının etkisini de azaltıyor.

Oyun ilgi çekici olmasa da, Sumru Yavrucuk'un performansı kadar, hatta daha çok, sevdiğim diğer bir bölüm de Selmin Artemiz'in şarkılarıydı. Piatango ile olan performansını ise bu yazıyı yazarken keşfettim, dinlenmeli. Piatango'yu canlı dinlemenizi de ayrıca tavsiye ederim.

Sonuç olarak, bu aralar oyun hakkında çok fazla olumlu yorum bulunsa da benim öncelikli olarak tavsiye listemde yer almayacak bir oyun oldu, Shirley.

26 Ocak 2016 Salı

Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey / Türk sinemasında aşk kolajı

1996 tarihli, 5 yönetmenli, çok faza ünlü oyunculu, birbirinden tam bağımsız 5 kısa filmin bir araya gelmesiyle oluşmuş deneysel ve duygusal bir yapım.

Çok geç keşfetmiş olsam da, dönemin Türk filmleri arasında favorilerimden biri oldu.

Filmin oldukça iddialı bir ismi var, ki bölümlerin yaratıcı anlatımları da bunu başarıyla karşılıyor. Bölümlerin isimleri ve yönetmenleri ise filmdeki sırasıyla şöyle:


  • Ömer Kavur - "Buluşma"
  • İrfan Tözüm - "Monte Kristo"
  • Yusuf Kurçenli - "Çünkü Onu Seviyorum"
  • Erden Kıral - "Ay Hikayeleri"
  • Zeki Ökten - "Hep Aynı"


Buluşma: Zuhal Olcay ve Lale Mansur'un sade ve etkileyici oyunculukları üzerine kurulan bir bölüm. Aşk ve aşk ile ilişkili tutkuyu naiflikle anlatan bir hikaye. Zuhal Olcay ve Lale Mansur, ikisinin oyunculuklarını da her zaman sevmişimdir; burada da çok güzel ve sade bir uyum sergiliyorlar.

Monte Kristo: Filmin en sevdiğim bölümü; spoiler verip sürprizini bozmak istemediğim absürt bir hikaye.

Çünkü Onu Seviyorum: Kapanış jeneriğinde sadece bir satır ile ismi geçse de filmin bir şekilde Birsen Tezer ile özdeşleşmesini sağlamış bölüm. "Birsen Tezer - Ne Tuhaf"

Hep Aynı: Çok profesyonel bir iç sıkıntısı. Güzel diyemeyeceğim kadar tekdüze ve tam da bu yüzden filmin bütünü içerisinde mutlaka izlenmesi gereken bir bölüm. Bu bölümü izlerken aklıma, 90'ların vazgeçilmezi Bizimkiler geldi; benzer şekilde anlamsızlığa sürüklenen bir akış mevcut. Hatta bu blog yazımı hazırlarken bir detayın farkına vardım: Babaanneyi seslendiren kişi, Bizimkiler'deki doktor Türkan'mış. Ne Tuhaf:)

Yakın geçmişteki Türk sinemasında farklı anlatımları seviyorsanız, aşkın günlük hayat yansımalarını anlatan bu filmi izlemelisiniz.

Hakan Genç
BdBG Blog / Ocak 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek


Yazıyı yazarken fark ettiğim ilginç bir detay:
Bu filmi de aşırı sevmemle birlikte şu an yakaladığım minik bir ayrıntı, yaklaşık aynı yıllara ait isminde "her şey" geçen üç filmi de çok seviyorum.
"Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey", "Her Şey Çok Güzel Olacak" ve "Mustafa Hakkında Her Şey".


12 Ocak 2016 Salı

Onikinci Gece / Modern Dekorda Shakespeare Seyretmek

En özet yorumlarımı ilk başta söylemem gerekirse: Uzun süredir böyle keyifle bir tiyatro izlememiştim. Klasikleri sahnede izlemek genelde risklidir. Çoğu izleyicinin zaten bildiği bir metni sahnelemek, hem oyuncular, hem de ekip için zorlu bir süreçtir. Bu çekinceleri taşıyarak oyuna gitsem de sahneyi ve dekoru görünce endişelerim tamamen yok oldu.

William Shakespeare - 12. Gece, İBB Şehir Tiyatroları tarafından bu sezon keyifli bir şekilde sahneleniyor. Klasik eserin konusunu anlatmak yerine, bu tiyatrodan bahsetmeyi tercih ederim. Bu oyunu güzelleştiren iki önemli nokta vardı, reji ve oyunculuk.

Her şeyden önce prodüksiyon ekibini takdir etmemiz gerekiyor. Klasik bir metni 110 dakika ve tek perdede başarıyla sahnelemek kolay iş değil. Tiyatroda oyunlarının iki perde olması, hem tiyatro ekibine zaman kazandırır, hem de seyircinin sıkılmasını engeller. Ayrıca, perdenin kapanması dekor değişimi için de gereklidir. Tam da bu konuda, bu oyunda çok başarılı bir ekip çalışmasına tanık oluyoruz. Oyunun akıcılığı bozulmadan dekor değişimleri gerçekleşiyor. Mekanik detayların başarılı bir prodüksiyon ile oyuna dahil edilmesi, oyunu aslından uzaklaştırmadan eklenen interaktif unsurlar ve canlı müzik kurgusu Onikinci Gece'ye dinamik bir anlatım katıyor.

Oyuncular ise kusursuz bir performans sergiliyor. Başrolde Bennu Yıldırımlar hiç konuşmadığı anlarda bile çok başarılı bir oyuncu olduğunu gösteriyor, ki oyunun ilerleyen dakikalarında daha fazla öne çıkmasıyla rolünü eksiksiz yansıtıyor. Levent Öktem ise bu rol için belki de en doğru seçim. Sahnedeki her saniyesi etkileyici bir oyunculuk örneği. Aslında, ekipteki tüm oyuncular için benzer yorumlarda bulunmak mümkün.

Sahneye dekor gibi gelip hareket ettikleri sonradan hissedilen ve neredeyse havada durmayı başaran iki oyuncu, zaman geçişlerini başarıyla yansıtan ayna ve ışık kullanımı güzel detaylardan sadece bazıları.

Sahnede "Cheek to Cheek" yorumu bile dinleyeceğinizi belirtirsem, oyunun müzik detayları hakkında nelerle karşılaşabileceğinizi tahmin edebilirsiniz.

Oyunu Harbiye Sahnesi'nde önden ikinci sırada izlemek ise önemli bir ayrıcalıktı. Mimikleri bile kaçırmadan, Shakespeare modern dünyasındaydık. Oyunla ilgili tek kusur diyebileceğim detay ise sahnenin yan taraflarının doğru kurgulanmamasıydı. Bizim gibi oyunu ön koltuklardan izleyen kişilerin gözü yandaki hazırlıklara kayabilir. Gerçi, oyunun öyle bir atmosferi var ki dikkatinizi saniyeler içinde tekrar oyuna yoğunlaştıracaksınız.

Dekorun yaratıcılığı için de sahnede bir anda boks ringi göreceğinizi söylerim, daha fazlası için bilet bulup mutlaka izlemelisiniz, tavsiyesiyle bitiririm.

Hakan Genç
BdBG Blog / 06.01.2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

11 Ocak 2016 Pazartesi

ZERO ve modern sanattan minik bir kesit

ZERO sanat ağı kapsamında İstanbul'da da sergilenen eserler görülmeye değerdi. "ZERO. Geleceğe Geri Sayım" ismiyle Emirgan'daki Sakıp Sabancı Müzesi'ndeki sergide, 20. yüzyılın ikinci yarısından doğa ve teknolojiyi birleştiren eserler yer aldı.
"Sanat sıfırdan başlamalı" prensibi, serginin sadece isminde kalmayıp eserlerin ruhuna da yansımış. Sergilenen eserlerin meydana getirilmesini ve sergi salonlarına yerleştirilmesini gösteren videolar, sanat sürecinin sadece eserle sınırlı kalmadığının, uzun bir yolculuğun sonucu olduğunu en güzel gösteren kanıtlardı.

Otto Piene imzalı "Şişme Nesneler" ve Heinz Mack imzalı "Dokuz Sütun Üzerindeki Gökyüzü" eserleri hem dev boyutlarıyla, hem de yapım aşamaları bakımından en ilginç çalışmalardı. Bununla birlikte, boş tuval üzerine çivilerin bir yay ile fırlatılarak oluşturulan eserin yöntemini incelemek de keyifliydi.

Bununla birlikte, özellikle ışıklı enstalasyonların sergileme yöntemlerinde bir eksiklik göze çarpıyordu. Bazı yerlerde karartmaların yetersiz olması ve ziyaretçi geçişinin yanlış kurgulanması, eserlerin ruhunu doğru hissetmeyi engelliyordu.
Özetle, ZERO akımının genel hatlarını görmek için gezmeye değer, ama gezilmemesi de çok büyük kayıp olmayan bir sergiydi.

Sergi broşürünü indirmek için:
https://drive.google.com/file/d/0B_I4LOtFbb8ha2VVTGVfUUJOQms/view

4 Ocak 2016 Pazartesi

Seinfeld s04e07 / one of the best episodes

Seinfeld is one of my favourite TV series and by chance today I watched the 4th season's 7th episode, titled as The Bubble Boy. Just as a reminder, the one with Jerry plans to visit a boy who lives in a plastic bubble, because of a chronic illness. Unfortunately, George arrives before Jerry and the problem goes on.

And a quote from Seinfeld:
"Something very scary and exciting about fire. People always run to see a fire. They are very proud if they have a fireplace.

I think that's what smoking is really all about.
That's the power of smoking. It's just this thing: 'I got fire right here in my hand. Smoke and fire is literally coming right out of my mouth.'"

21 Aralık 2015 Pazartesi

Yanık Saraylar / Sevim Burak Kimdir?

Aslında bir öykü kitabından daha çok, Sevim Burak'ın kendine notlar şeklinde oluşturduğunu düşündüğüm bir seçki. Anlamadım-O zaman kötüdür, Anlamadım-o zaman çok iyidir; ikilemine düşmeden bu kitabı yorumlamak en doğrusu olacak. 1931 - 1983 yılları arasında yaşayan yazarın, kendi dönemi için sıradan olmayan bir hayata sahip olduğu kesin. Kitaptan öğrendiğim kadarıyla hem mankenlik, hem de modaevi yöneticiliği yapan Sevim Burak, hayatının bir bölümünde Nijerya'da da yaşamış.

Kitap 6 tane öyküden oluşuyor. Öykülerin, betimlemelerden olaylara karışık sırayla geçerek atlaması kitabın geneline yayılan ortak bir nokta. Kitapta etkilendiğim, hatta sevdiğim bir bölüm bulunmasa da, kitaptaki en iyi diyebileceğim öykü ikinci sırada yer alan ve "İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum. Belki de etmez" diye başlayan "Pencere".

Bu kitabı okumadan önce hakkında pek de bir bilgi sahibi olmadığım yazarı anlamak, belki de kendi deyimiyle "Baron Bahar'ın anlattığı şeyler // Tam bir hayat boyu sürdü." satırında gizlidir. Gizli bir dünyanın, gizli kalması istenen detayları.

"Fakat doğayı görmüyorsun. Yoksa - benimle gelirdin, geceleri doğa bir cennettir." çağrısını yapabilmek ne güzeldir, düşüncesiyle kitabı bir oturuşta bitirdim. Peki, sizin bu çağrıyı yapmak istediğiniz / yapabileceğiniz kimse var mı?

Hakan Genç
20 Aralık 2015 :**

19 Aralık 2015 Cumartesi

Konuk Yazar: Kararsız Okur Ne Okur?

Alışverişin en ilginç olanlarından birisi de kararsız okur olarak kitapçıya girilen zamanlardır. Geleneksel anlamda kitapçı ve de tek kişi çalışan varsa sizi yalnız bırakmak istemez. Özellikle son on yılda kitapçılar sizleri illa bir sınava hazırlamak derdindeler. Dükkanlarını da ona göre tasarladılar. Eğer yeni ergen dönemdeyseniz LYS – artık adı her ne olduysa eski ÖSS – biraz genç olgunsanız KPSS, genç olgun ama üzerinizde takım elbise varsa kesin bu adam bankacı der ve size inanılmaz ağırlıktaki SPK kitaplarını satmaya çalışırlar. Birkaç ay önce şehrimde bulunan AVM’nin içerisindeki kitapçının rafları beni kendimden aldı götürdü.  Henüz iki kitabını yayınlanmış bir Türk yazarın kitapları iki büyük raf kaplarken Rus klasikler kategorisi tek raf ve çoğu özet halleriyle yer bulmaktaydı. Dükkandan çıkarken satış danışmanının "Abi indirim de yapardık, ne tarz aradın ne okursun?" şeklindeki sorusu da az gelişmiş edebi zevkime vurulmuş tekme gibiydi. O saatten sonra kitap okumayı bırakıp TV8’e geçebilirdim. Ama yapmadım; halen boş vakitlerimde kitap okuyorum, müzik dinliyorum. Bu Cumartesi akşam Antalya otogarında yolda vakit geçirmelik kitap ararken satıcıyla yine göz göze geldim. "Ne tarz okursun?" dedi. "Genel bakıyorum." dedim. Hep öyle derim. Pahalı markaların mağazalarında da aynısını derim. "Genel bakıyorum."

"Siz bakın ben yardımcı olurum." dedi. Zülfü Livaneli Konstantiniyye Oteli’nde karar kıldım. "İndirim var mi?" dedim. "3 TL iner gönül almak için" dedi. Tamam dedim, elimde 22 TL bekliyorum. Önümdeki çocuk dini içerikli kitaplar almış.  90 TL dedi adam. Hiç pazarlık etmeden verdi parayı.  Eğer 100 TL ye tamamlarsa çeyrek piyango bileti hediye edeceğini söyledi kitapçı.  Çocuk da kararlı ve asil bir şekilde "Bilet senin olsun; bu kitaplara haksızlık olur." dedi. Adam kızardı, biraz da yaptığı oyundan utandı. Sıra bana gelince "Bana ver o bileti" dedim. "Sadece 100 TL’lik alışverişe o bilet." demesiyle çocuğun arkasından seslenmem bir oldu. "10 TL farkla, 12milyon250bin TL kazanmak istemez miyiz?" dedim. Karşıdaki börekçiyle göz göze geldik. Beni Burger King servis elemanı sandı herhalde ufak farkla büyük menü satmaya çalışan.

19 Aralık 2015
Konuk Yazar: Pilli Plak

28 Kasım 2015 Cumartesi

TEDxIstanbul - Noktaları Birleştirmek

Yeni bir TED etkinliği. Gün boyu süren yeni bir heyecan.

Maslak Volkswagen Arena'da gerçekleştirilen bu organizasyon, bu sefer gayet profesyonelce tamamlandı. Tek sorun çay-kahve molasındaki izdihamlardı. Şayet daha çok noktada kahve servisi yapılsa hem organizasyon daha hızlı ilerler, hem de kahveye rahat ulaşan izleyiciler konuşmaları daha dinç kafayla dinleyebilirlerdi.

Bazı konuşmacılar hakkındaki notlarım:

Emin Çapa: Konuşması ilgi çekiciydi, ama sunum hazırlığı pek iyi değildi. TED konseptinde arkaplanda bir video izletmek, konuşmanın etkisini azalttı. Bir de hazırladığı PowerPoint sunumun görsel bakımdan zayıf ve imla hataları içermesi önemli bir eksiklikti. Bununla birlikte, teknolojiyle yakın gelecekteki hayatımızı birleştirmesi anlatımı zenginleştirdi. Ölümsüzlüğe çok yaklaştığımızı, doğal yollardan ölen son insan nesli olacağımızı belirtmesi ise teknolojiye kızma nedenim oldu. İzlerken aklıma, How I Met Your Mother dizisinin bir bölümünde Sheldon Cooper'ın ölümsüzlük bulunana kadar kendini eve kapatması geldi.

Ece Temelkuran: Bu TED'de en sevdiğim konuşmacıydı. Kendisinin de konuşmasının başında söylediği gibi TED konseptine uymayan, başarı hikayesi yerine devrimci değerlere vurgu vardı. Bu günlerde gündemde olan, Koç'un kapitalizm artık işlemez hale geldi sözlerinden yola çıktı. "Ali Koç bile artık söylüyorsa, bu sahnede ben de çok rahat ifade edebilirim ki yakın gelecekte, 10 yıl içerisinde, trending topic sosyalizm olacak." dedi. Bununla birlikte, günümüz insanının bencil yaklaşımı hakkındaki sözleri de ilgi çekiciydi. "Selfie çekiyor gibi yaşıyoruz." Yani her bir fotoğraf karesinin merkezinde, kocaman biz varız. Dışarıdaki dünyaya ve diğerlerine, fotoğraf karesine sığdığı kadar minik ölçüde yer veriyoruz benzetmesi hayatın güzel bir özetiydi.

Ahmet Naç: Bu TED'i yukarıdaki özel locadan izlediğim için, izleyici davranışlarını da çok iyi gözlemleme fırsatım oldu. En şaşırdığım an, Ahmet Naç konuşması esnasındaydı. Şimdiye kadar YouTube'dan ve salondan izlediğim TED konuşmaları arasında, açık ara en vasatı olan konuşma izleyiciler tarafından ayakta alkışlandı. Konuşması, ilkokul hayat bilgisi dersi derinliğinde geçen ve Atatürk söylemlerini tekrarlayan, ufuk açıcılıktan uzak bir konuşmaydı.
Ercan Tutal: Düşler Akademisi kurucusu olan Tutal, engellilerin toplumsal yaşama daha rahat katılabilmesi için hepimizin bilmesi gereken ipuçlarını paylaştı. Keyifle dinlediğim, faydalı bilgilere yer verdi. Verdiği çeşitli örneklerden biri görme engellilerin kullandığı özel eğitimli köpekler hakkındaydı. Bu köpekleri Türkiye'de sokaklarda fazla göremiyoruz, çünkü görme engellilere yardımcı olması için eğitilen bu köpekler, İstanbul trafiğinin karmaşa ortamına girince dengesizleşiyorlar ve görevlerini yerine getiremiyorlar, dedi. İbretlik.

Ezel Akay: Sevdiğim bir yönetmen. Sahne hazırlığı pek iyi olmasa da konuşmasının tarzı ve içeriği ortalamanın üzerindeydi. "İnternet sayesinde öğreniyoruz ki dünyanın her yerinde hikayeler anlatılıyor. Ama, bir yerde herkes tek bir hikayeye inanıyorsa orada ciddi bir sorun vardır."

Judith Liberman: İsmini daha önceden duydum, ama canlı dinlememiştim. Hikaye anlatıcılığı üzerine keyifli bir konuşmaydı.

Tüm konuşmaların ortak noktası, "Noktaları Birleştirmek" olsa da, günümüzde marketing ve iletişim alanında değer kazanan storytelling kavramını göstermesi bakımından da bu TEDxIstanbul güzel bir etkinlikti.

16 Kasım 2015 Pazartesi

Konuk Yazar: Bu gazete hard copydir.

Taşranın verdiği bütün buhranla Uğur’un kahvesindeydik. Posta Gazetesi vardı bütün sayfaları okunmuştu. İnsanlar okumak için değil, zamanın bolluğundan bütün satırlara göz gezdiriyorlardı. Fotoğraflar  ise daha çok ilgi çekiyordu. Kahveye geleli henüz 3 saat olmuştu ama altı farklı insanın elinden Posta Gazetesi geçmişti. Sıra bana geldiğinde ben de herkes gibi tüm haberleri detay detay takip ediyordum. İsveç Kralı kendi mülkünü Suriyeli göçmenlere tahsis etmişti. Olacak şey değil, dedim içimden. Masada duran batak sonuçlarını yazmak için kullanılan kalemi aldım ve haberin altına “seviyeyi yükseltme lan piç” yazdım. İkinci üç saatlik periyodumu da gazeteye detay incelemesi yapacak olan altı kahve sakinine ayırdım. Dördüncü adam yorumumu gördü “Kim yazdı bunu?” diyerek ayağa kalktı.  Tüm bakışlar benim üzerimde toplanmıştı. Kahve halkı artık el yazımı tanıyordu. Yavaşça bana yaklaştı ve sandalyeme ani ve hızlı bir tekme salladı.

Kasım 2015
Konuk Yazar: Pilli Plak

9 Kasım 2015 Pazartesi

Tüyap'taki izdihamlı-kitap ve olaylı-sanat fuarından bir kesit

İstanbul'da fuar mevsimi denilince akla gelen ilk buluşmalardan biri Tüyap Kitap Fuarı'dır. Bu fuarı Tepebaşı Tüyap'tayken ve Beylikdüzü'ndeki ilk vakitlerinde sürekli takip etsem de, artık kitap alışverişlerimi internet üzerinden yapmamın ve Beylikdüzü'nün çok uzak gelmesinden dolayı son 3-4 yıldır gezmemiştim.

Beylikdüzü Son Durak / Metrobüs'ün ve İstanbul'un sonu, korku filmi gibi bir isim ve etraf
Bu sene, Pazar günümüze bir değişiklik yapıp fuarı ziyarete gittik. Aslında, kitap ve sanat fuarının aynı anda yapılması da gitmemizde önemli bir etken oldu. Hatta, kitap fuarına ait olan bölümler o kadar izdiham halindeydi ki vaktimin çoğunu sanat fuarı bölümünde geçirdim.

Kitap fuarında gördüğüm en önemli değişiklik, maalesef kötü yöndeydi. Günümüzde kitapçı raflarının önemli bir bölümünün çeşitli sınavlara hazırlık kitaplarına ayrıldığı gibi, fuarda da aynı durum söz konusuydu. Üniversite hazırlık, liselere hazırlık, dil sınavları, KPSS  ve ismini bile bilmediğim nice sınava hazırlık için kitap satan onlarca yayınevi vardı. İnsanlar 5 dakikada yabancı dil öğreteceğini iddia eden setlere, sınavda en iyi puanı aldıracak kitaplara akın ediyorlardı. Fuarı daha önceki ziyaretlerimde böyle bir izdiham görmemiştim. Bu değişim, kitap okumanın bir zevk olmaktan öte, sadece hayatta iş-güç sahibi olmak için bir araç haline geldiğini gösteren önemli bir göstergeydi. Oradaki kalabalık, bir bakıma edebiyatın sessiz çığlığı gibiydi.

Yayınevlerine ait bölümlerde fazla zaman kaybetmeyip sahafların olduğu 4. koridora yöneldim. Bu bölüm benim için en zevkli kısımdı. Uygun fiyata, tertemiz Hayat Dergisi'nin eski sayılarını buldum, başka bir stanttan da çok hoşuma giden eski basım bir resim aldım. Sırf diğer bölümlerden daha sakin olan bu bölümü gezmek bile Beylikdüzü'ne gitme eziyetine değer.

Eşzamanlı yapılan sanat fuarı ise tamamen farklı bir deneyimdi. Çeşitli sanat galerilerinin az sayıda eser ile katıldığı sanat fuarı, galeriler hakkında genel bilgi edinmek için güzel bir ortam sunuyor. Kitap fuarı kalabalığı ile kıyaslanmayacak şekilde daha az insanın ve uğultunun olduğu bir bölüm. Yakın zamana ait memleketteki toplumsal olayları yansıtan eserler (Soma, Roboski, Ankara Saldırısı) ise özellikle ilgi çekiciydi.


Bununla birlikte, sanat fuarında ilginç bir olaya da tanıklık ettik. Bu bölümdeki ilk turu tamamlayıp ilgimizi çeken stantları tekrar dolaşmaya başladığımızda, Karşı Sanat Galerisi'nin standının etrafında, bir anda polis kalabalığı olduğunu gördük. Protokol ziyareti diye düşünsek de gergin bir durum söz konusuydu. Elbette ki merakımız galip geldi ve galeri kurucusu Feyyaz Yaman'ın yanına gidip durumun ne olduğunu sorduk.


Etraftaki gerginliğin, sanat fuarı bölümünü ilk başta gezerken dikkatimi çeken bir eserle ilgili olduğunu öğrendim. Gökhan Aslan, Kürtlerin acılarına ait eserinin önünde bir önceki gün (Cumartesi) bir performans ortaya koymuş, internette tepki örgütlenmiş ve galeri de herhangi bir saldırı ihtimaline karşı polise haber vermiş. Şiddet eleştirisinde bulunan bir sanat eserine yönelik şiddet çağrısında bulunup örgütlenmek de başka bir sanatçı için ayrı değerlendirme konusu, olsa gerek. Sanatçı Gökhan Aslan, Sanat Atak websitesine yaptığı açıklamada "Hiçbir kadın köle değildir. Köle pazarlarında satılmamalıdır. Buna da sanat yoluyla karşı çıkmak istedim. Aynı zamanda Ankara'da yaşanan bombalı eylem sonucu yaşamını yitiren barışçı insanlarla ilgili yorumda var bu performansın içinde." yorumunda bulunuyor. Önceki gün yaşanan gerginliğin ardından, stant etrafında üniformalı polisler gezerken, galerinin kurucusu Feyyaz Yaman ile konuştuğumuzda, sanatçının Karşı Sanat bünyesinde yer almadığını belirtip yine de sanatını özgür biçimde sunmasına değer verdiklerini belirtti. Karşı Sanat Facebook sayfasında bugün yayınladığı açıklamada ise "Karşı Sanat kurulduğu günden bu yana, politik ya da estetik olarak risk alan üretimlere yer vermekten çekinmemiştir. Sembolik ve fiziksel şiddet, sansür ve baskı karşısında yaşamı ve sanatı savunmak Karşı Sanat Çalışmaları’nın tartışmasız önceliğidir." diye belirtiyor. Sanatın bağlamından koparılmadan kendi anlamında yorumlanması ve sanat mekanlarının şiddet içermemesi, sanatın ve hayatın gerçek değerini bulmasını sağlayacaktır, elbet bir gün.
Yüzleşebilecek misin?

Sanat fuarında dikkatimi çeken çalışmalardan bir diğeri de Soma'yı anlatan üç boyutlu eserdi. Ayna ve resmin konumlandırılması, seyirciyi bir anda maden ocağı gerçeğiyle yüz yüze getiriyor. Fikir ve uygulama bakımından başarılıydı. Bu arada kitap fuarının bu seneki teması: "Mizah: Hayata Gülümseyerek Bakmak", sanat fuarınınsa "Geçmişe Tanıklık" olduğunu belirtmekte fayda var. Kitap fuarının durumu, mizahtan çok trajikomik bir durum olsa da, sanat fuarındaki eserler güncellikleri ve sergilenişleri bakımından konsepte çok uygundu.

Aşırı kalabalık bir kitap fuarı, keyifli sahaf reyonları ve hayatın içerisinden-hayat kadar gerçek bir sanat fuarı, hepsini bir arada bulabileceğiniz bir etkinlik. Metrobüs durağının da belirttiği üzere, İstanbul'un sonuna kadar uzun bir yolculuk sizi bekliyor, ama gezmeye değer.

Hakan Genç, Kasım 2015
bilsek de bilmeden gelsek blog

5 Kasım 2015 Perşembe

"İçimizdeki Şeytan" ve eylemsizlikle suçlu entelektüelizm

Bu yaz okuduğum Kuyucaklı Yusuf'tan sonra gecikmiş klasikler listemden Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan ile devam ettim. Roman bir aşk hikayesi üzerine kurgulanmış olsa da, entelektüel kesim ve halk arasındaki ayrımları görünür kılması bakımından önemli bir eser. Özellikle de günümüzde oy ve seçim tartışmalarının çok yoğun yaşandığı bir dönemde, aydınların halktan kopuk olması güzel örneklerle betimleniyor. Bu romanda da gördüğümüz üzere, düşünceleri ve sanatıyla kendini farklılaştıramayan bir sanatçı, yaşam tarzı ve diğerlerini aşağılaması ile toplumda yer buluyorsa, kitleleri peşinden sürükleme ihtimali ortadan kalkıyor.

Macide'nin genç yaşta müziğe olan ilgisi, Ömer'in boşvermiş yaşam şekli, sürekli reddetse de bulunduğu seçkinci ortam ve Macide için gerçek aşk serüveni kitabın içerisindeki ilginç unsurları oluşturuyor. Etrafımızdaki her olaydan daha korkunç bir şeyden bahsediyor Sabahattin Ali, hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı (alışkanlığı) var üzerimizde, diyor. İçerisinde bulunduğu rahatsızlığı yok etmek için eyleme geçmeyen kişi güçsüzlüğünü kabul ediyordur.

Kitaptan bir alıntı, Macide'nin hislerine tercüme olan bir bölüm:
"Zaten bu yüksek fikir muhiti onun üzerinde pek de iyi bir tesir bırakmış değildi. Ömer'le beraber yaşamaya başladıkları ilk günden beri bu meşhur ve kıymetli adamlarda büyük ve fevkalade taraflar, o zamana kadar kimsede görmediği meziyetler arıyor, buna mukabil onların herkesten ayrı olan yegane hususiyetlerinin, herkesin riayet ettiği birtakım kaideleri keyiflerince çiğnemekten ibaret bulunduğunu görüyordu."

"İçimizdeki Şeytan" terimi, Ömer tarafından oluşturulan ve insanı iyiden uzaklaştıran bir güç olarak kendine yer buluyor romanda. Belki de kader-kısmet-şans diye tanımlayıp eylemlerimizin sorumluluğundan kaçmayı kolaylaştıran hayali bir dış etken. Toplumdaki sanatçı ve aydınların, mevcut koşulları anlamaması ve eylemsizliğe kaçması, toplumun ilerlemesini sekteye uğratıyor. Bugün bir blog yazısında denk geldiğim "Diktatörlüğe Giden Ülkede Tuzlu Su Üzerine Bienal Yapmak" yazısı bu duruma benzer bir olayı örnekliyor. Siyasi ortam sanatçıyı apolitikleştiriyor olabilir, ama sen niye apolitik olmayı seçiyorsun diyerek sanatçı eleştirisi yapmalıyız. Faithless'ın da bir şarkısında dediği gibi "inaction is a weapon of mass destruction".

Hakan Genç, Ekim 2015
bilsek de bilmeden gelsek blog

27 Ekim 2015 Salı

Aksi Gibi - kısadan kısa öyküler

Çok uzun süre önce şahsen tanıştığım, az da olsa bir şekilde sürekli iletişimde olduğum biri Pınar Öğünç. Gazeteciliğini, araştırmacığılını ve ifade yöntemini sevdiğim bir yazar. Şahsen tanıdığım kişilerin kitap, albüm, film gibi eserlerini takip ederken, hem objektif olma kaygımı daha çok yaşayıp, hem de daha keyif alıyorum. Anlamsız bir ikilem belki de.

Keyifle okunan kısa kısa öyküler, her öyküde, günlük hayatın çeşitli detayları yer alıyor. Öykülerin yazım dili, sözlü bir aktarımın yazıya dökülmesi gibi, içten ve hikaye kalıplarından uzak. Kitapta bir araya gelen öykülerin ortak özelliği nedir diye söylemem gerekse, en rahat söylenebilecek şey detay incelemesi olur.

Kitabın tamamı bir bütün olarak kolayca okunan ve gülümseten öyküler içeriyor olsa da, okurken en sevdiğim üç öykü Kalıcı Makyaj, Platonik ve Sayın D1 Blok Sakinleri oldu. Platonik öyküsünü spoiler vererek özetlersem, kitap hakkında daha kolay fikir sahibi olabilirsiniz. Apartmandaki daire kapısının ev ahalisinden bir kadına olan platonik aşkını, her platonik ilişkide olması gerektiği gibi tek tarafın, kapının, gözlemleri üzerinden okuyoruz. Bir kapının gözünden imkansızlığın umudu ve hüzünlü hikayesi.

Farklı hikayelerden iki alıntı:
"...dikkat et, eylülde tipi kayık bir ton köpek görürsün başıboş... zaten öyle çocuğuna hediye diye yaz başı alıp da okullar açılınca sokağa sepetleyen çok. Mevsimlik işçi sanki..."

"'Maalesef bizde daha uygunu yok,' derdi imalı farklı renklerini soran kadına. Karşısındaki anlardı. Sevda'yla Nilgün, aybaşları hesaplarına asgari ücret yatmasından değil, kasanın arkasında 'Bu işyerinde asgari ücret uygulanmaktadır.' levhasından utanıyorlardı. Bunu bir gün birbirlerine itiraf etmiş olsalardı, belki önce kamerayı, sonra da o yazıyı söküp atarlardı birlikte."

Sonuç olarak, kısa sürede keyifle okunan hikayeleri ve detayları incelemeyi seviyorsanız tavsiye edeceğim bir kitap. Ama yine de bu kitapla kalmayıp Pınar Öğünç'ün günlük yazılarını ve yorumlarını da takip edin derim.

Hakan Genç, Ekim 2015

9 Ekim 2015 Cuma

Sofar Sounds - Ev Keyfinde Konser

İlk konserden beri haberdar olduğum ve internet üzerinden olsa da yakından takip ettiğim bir organizasyon Sofar Sounds Istanbul.

Şimdiye kadar Sofar etkinliklerini duymamış olanlar için öncelikle konsepti özetlemem iyi olacak. Sofar Sounds, dünyada 155'ten fazla şehirde gerçekleşen yeni nesil bir müzik deneyimi. Konserler her ay farklı bir evde gerçekleşiyor. Konserler için bilet satışı yapılmayıp Sofar'a kayıtlı olanlar arasında kurayla belirlenen kişiler, o ay gerçekleşecek konsere özel olarak davet ediliyor. O ayki konserde kimin çalacağı ve konserin hangi evde gerçekleşeceği, bu şanslı kişilere konserden bir gün önce eposta ile bildiriliyor. Bunun haricinde konsere kimse katılamıyor.

Eylül konseri için davetli şanslı kişilerden biriydim. Konserden tam 24 saat önce davetli olduğumu belirten eposta geldi. Epostada konserin gerçekleşeceği Etiler'deki evin adresi ve bu Sofar'da yer alacak müzisyenlerin bilgisi İrtifakaybediyoruz, Cansu Kandemir ve Sena Şener yazıyordu. Katılım durumumu teyit ettikten sonra, popüler terimiyle LCV yaptıktan sonra, müzisyenlerin sosyal medyadaki güncel paylaşımlarını kontrol edip konsere kendimi hazırladım.

Konser Etiler'de bahçeli ve şirin bir stüdyo dairede gerçekleşti. Stüdyo daire olması müziği hem salonda, hem de mutfakta dinleme keyfi sundu bize. Etiler'e vardığımızda biz evi ararken, diğer Sofar davetlileriyle sokakta karşılaşmak ayrı bir keyifti. Gizli bir davetin şanslı kişileri olmanın hissiyle minik selamlaşmalar ya da adres sorarken doğrudan diğer Sofar ziyaretçilerine yönelmek o akşamki detay gözlemlerimizden bazılarıydı.

Sofar konserlerinin ev ortamında yapılması kadar bir diğer önemli özelliği de sadece müzisyenlerin ön planda olması ve dinleyicilerin telefonuyla bile oynamayıp birbiriyle konuşmadan müziğe yoğunlaşması. Davet epostasında bu durum açık bir şekilde yazıyor olsa da Sofar Istanbul'un ilk günden beri direktörlüğünü başarıyla yapan Eda (Demir), bu konuda tekrar minik bir hatırlatma gerçekleştirdi. Sonuç: Mükemmel bir deneyim! Kimsenin konuşmadığı, telefon titreşiminin bile duyulmadığı bir ev konseri izledik.

İrtifakaybediyoruz: Peyote'den aşina olduğum bir grup. Ambient ve experimental tarzını güzel icra ediyorlar. Elektronik ağırlıklı bir müziği, ev ortamında çalmak pek kolay olmasa da performanslarını sevdim.

Cansu Kandemir: Sofar Sounds Tokyo'dan keşfedilip bize ulaşan bir ses. İsviçre'de yaşayan Cansu Kandemir, sırf bu Sofar'da sahne almak için İstanbul'a gelmiş ve iyi ki de katılmış. Sofar sahnesine çok yakışan performansını ve sesinin pürüzsüzlüğünü çok sevdim. Soft vocal ve lounge olarak dinlenebilecek bir ses. Takipte kalmanızda fayda var.

Sena Şener: Hakkında hiçbir şey bilmeden dinledim Sena Şener'i. Henüz lise öğrencisi ve tanımlaması pek de kolay olmayan özel bir sesi var. Söz ve müziği kendisine ait olan 'Çirkin Dünya' şarkısı Sena'nın sesi hakkında size fikir verecektir. Katıldığımız Sofar esnasında çekilen görüntülerden oluşturulan bu video, konserden kısa bir süre sonra paylaşıldı.


29 Eylül 2015 Salı

"İsyan Ahlakı" Nurettin Topçu / Karşılaştırmalı İsyan Analizi

"Hem uysallığa, hem de anarşizme karşıyız." sözüyle kendini ifade etse de, nice anarşist hayat görüşünü zenginleştirecek, zengin kıyaslamaları içeren akademik bir kitap.

Aslında, bu kitap Nurettin Topçu'nun 1934 yılında Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde yayınladığı doktora tezinden oluşuyor.

Liseye atanmış bir doçent
Önsözünde yazdığı üzere, kitabın hikayesi de içerdiği kıyaslamalar kadar ilgi çekici. Topçu, lise mezunu olarak gittiği Paris'te önemli çalışmalar gerçekleştirip bu tezi hazırlamıştır. Nurettin Topçu tezini Fransızca hazırlayıp Türkiye'ye geri döndüğünde, görüşleri dönemin yönetimi tarafından tehlikeli bulunduğu için, doçent unvanı olmasına rağmen görev yeri olarak bir üniversite değil, lise belirlenmiş; yine de Topçu bu durumdan yılmayıp 40 yıl boyunca lisede öğretmenlik yapmıştır. Bununla birlikte, bu kitabı oluşturan tezini Türkçe yayınlamaktan "Kim okuyacak ki?" diyerek kaçınmıştır. Ölümünden 20 yıl sonra, 1995'te, Türkçe çevirisi tamamlanıp yayınlanan kitap, ikinci baskıya girmeden önce örneği pek görülmeyen bir revizyon geçirir. Nurettin Topçu'nun varislerinin yazara ait belgeleri Dergah Yayınevi'yle paylaşması sonucunda, hayattayken yazarın gizli gizli bu eseri çevirmekte olduğu görülür. Böylece, ikinci baskıdan itibaren yazarın ve çevirmenlerin çalışmaları bir araya getirilerek yayınlanır.

İsyan niçin önemlidir?
Tüm çalışma boyunca hareket ve isyanı birlikte ele alan Nurettin Topçu, "Bir hareket ancak kendinden daha üstün bir düzene yönelirse isyan adını alır." diyerek bu konudaki yaklaşımını özetlemektedir. İsyanın gerekliliğini açıklarken, sosyalizme ve anarşizme belirli açılardan karşı çıktığını söylese de, günümüzdeki anarşizm ve sosyalizm yorumlarıyla Topçu'nun isyan kavramını yücelttiği noktalar arasında önemli benzerlikler bulunduğunu da söylemeden geçemeyiz. Bu iki kavrama karşı çıkış noktaları ise en temelinde, anarşizmin bireyi bencilleştirmesine ve sosyalizmin bireyin ferdiyetini ortadan kaldırıp onu uysal hale getirmesine dayanıyor. Elbette, sosyalizmi ve anarşizmi bu çerçevede basite indirgeyip görmezden gelemeyiz. Bununla birlikte, Topçu'nun isyan felsefesini temellendirdiği argümanları kesinlikle incelemeye değer.

İdeal toplumu oluştururken, ahlak meselesinin kalbine sorumluluk bilincini yerleştirmemiz gerektiğini belirtiyor ve ardından hürriyet mecburiyetini tanımlıyor. Bununla birlikte sosyal hayatın gitgide karmaşıklaşan yapısı, birey üzerinde giderek ağırlaşan bir baskı oluşturmaktadır. Bu baskı altında, fert hürriyeti ciddi bir şekilde etki altında bulunur. Topçu'ya göre bu aşırı karmaşık durum, bireyde basit bir hayata dönüş arzusu uyandırır. Ayrıca, bunun bir diğer yorumu olarak da toplumdaki baskıcı değerlerin ve uygulamaların artmasından dolayı, toplumda demokrasi istismarı ve tek kişilik despot monarşi eğilimleri gözlendiği sonucuna da ulaşılır.

Bir fert ki devlete iki kere köle:
Alıntı: "...Böylece devletin karşısında fert iki kere köledir. Evvela, diğer bütün fertlerle birlikte kanuna, kendisinin olmayan bir iradeye boyun eğmesinden dolayı; sonra da, sosyal dayanışma gereği diğer bütün fertlere boyun eğmesinden dolayı."

"Devlet bir istismar makinasıdır." sözüyle devam ediyor Nurettin Topçu. Devletin yapısı gereği hayatlarımıza getirdiği kanuni sorumluluğun, özel olarak ahlaki olan hiçbir unsur ihtiva etmediğini de belirtiyor. "Benim kaçamadığım ve bana şu veya bu şekilde zorla kabul ettirilmiş olan, hareketimi her taraftan baskı altına alan bir sözleşmeyi ihlal etmem asla ahlaksızlık sayılamaz."


"Pişmanlık duygusu kendimize karşı, irademize karşı hareket etme samimiyetsizliğimizin ispatıdır."


Adalet ve merhamet:
Bu konuyu da isyan yaklaşımıyla açıklayan Topçu, şekli adaletin gerçek adalet olmadığını belirtiyor. Zayıfın kuvvetliden dilendiği adaletin ötesinde, yani dağıtılıp verilen adaletin ötesinde bir adaletin gerektiğini ve bunu sağlamak için evrensel sorumluluk bilinciyle zorbalara karşı çıkmak gerektiğini açıklıyor.

"İnsan, sadece kendi esirliğinden mustarip değildir; o herkesin esirliğinden ıstırap duyar."

Mistik iman
Nurettin Topçu'nun yaklaşımını özel kılan açılardan biri de isyan felsefesini yaratılış ve Allah inancıyla açıklamasıdır. Bu doğrultuda Hallac-i Mansur-'ölmeden önce ölmek', Michelangelo-baskılardan kurtulmaya çalışan köle, Stirner ve Rousseau yaklaşımlarını da yakından incelemiştir.

"İsyan, mistiğin tavrıdır; Allah'a iştiraki ile kendi uluhiyetinin farkına varan mistik, kendine ve herkese yükümlülük getiren insanlık ile kendini ve herkesi kurtaran" kişinin sorumluluğudur isyan etmek... İsyan ve devlet yaklaşımlarını iman boyutuyla da inceleyen, rahat anlatım dili ve detaylarıyla ilgi çekici akademik bir eser. Okumaya değer.

Hakan Genç, Eylül 2015

16 Eylül 2015 Çarşamba

Elektrik! Geldiysen bir ses ver!

Evde elektrik kesik ve elektrik idaresinin söylediği zamana güvenmiyor musunuz? Elektriğin gelip gelmediğini öğrenmek için bugün uyguladığım basit bir yöntem:

iPad'deki kurulu eposta adresinizden kendinize eposta gönderin. Hotspot bağlantısını kapalı, kablosuz bağlantıyı açık tutun. Gönderdiğiniz eposta outbox'ta kayıtlı bekleyecek. Ayarlardan senkronizasyonu (push, fetch) açın. Ve iPad'i evde bırakıp gidin. iPad düzenli olarak evdeki kablosuz internete bağlanmaya çalışacaktır. Elektrik gelince, evinizdeki modem kendiliğinden online olacağı için outbox'ta bekleyen eposta da o zaman gönderilecektir. Evinizden uzaktayken, inbox'ınıza bir anda düşen, kendi eposta adresinizden gelen epostaya o zaman çok sevineceksiniz.

Arduino'yu çözeyim, daha karmaşık ev otomasyonlarını da kendi başıma yapıp anlatacağım:)

3 Eylül 2015 Perşembe

Günce (Diary) / Anlamadığın şeyi her tarafa çekebilirsin

Turistlerin 'istila' ettikleri bir ada ve yerel halkın bir çeşit yaratıcı savunma mekanizmasını anlatan bir hikaye.

Kitap genel akışında Chuck Palahniuk tarzını yansıtsa da yazarın şimdiye kadar okuduğum romanları arasında ilgimi en az çeken bu oldu. Sanat ile gereğinden fazla içli-dışlı olan bir çift, yaratıcılık için fiziksel ve psikolojik şiddet denemeleri yapan kahramanlar.
Çeşitli örneklerle desteklenen temel görüş, aslında herkesin hayatı anlama yöntemi bir otoportredir. Başka bir insan hakkında fikirlerini söyleyip onun karakterini yorumladığında veya bir sanat eseri oluşturduğunda yaptığı tek şey kişinin kendi kendini tasvir etmesidir. Bir Otoportre. Bir Günce.

Olayların geçtiği adanın, turistler tarafından çok fazla talep görmesi oradaki yerli halk için keyifsiz bir durum yaratır. Halk bir şekilde buna karşı koymak ister ve anlaşılmaz bir şekilde gizemli olaylar ortaya çıkmaya başlar; mesela bazı evlerin birer odası kaybolur, duvarlarda anlamı çözülemeyen yazılamalar ve ev yangınları gözlenir.

"Misty'nin annesi herkesten kaçabilecek kadar zengin olmanın Amerikan rüyası olduğunu söylerdi... Zenginlerin kendilerini sürgüne yolladıkları bütün o cafcaflı sayfiye evleri. İnzivaya çekildiğimiz o ev yapımı cennetler. Bu cennetler işe yaramaz bir hal aldığında, ki her zaman öyle olur, hayalperestler dünyaya döner." diyerek zengin turistlerin, sakin cennetlerle olan imtihanını özetliyor roman.
Peter Wilmot'un Carl Jung kişilik testi kullanarak sevgilisi Misty Marie Wilmot'u analiz etmesi kitaptaki güzel ayrıntılardan biri.

"Anlamadığın şeyi her tarafa çekebilirsin." günlük hayatta boş konuşan kişilerin cehaletlerini doğrudan açıklayan bu cümle, kitapta birkaç yerde geçiyor.

Son olarak da kitabın başlangıç bölümünden bir detayın yorumu:
Mutsuz bir evin tanımını bize yapabilir misin Chuck? diye sorsak bu kasvet tanımından ötesi olamazdı: "Her günün çalar saat ile başlayıp televizyon ile sona erdiği yerler."

Ağustos 2015