23 Ağustos 2015 Pazar

Frank - Bu filmde festival 'kafa'sı var

Geçen sene İstanbul Film Festivali'nde dikkatimi çeken, ama izleyemediğim bir filmdi 2014 yapımı Frank.

Filmi izledikten sonra okuduğum yorumlar farklı tarz tanımlamaları kullanmış olsa da ben bunlara katılmayıp başarılı bir anti-kahramanlık (antihero) örneği olarak nitelemeyi tercih ediyorum.
Amatör bir müzik grubu, bir intihar teşebbüsü sonucunda gruba tesadüfen katılan daha da amatör bir müzisyen ve sosyal medya etkileşimi sayesinde beklenmedik bir anda gelen popülerlik. Filmin temel hikayesi bu kavramlar üzerine kurulu. Grubun lideri olan Frank (Michael Fassbender), insanlarla sosyal ilişki kurmakta ciddi sorunları olan ve kafasına taktığı başlığı asla çıkarmayan biri.

Kafasındaki başlıktan dolayı, yüz ifadeleri görünmediği için internet jargonuna uygun ifadelerle duygularını yansıtması güzel bir detay. Ayrıca, kafasındaki başlıktan dolayı yüz ifadesi anlaşılmıyor diye eleştirildiğindeyse, insan yüzünün de aslında çok tuhaf olduğunu söylüyor. Duyguya göre değişen yüz kasları, sürekli hareket eden gözler ve bir yara gibi açık duran ağız Frank için yeterince itici unsurlar.

Frank'in çevresindeki her şey için bir şarkı besteleyebiliyor olması da Anadolu'da mahalle aralarında sazıyla atışan ozanların gitarlı modern haline benziyor. Mesela, halıdaki püskül için şarkı bestelemesi Frank'in başarılarından sadece biri.

Popüler olurken kendi keyifleri kaçmış olsa da gerçek mutluluklarının sadece müzik yapmak olduğunu dertsiz-tasasız kabul eden bir müzik grubunun kafa yormadan izlenecek düz ve keyifli hikayesi.

21 Ağustos 2015 Cuma

Alain de Botton sunar: Haberler için bir rehber

Haberler - Bir Kullanma Kılavuzu, Alain de Botton serisinin en yeni kitabı. Orijinal basım 2014 olup Türkçe versiyonu daha 2-3 ay önce yayınlandı. Bu aralar, Alain de Botton kitaplarını ardışık okumaya başladım. "Seyahat Sanatı" ve "Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı" sonrası listemdeki üçüncü kitap bu denemeydi.

Diğer kitaplardaki kolay anlaşılır tarzını devam ettiren Alain de Botton, burada güncel örnekler üzerinden giderek günümüzün çok önemli bir derdini açıklıyor. Günümüz bireyinin yaklaşık 18-20 yılının okullarda geçtiğini ve bu eğitim sayesinde insanlara devletin resmi ideolojisinin öğretildiğini biliyoruz. Botton, burada bir ek yapıyor ve bireylerin eğitim hayatı bittikten sonra, devletin kendi fikirlerini bireylere yaymak için ana-akım medya kanalları üzerinden haberleri kullandığını söylüyor. Kitabın giriş bölümündeki bu benzetme, benim için tüm kitaptaki fikirleri özetleyen açıklamalardan biri.

Çeşitli mecralarda karşımıza çıkan haberler kitapta alt başlıklar halinde incelenmiş: Bu başlıklar Politika, Dünyadan Haberler, Ekonomi, Ünlüler, Felaket, Tüketim. Popüler haber kanallarından ve gazetelerden yapılan alıntılar, Alain de Botton tarzı yorumlarla birlikte sunulmuş. Her bölümden çeşitli alıntılarla kitabı biraz daha detaylı inceleyebilirim.

Politika:
"Haberler korkularımızı körükleyerek, sağlam bir perspektif ya da bakış açısı oluşturamamızdan zalimce faydalanır." diyerek madalyonun neşeli yüzünün haberlere asla yansımadığını ekliyor Botton.

Dünyadan Haberler:
Bu bölümde, yazılı haber metinlerinde kullanılan fotoğrafların gerçeği ifade etmekten ne kadar uzak olduğu çeşitli görsel örneklerle ifade ediliyor. Haber metinlerindeki fotoğraflar ezberlenmiş ve kullanılması zorunlu hale gemiş klişelerden öteye geçmiyor; "...metnin tek renkli akışını biraz olsun bölmeye yarayan renk sahaları olarak görülüyor..."

"Haber okurları olarak o kadar çok sayıda kötü fotoğraf gördük ki, arada sırada daha iyi örnekleri düzgün bir şekilde incelemenin bize katkıları olabileceğini neredeyse hiç düşünmüyoruz."

Ekonomi:
Haberlerin büyük çoğunluğu, belki kendi kafa karışıklığı belki de mevcut durum kendi çıkarına olduğu için düzgün bir ekonomik bilgi sunmaz. Ekonomi haberlerindeki büyük sayılar, bizlere eksik ya da tanımsız bilgilendirme ile verilince "Mutlak hiçliğimiz karşısında yeni bir boynu büküklük ve dirençsizlik sarar içimizi." diye tanımlar.

Ünlüler:
Ünlüler sürekli görünür olsalar bile, haberlerde ünlülerin yaşadığı zorluklar daha fazla gösterilir. Bu durum bir çeşit haset duygusuyla açıklanabilir. Bu konuda Alain de Botton şöyle bir tanım sunuyor: "Başkalarının başarılarına, en çok onların nasıl elde edildiğini pek iyi bilmediğimiz zaman haset duyarız. Haber kuruluşları daha iyiliksever olsaydı, başkalarının zaferlerini olmuş bitmiş esrarengiz olaylar gibi tanımlamaktansa, bu zaferlerin nasıl elde edildiğini anlatırdı."

Ünlüler medyada bu kadar acımasızca eleştiriliyor olsa da her sene binlerce insan şöhret olmak için ellerinden geleni yapmaktadır. "Şöhret arzusunun özünde dokunaklı, kırılgan ve basit bir istek yatar: İyi muamele görmeye duyulan özlem." Kitaptaki en sade ve doğru gözlemlerden biri de bu benim için.

Ve bu tespitten sonra ilerleyen sayfalarda bu görüşü daha da kuvvetlendiriyor ve ekliyor: "Modern dünyanın bu kadar şöhret takıntılı olmasının nedeni yüzeysel bir çağda değil, iyi muamele görmediğimiz bir çağda yaşamamızdır."

Felaket:
Haber bültenlerinde felaket haberlerine özel bir önem verildiği aslında pek dikkatimi çekmemişti. Buradaki örnekleri diğer haber kuşaklarıyla kıyaslayınca, felaket haberlerinin verilme şeklinin bile benzer olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. İnsanlar aciz olduklarını görmeyi gizli de olsa sevdikleri için felaket haberlerini seviyor olabilirler. Bu konuda Alain de Botton yorumu ise söyle: "Doğa hepimize haddimizi bildirir. Başka birinin bize kendimizi değersiz hissettirmesi hiç hoşumuza gitmez, ama özümüzde bir hiç olduğumuzun bizden çok daha büyük bir güç tarafından bildirilmesi asla küçük düşürücü değildir." Belki cidden de Alain de Botton açıklamasında olduğu gibi bu yüzden felaket haberlerini gizli gizli takip etmek istiyoruz.

Tüketim:
Kitapta küçük bir bölüm ayrılmış olsa da bu başlıktaki analizler, belki de reklam sektöründeki mesleki konumumdan dolayı, benim çok fazla ilgimi çekti. Ürünleri tanıtırken kullandığımız kişiselleştirme ve duygu yükleme kavramlarını farklı bir açıdan inceleyen Botton, tükettiklerimizle kendimizi ortaya koyduğumuzu belirtiyor. "...Bu ürünlerden herhangi birini satın almak, çağrıştırdıkları ruh hallerini kesin bir şekilde elde edebilmemizi tek başına garantileyemez. Ama bu ürünler, ulaşmak istediğimiz noktanın etkileyici bir resmini sunabilir ve bu sayede oraya varmak için çabalarken bize destek olabilirler."

Buradaki minik alıntılarla kitap hakkındaki görüşlerimi biraz açıklamak istedim. Kitap bir bütün olarak günümüz toplumunu ve haber bağımlılığımızı anlamak için önemli bir rehber.

Yakın zamanda Facebook kullanımı üzerine okuduğum bir raporda geçen sözle bu yazımı bitirmek istiyorum. "Beyniniz, yapmaması gerektiğini bildiği halde, her 31 saniyede bir Facebook'unuzu kontrol etmek istiyor." Hızlı bir zamanda yaşadığımıza kendimizi inandırıyoruz; çevremizdeki her şey de bizi buna zorluyor. Sosyal medya ya da güncel haberler, kontrolsüz kullanımlarıyla üretimden bizleri uzaklaştırıp tüketici özelliğimizi daha da öne çıkarıyor.


16 Ağustos 2015 Pazar

House of Lies - Mad Men'in günceli

Uzun süredir, sezon sezon ardışık olarak dizi takip etmiyordum. House of Lies, pek fazla popüler olmamış yeni dönem televizyon yapımlarından biri. Yönetim danışmanlık firmaları ekseninde geçen, Amerikan tarzı iş hayatını anlatan, ama günümüz kurumsal hayatının küreselliği sayesinde İstanbul'a da çok yönüyle benzeyen bir dünyanın iç yüzünü yansıtıyor.

Türkiye'de ve dünyada popüler olmasa da, şimdiye kadar yayınlanmış 4 sezonun bütün bölümlerini birkaç ay içerisinde izledim ve epey sevdim. Bölümler arasında, ana konu bakımından bir bütünlük olsa da her hafta farklı bir şirket öyküsü anlatılıyor. "Danışmanlar önce saatinizi çalar, sonra da size saatin kaç olduğunu söyler-How Management Consultants Steal Your Watch and Then Tell You the Time" prensibinin nasıl hayata geçtiğini her bölüm farklı örnekler üzerinden yansıtıyor.

Başrollerde Don Cheadle (Marty Kaan) ve Kristen Bell (Jeannie van der Hooven) yer alıyor. Dizideki ana hikaye sağlam ilerlese de, yan hikayeler zayıf kalıyor. Hatta bazı durumlarda ırkçılık, homofobi, ahlakçılık gibi konularda fazla didaktik detaylarla yoruyor.

Dizinin en sevdiğim özelliklerinden biri de başarılı soundtrack seçimi. 4 sezon boyunca, kaç tane yeni grup ve şarkı öğrendim. Konuya uygun popüler ya da indie şarkılar çok güzel bir şekilde diziye, özellikle de kapanış jeneriğine, yerleştirilmiş.

Aslında kurumsal iş dünyasında günlerimiz bir şekilde burada özetlenen tarzda geçiyor ve kendimizi rutine kaptırdıkça bu gerçeği kavramaktan uzaklaşıyoruz. Benim kadar yoğun izlemeseniz bile, plaza hayatıi ajanslar ve danışmanlar ile çevrili bir iş hayatınız varsa bu diziyi izlemeniz, kurumsal dille söyleyeyim, big-picture'ı görmeniz bakımından faydalı olacaktır. Her biri 30 dakikalık, kolay izlemelik hafif kara-mizah tadında güncel bir eğlence.

Diziden sevdiğim minik bir kesit:

7 Ağustos 2015 Cuma

Canistan - Yarım kalmışlık eksiklik midir?

Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam ve Anayurt Oteli'ni kısa sürede okuduktan sonra, aklımda olmasa da Atılgan'a devam etmek için bu kitabı aldım. Kitabın arka kapağında, romanla ilgili önemli bir not vardı. Yusuf Atılgan, bu kitabın dördüncü ve son bölümünü yazamadan aramızdan ayrıldı, diyordu.

Birinci Dünya Savaşı'nda Ege'de yaşanan zorunlu kahramanlıkların ve zorlukların anlatımı zenginleştirdiği roman, Atılgan'ın diğer eserlerine benzer bir anlatıma sahip. Delikanlık çağında, ağa ve yanaşma dostluğu arasında, bilinçaltı seviyesinde de olsa gizlice ortaya çıkan bir çatışma ve bunun ateşlediği bir intikam öyküsü.

Romanın yarıda kalacağını bilseniz de Yusuf Atılgan'ın diğer eserlerini sevdiyseniz, bunu da okumanızı tavsiye ederim. Ama kesinlikle okumaya ilk olarak bu romanla başlamayın, derim.


Yarım kalsa da eksik olmayan bir eser.
Belki hayatımızdaki nice güzel şey gibi; güzel şeyler yaşanırken yarıda kalabilir, ama güzelse yaşamaya değer... Eksiklikse belki sadece kendi özümüzdedir.

Ağustos 2015

4 Ağustos 2015 Salı

Demet Evgar - Bir İlk Konser

Tamamen sürprizlere açık olarak gittik Enka Açıkhava'daki bu etkinliğe. Bir Kadın Bir Erkek (ya da vice versa) dizisini takip etmesem de oyunculuğunu ve tavrını çok sevdiğim Demet Evgar'ın solo performans ile ilk kez sahne alacağını öğrenince sahnede kesin izlemeliyiz diye düşündük. Ama konserin planlandığı ilk tarih olan 20 Temmuz'da gün içerisinde, nice güzel niyetli insanın katledildiği Suruç Katliamı olduğu için konser ertelenmişti.

Enka Açıkhava'da gittiğim ilk konser oldu. Mekanın mimarisi ve koltukların yerleşimi çok güzel ayarlanmış. Harbiye Açıkhava'ya kıyasla daha dik bir yerleşim olduğundan; hem izleyiciler birbirlerinin görüş açısını kısıtlamıyor, hem de herkes sahneye çok yakın olabiliyor. Bir hafta içerisinde açıkhavada izlediğim üçüncü konser (Zaz ve Maria Farantouri) olduğu için bu akşamı çok rahat kıyaslayabiliyorum.

Bu etkinlik için en kısa tanımım, ev partisi samimiyetinde ilerleyen bir performans olur. İlk üç şarkı boyunca, kendisinin de gizleme gereksinimi hissetmediği, bir heyecanı vardı. İzleyicilerin neredeyse hepsini tanıyorum, diyerek konsere başlaması belki bu heyecan seviyesini daha da yükseltti. Ama her esnada çok sempatikti, hatta şarkı sözünü unuttuğunda bile.

Multitap ile birlikte söylediği ve en bilinen şarkısı Bu Şarkıyı Dinliyorsan kadar güzel cover şarkılar ve kendi besteleriyle dopdolu iki saat geçirdik. Piyanoda Sabri Tuluğ Tırpan, orkestranın diğer üyeleri ve iki geri vokal de Demet Evgar'ın performansını çok iyi destekledi. Vokallerin birlikte söyledikleri Levent Yüksel şarkısındaki performansları da ayrıca şaşırtıcı derecede güzeldi. Ne yazık ki aynı yorumu çocukluk arkadaşıyla Demet Evgar'ın birlikte söyledikleri üç şarkı için yapamayacağım. Konserin tek vasat kısmı burasıydı; burada da gençlik heyecanlarını izlemek keyifliydi, ama sahne performansı çok düşük bir konuktu.
Konserin bir diğer sürprizi de Cem Davran'ın sahneye gelip Demet Evgar ile birlikte Lüküs Hayat'tan bir kesit sunmasıydı. Uyumlu bir ikili olarak çok güzel bir performans sergilediler. Seyirciler arasında Haldun Dormen'in olması, konserin bu kısmını daha da anlamlı hale getirdi.

Sonuç olarak sürprizlere açık halde geldiğimiz bu etkinlikten, büyük keyif alarak ayrıldık.


ps: Bu akşamı daha da unutulmaz yapan konser çıkışı tamamen tesadüfi bir otostop hikayemiz de var ki, bu kısım bize kalsın; sonra hatırlamamı kolaylaştırsın diye buraya yazıyorum. İsterseniz yüzyüzeyken sizlere de anlatırım:)

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Maria Farantouri - Açıkhava'da Yunan Ezgileri

Aynı hafta içerisinde Harbiye Açıkhava'da önce Fransızca şarkılar, ardından da bugün Yunan ezgileri dinledik. Sıcak yaz akşamlarında, benim için en güzel etkinlik açıkhavada dinlendirici canlı müzik performansı izlemek. Bugünkü konserde bu zevki fazlasıyla yaşadım. 

Zülfü Livaneli'yle birlikte yayınladığı albümden dolayı Türkiye'de de çok kişi tarafından bilinen bir şarkıcı, Maria Farantouri. Dinlendirici sesi ve Yunan ezgilerini duygusal bir tonda söylemesiyle tüm konser, dolunay ışığı altında güzel bir şölen havasında geçti. 3 yıl önce Selanik ve Atina'ya yaz tatilimde gittiğimde, Yunan müziğinin güzel örneklerini bolca dinleme fırsatı yakalamıştım. Bu akşam, o yaz tatilimi tekrar yaşadım. Sahnede Ege ruhunu yaşatan güçlü bir ses ve sözlerini anlamasak bile bildiğimiz şarkıların melodileri bir araya gelince, Harbiye Açıkhava'da izlediğim en güzel konserlerden biri oldu. 


Zülfü Livaneli'den duymaya alıştığımız nice şarkıyı Yunanca dinlemek ayrı bir zevkti. Bu şarkılardan bazıları Yiğidim Aslanım, Ley Lim Ley ve Karlı Kayın Ormanı'ydı. Ayrıca, Üsküdar'a Giderken şarkısını da Yunan ve Türk ezgileri bir arada dinlemek ayrı bir keyifti. Worldmusic sıfatını layıkıyla gösteren bir performans oldu. 

Konser esnasında, Maria Farantouri küçük bir mola verip üç şarkı için mikrofonu Alexandros Kazoras'a bıraktı. Konserin ritmi o an bile düşmeden devam etti. Sonuç olarak, Maria Farantouri'nin hem bilinen şarkılara yer vermesi, hem de kendi eşsiz sesi sayesinde çok güzel bir konser oldu. Farklı tarz şarkıları bir araya getirdiği playlist sayesinde, iki saatten daha uzun bir süre Yunan ezgilerini zevkle dinledim. 

2 Ağustos 2015 Pazar

Dinle Küçük Adam - yıllardan sonra gelen ikinci okuma

Yaklaşık 12-13 yıl önce bu kitabı ilk kez okumuştum. O zaman bu kitabı okumamı öneren çok yakın arkadaşım, ve edebiyat zevkine bugün de çok güvendiğim dostum, Payel Yayınları'ndan çıkan basımını tavsiye etmişti. Kitapçılarda bulamayıp üniversitemin, İTÜ'nün, kütüphanesinden sıra bekleyerek bu kitabı okuyabildiğimi hatırlıyorum. Ve kitabın içeriğindeki detayları unutmuş olsam da kitaptan çok etkilendiğim yıllarca aklımda kaldı. Aradan yıllar geçtikten sonra, geçen kış, Galatasaray-Beyoğlu'ndaki kitap mezatında bu kitabın Payel Yayınları basımını listede gördüğümde, açık artırmaya büyük bir hevesle katılıp edindim bu kitabı tekrardan. İyi ki de satın almışım, kitaplığım bu esersiz bir eksik kalacakmış. Önemli bir eksik.
Kitabın basit çizimleri de etkileyici
'Dinle Küçük Adam'ı ikinci okuyuşum da bir seferde oldu. Buradaki 'Küçük Adam', benim için geçen on-küsur yılda çok değişmişti. Üniversite öğrencisi olarak o zaman uzaklardan hissettiğim nice 'Küçük Adam'ı işhayatına girdikten sonra, çok daha yakından görmüş olduğumu hissettim. Belki de yıllar önce bu tarz küçük çıkarlar peşinde koşan insanların böyle güzel tasvir edildiği bir kitabı okuduğum için, şu an insanları daha iyi analiz edebiliyorum. Gerçek hayatın deneyimleri ve teorik bilginin ciddiyetinin uyumla bir araya gelmesi mevzubahis.

Wilhelm Reich tarafından 1948 yılında yazılan ve içerisinde yaşadığı toplumu sevgi ve nefret ile incelediği bu eser, ne yazık ki Türkiye'nin günümüz koşullarına da gayet uyuyor. İleri medeniyetlerin çoktan aşmış olduğu aşamalara, toplum olarak biz daha yeni yeni geldiğimiz için bu kitap da güncelliğini koruyor.

Alıntı:
"İşte bu yüzden senden korkuyorum, Küçük Adam, çok korkuyorum. Çünkü insanlığın geleceği senin elinde. Senden korkuyorum, çünkü kendinden kaçtığın gibi dünyada hiçbir şeyden kaçmıyorsun."

"...Çalışmalarımı herhangi bir sağlık bakanlığı yetkilisine sunmam, bunu yapmam için bu yetkilinin konuyu benden daha iyi bilmesi gerekir."

"Tavan başına çöküyor ama sen, 'proleterlik onurum' ya da 'ulusal onurum' sağolsun diyorsun. Altındaki döşeme çöküyor ama sen düşerken bile 'Heil, büyük Führer, Yaşasın Alman, Rus ve Yahudi onurları!' diye bağırıyorsun."

"...ormanda düşüne düşüne yürümenin, sokaklarda tören yürüyüşü yapmaktan daha önemli olduğunu, iyileştirmenin öldürmeden, sağlıklı bir özgüvenin ulusal bilinçten daha önemli olduğunu ve alçakgönüllülüğün, birtakım boş naralardan daha iyi olduğunu anlamaya başlayacaksın."

Kitabı okurken, altını çizdiğim bölümleri yazmakla bitmez. Her yaş okura tavsiye edeceğim minik dev eser.


ps: Kitap mezatından aldığım bu kitabın kapağında şöyle bir de not vardı, fotoğrafını koyuyorum; kimbilir belki yıllar sonra bu kitabın eski sahibi görür burayı;)


Ağustos 2015