29 Kasım 2014 Cumartesi

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Okumayı yıllardır ertelediğim bir romandı. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın akıcı anlatımıyla, eğlenceli ve fantastik bir dünyanın içinde kendimi bulmam sayesinde kitabı epey kısa sürede bitirdim.

Kitabın arka kapağı dahil olmak üzere, bu roman hakkında yapılan yorumlarda genellikle Tanpınar'ın memleket durumunu incelemesi ve bürokrasi eleştirisi öne çıkmakta. Elbette romanı okurken, anlatılan olaylarla günümüzdeki durumun benzerlikleri benim için de dikkat çekiciydi. Özellikle önce bir sistem oluşturulup ardından onun işlevselliğinin yaratılmaya çalışılması, şu an iş hayatında bile karşımıza çıkan sorunlardan biri. Romanda Halit Ayarcı ile Hayri İrdal arasında geçen "Grafik nasıl hazırlanmalı?" sohbeti, günümüzde her alanda kullanılan istatistiklerin, verilerin çarpıtılarak istenilen kıvama getirilmesinin güzel bir örneği. İş hayatında her sektörden biliyoruz ki aslında istatistik bir yalan söyleme aracıdır. 50 yıl önce bunun bu kadar açık ifade edilmesi, benim için kitaptaki en önemli detaylardan biri. Bununla birlikte, bireyin cahilliğinin kişisel yaşama etkileri ve toplumdaki cehalet ile bireysel cahilliklerin desteklenmesi etkileyici örneklerle yer alıyor.

Tanpınar'ın toplumsal incelemelerinin ötesinde, benim için bu romandaki en önemli unsur kişisel ilişkilerinin saf ve derin bir şekilde anlatılması. "Beni tanıyanlar, öyle okuma yazma işleriyle büyük bir ilgim olmadığını bilirler." cümlesi, en sevdiğim kitap açılışları listeme girdi bile.

Benim için etkileyici olan bazı alıntılar:
"...kütüphane dolusu kitapları okuyarak Nevzat Hanım'a aşık olmağa hazırlanmıştı..." cümlesi, kitap ve aşk için ne güzel bir tanımlama.
"O geceden sonra bu konuşma içimde düğüm olmuştu. İnsanlar arasına karışmak, biraz müsavi muamele görmek için nelere tenezzül ettiğimi biliyordum." bu alıntıyı çok sevmem ile ilgili yorumlarım çok kişisel kalacak. Yorumsuz olarak sosyal hayatın önemli bir hakikati diyebilirim.
"...hayatımızı anlamağa çalışırken, 'Biz kabahati üzerine yüklenen insanlarız' demişti. Zannediyorum ki bütün bu hadisede tek anahtar bu cümledir." bence sırf bur romanı değil, o dönem edebiyatındaki çoğu olayı açıklayabilecek bir cümle.

Ve son olarak, cemiyet hayatının her aşamasına bir şekilde uygun bir soru geliyor:

Alıntı:
"Burada ne diye beyhude yere sıkılıyorsunuz?"

Kasım 2014

23 Kasım 2014 Pazar

Aylak Adam

Yalnızlık ve aylaklık kavramlarının sade bir anlatım ile bir araya gelmesinden oluşan bir başyapıt. Uzaktan hoşlandığı (ve seveceğine emin olduğu) kızı görebilmek için günlerini veren, yalnızlığını değil profesyonel aylaklığını ön plana getiren bir kahramanın hikayesini akıcı şekilde bizlere anlatıyor Yusuf Atılgan.

"Artık dünyadaki kadın bolluğunu düşündükçe içi kararmayacaktı. Yanındaydı."

Yalnızlığın farkında olmak, ona herhangi bir "ama" eklemeden yaşayabilmek bir hüner aslında. Günümüz yeraltı edebiyatında çok zorlama olsa da klasik edebiyatımızdaki anti-kahramanlarda bunu başarıyla görüyoruz. "Tutunamayanlar"'ı uzun süre okumayıp uygun ruh durumumu beklediğim gibi, bu roman da okumayı özellikle beklettiğim eserler arasında geliyordu.

Romandaki en sevdiğim detaylardan biri sinema çıkışında yaşanan duygu. Sinema salonundan çıkıp filmin içinde olmaya devam ederken, hayatın içinden gereksiz bir karakterin karşımıza çıkıp filmin tüm büyüsünü bozmasını çok güzel ifade ediyor.

"Başkalarından ayrıldı mı neden böyle seviniyor?" sorusu aslında günlük hayatımda çok fazla durumda kendi içimde yanıtsız kalan durumlardan birine işaret ediyor. Gitmek, uzaklaşmak ya da kendinle kalmak bunların hepsi de gerektiğinde insanı kendisiyle birleştiren yanıtlar ve eylemler benim için.

Alıntılar bu kitabın bana yaşattığı duyguyu tam olarak yaşatamasa da alıntılara yer vermeden bu yazıyı bitirmek istemiyorum.

Alıntı:
"Belki de insanlar kendi kendilerini düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız oluyorlardı."

Kasım 2014

19 Kasım 2014 Çarşamba

TED sevmeyenle olmaz; ama bu TED değil.

Önceden YouTube üzerinden, bir süredir de TED iPAD uygulamasıyla TED ve TEDx konuşmalarını izlemek en büyük zevklerimden biri. Sunum tekniğinden tut, farklı konularda yaratıcı fikirlere sahip olmaya kadar çok faydalandığım bir alan. Fakat, dün gerçekleşen TEDxIstanbul benim için tam bir hayal kırıklığıydı. İlk başta salon kapasitesinden daha fazla bilet ve davetiye olmasından dolayı salon önünde izdiham yaşandı. Zorlu ve PSM yetkililerinin çözüm sunmamasının ardından, birileri polis çağırdı. Sorun aslında mekandan değil, organizasyonu gerçekleştiren firmadan kaynaklanıyordu. Yine de olay daha fazla dışarıya yansımasın diye, mekan yetkilileri daha büyük bir salonu tahsis ettiler.
Bu lojistik sorunla birlikte, konuşmacılar da başarısızdı. Sunumlar TED havasında değil, üniversite kariyer günü gibiydi. Konuşmacıların neredeyse tamamı, kendilerine odaklanıp TED konseptinden bihaberlerdi. Hatta, Nil Karaibrahimgil'in konuşması ise tamamen reklam içerikli, sadece isminden yararlanmak için araya yerleştirilmiş gibiydi.

TEDx'in TED'den farkı bağımsız organize edilen yerel etkinlikler olması. Yine de bunun TED konseptinden bu kadar uzak olması, bilet satıp para kazanalım fikrinden öte bir noktada değildi.