29 Ocak 2016 Cuma

Kısa Film / The Boy with a Camera for a Face

Çeşitli festivallerde yer alıp ödül kazandıktan sonra, internette daha 10 gün önce yayınlanmaya başlayan bir kısa film. Yönetmen Spencer Brown, çok özenli bir yapım ile günümüze masalsı bir eleştiri getiriyor.

Doğduğu andan itibaren kafası yerine bir kamera taşıyan karakterimizin hayatını izliyoruz. Hayatındaki her gün, gördüğü her şey kayıt altında; yapması tek şey kameranın kasedini günlük değiştirmek.

'Doğal' olarak, görsel hafızasıyla ilgili bir sorunu olmayan; ama sürekli gözetleyerek bir süre sonra gözetlenen noktasına ulaşan bir karakter. Gözetim altında yaşamayı bu kadar kolay kabul eden bir toplum ve kendi idealindeki yaşamı teşhir ederek var olmaya çalışan bireyler. Bu filmi izlerken, bu iki kavramı da çok güzel örnekler ile bağdaştırmanız mümkün.

Buna benzer distopyaları aslında kendi hayatlarımız üzerinden sürekli gerçek kılıyoruz. Örneğin, buradaki karakterin gözetleme kültürünü içselleştirmiş bir toplumda doğması, onun toplumla çift taraflı bir etkileşime geçmesinin zorunluluğuna da işaret ediyor.

Yönetmenin kendi resmi Vimeo hesabından kısa filmi izleyebilirsiniz. Üzerine uzun uzun yorumlarda bulunabileceğim bir film; izledikten sonra kendi yorumlarınızı da paylaşırsanız sevinirim.

28 Ocak 2016 Perşembe

Shirley Valentine - ilginç olmayan güzel bir oyunun ertesiydi

Shirley, Sumru Yavrucuk'la hayat bulan tek kişilik bir oyun. 2015 ortasında prömiyerini yapan oyunu, Kozzy'deki Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi'nde izledik. Tek kişilik oyunda, Sumru Yavrucuk çok başarılı bir performans sergiliyor. Oyunun açılış sahnesinden ikinci perdenin sonuna kadar etkileyici oyunculuk sizleri bekliyor. Orta yaş civarı Shirley'in kendi hayatını keşfetmesi ve sıkıcı rutinden kurtulmak için attığı adımlar, oyunun temel konusu. Fakat, oyunculuk başarılı olsa da tiyatro metni sahneye uyarlanırken, klasik televizyon izleyicisinin hedeflenmesi, akıcılıktan uzak ve ilginç olmayan bir tiyatro oyununa neden oluyor. Ayrıca, konunun akıcı olmayan bir tempoda işlenmesi, aradaki güncel kuşak çatışması detaylarının etkisini de azaltıyor.

Oyun ilgi çekici olmasa da, Sumru Yavrucuk'un performansı kadar, hatta daha çok, sevdiğim diğer bir bölüm de Selmin Artemiz'in şarkılarıydı. Piatango ile olan performansını ise bu yazıyı yazarken keşfettim, dinlenmeli. Piatango'yu canlı dinlemenizi de ayrıca tavsiye ederim.

Sonuç olarak, bu aralar oyun hakkında çok fazla olumlu yorum bulunsa da benim öncelikli olarak tavsiye listemde yer almayacak bir oyun oldu, Shirley.

26 Ocak 2016 Salı

Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey / Türk sinemasında aşk kolajı

1996 tarihli, 5 yönetmenli, çok faza ünlü oyunculu, birbirinden tam bağımsız 5 kısa filmin bir araya gelmesiyle oluşmuş deneysel ve duygusal bir yapım.

Çok geç keşfetmiş olsam da, dönemin Türk filmleri arasında favorilerimden biri oldu.

Filmin oldukça iddialı bir ismi var, ki bölümlerin yaratıcı anlatımları da bunu başarıyla karşılıyor. Bölümlerin isimleri ve yönetmenleri ise filmdeki sırasıyla şöyle:


  • Ömer Kavur - "Buluşma"
  • İrfan Tözüm - "Monte Kristo"
  • Yusuf Kurçenli - "Çünkü Onu Seviyorum"
  • Erden Kıral - "Ay Hikayeleri"
  • Zeki Ökten - "Hep Aynı"


Buluşma: Zuhal Olcay ve Lale Mansur'un sade ve etkileyici oyunculukları üzerine kurulan bir bölüm. Aşk ve aşk ile ilişkili tutkuyu naiflikle anlatan bir hikaye. Zuhal Olcay ve Lale Mansur, ikisinin oyunculuklarını da her zaman sevmişimdir; burada da çok güzel ve sade bir uyum sergiliyorlar.

Monte Kristo: Filmin en sevdiğim bölümü; spoiler verip sürprizini bozmak istemediğim absürt bir hikaye.

Çünkü Onu Seviyorum: Kapanış jeneriğinde sadece bir satır ile ismi geçse de filmin bir şekilde Birsen Tezer ile özdeşleşmesini sağlamış bölüm. "Birsen Tezer - Ne Tuhaf"

Hep Aynı: Çok profesyonel bir iç sıkıntısı. Güzel diyemeyeceğim kadar tekdüze ve tam da bu yüzden filmin bütünü içerisinde mutlaka izlenmesi gereken bir bölüm. Bu bölümü izlerken aklıma, 90'ların vazgeçilmezi Bizimkiler geldi; benzer şekilde anlamsızlığa sürüklenen bir akış mevcut. Hatta bu blog yazımı hazırlarken bir detayın farkına vardım: Babaanneyi seslendiren kişi, Bizimkiler'deki doktor Türkan'mış. Ne Tuhaf:)

Yakın geçmişteki Türk sinemasında farklı anlatımları seviyorsanız, aşkın günlük hayat yansımalarını anlatan bu filmi izlemelisiniz.

Hakan Genç
BdBG Blog / Ocak 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek


Yazıyı yazarken fark ettiğim ilginç bir detay:
Bu filmi de aşırı sevmemle birlikte şu an yakaladığım minik bir ayrıntı, yaklaşık aynı yıllara ait isminde "her şey" geçen üç filmi de çok seviyorum.
"Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey", "Her Şey Çok Güzel Olacak" ve "Mustafa Hakkında Her Şey".


12 Ocak 2016 Salı

Onikinci Gece / Modern Dekorda Shakespeare Seyretmek

En özet yorumlarımı ilk başta söylemem gerekirse: Uzun süredir böyle keyifle bir tiyatro izlememiştim. Klasikleri sahnede izlemek genelde risklidir. Çoğu izleyicinin zaten bildiği bir metni sahnelemek, hem oyuncular, hem de ekip için zorlu bir süreçtir. Bu çekinceleri taşıyarak oyuna gitsem de sahneyi ve dekoru görünce endişelerim tamamen yok oldu.

William Shakespeare - 12. Gece, İBB Şehir Tiyatroları tarafından bu sezon keyifli bir şekilde sahneleniyor. Klasik eserin konusunu anlatmak yerine, bu tiyatrodan bahsetmeyi tercih ederim. Bu oyunu güzelleştiren iki önemli nokta vardı, reji ve oyunculuk.

Her şeyden önce prodüksiyon ekibini takdir etmemiz gerekiyor. Klasik bir metni 110 dakika ve tek perdede başarıyla sahnelemek kolay iş değil. Tiyatroda oyunlarının iki perde olması, hem tiyatro ekibine zaman kazandırır, hem de seyircinin sıkılmasını engeller. Ayrıca, perdenin kapanması dekor değişimi için de gereklidir. Tam da bu konuda, bu oyunda çok başarılı bir ekip çalışmasına tanık oluyoruz. Oyunun akıcılığı bozulmadan dekor değişimleri gerçekleşiyor. Mekanik detayların başarılı bir prodüksiyon ile oyuna dahil edilmesi, oyunu aslından uzaklaştırmadan eklenen interaktif unsurlar ve canlı müzik kurgusu Onikinci Gece'ye dinamik bir anlatım katıyor.

Oyuncular ise kusursuz bir performans sergiliyor. Başrolde Bennu Yıldırımlar hiç konuşmadığı anlarda bile çok başarılı bir oyuncu olduğunu gösteriyor, ki oyunun ilerleyen dakikalarında daha fazla öne çıkmasıyla rolünü eksiksiz yansıtıyor. Levent Öktem ise bu rol için belki de en doğru seçim. Sahnedeki her saniyesi etkileyici bir oyunculuk örneği. Aslında, ekipteki tüm oyuncular için benzer yorumlarda bulunmak mümkün.

Sahneye dekor gibi gelip hareket ettikleri sonradan hissedilen ve neredeyse havada durmayı başaran iki oyuncu, zaman geçişlerini başarıyla yansıtan ayna ve ışık kullanımı güzel detaylardan sadece bazıları.

Sahnede "Cheek to Cheek" yorumu bile dinleyeceğinizi belirtirsem, oyunun müzik detayları hakkında nelerle karşılaşabileceğinizi tahmin edebilirsiniz.

Oyunu Harbiye Sahnesi'nde önden ikinci sırada izlemek ise önemli bir ayrıcalıktı. Mimikleri bile kaçırmadan, Shakespeare modern dünyasındaydık. Oyunla ilgili tek kusur diyebileceğim detay ise sahnenin yan taraflarının doğru kurgulanmamasıydı. Bizim gibi oyunu ön koltuklardan izleyen kişilerin gözü yandaki hazırlıklara kayabilir. Gerçi, oyunun öyle bir atmosferi var ki dikkatinizi saniyeler içinde tekrar oyuna yoğunlaştıracaksınız.

Dekorun yaratıcılığı için de sahnede bir anda boks ringi göreceğinizi söylerim, daha fazlası için bilet bulup mutlaka izlemelisiniz, tavsiyesiyle bitiririm.

Hakan Genç
BdBG Blog / 06.01.2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

11 Ocak 2016 Pazartesi

ZERO ve modern sanattan minik bir kesit

ZERO sanat ağı kapsamında İstanbul'da da sergilenen eserler görülmeye değerdi. "ZERO. Geleceğe Geri Sayım" ismiyle Emirgan'daki Sakıp Sabancı Müzesi'ndeki sergide, 20. yüzyılın ikinci yarısından doğa ve teknolojiyi birleştiren eserler yer aldı.
"Sanat sıfırdan başlamalı" prensibi, serginin sadece isminde kalmayıp eserlerin ruhuna da yansımış. Sergilenen eserlerin meydana getirilmesini ve sergi salonlarına yerleştirilmesini gösteren videolar, sanat sürecinin sadece eserle sınırlı kalmadığının, uzun bir yolculuğun sonucu olduğunu en güzel gösteren kanıtlardı.

Otto Piene imzalı "Şişme Nesneler" ve Heinz Mack imzalı "Dokuz Sütun Üzerindeki Gökyüzü" eserleri hem dev boyutlarıyla, hem de yapım aşamaları bakımından en ilginç çalışmalardı. Bununla birlikte, boş tuval üzerine çivilerin bir yay ile fırlatılarak oluşturulan eserin yöntemini incelemek de keyifliydi.

Bununla birlikte, özellikle ışıklı enstalasyonların sergileme yöntemlerinde bir eksiklik göze çarpıyordu. Bazı yerlerde karartmaların yetersiz olması ve ziyaretçi geçişinin yanlış kurgulanması, eserlerin ruhunu doğru hissetmeyi engelliyordu.
Özetle, ZERO akımının genel hatlarını görmek için gezmeye değer, ama gezilmemesi de çok büyük kayıp olmayan bir sergiydi.

Sergi broşürünü indirmek için:
https://drive.google.com/file/d/0B_I4LOtFbb8ha2VVTGVfUUJOQms/view

4 Ocak 2016 Pazartesi

Seinfeld s04e07 / one of the best episodes

Seinfeld is one of my favourite TV series and by chance today I watched the 4th season's 7th episode, titled as The Bubble Boy. Just as a reminder, the one with Jerry plans to visit a boy who lives in a plastic bubble, because of a chronic illness. Unfortunately, George arrives before Jerry and the problem goes on.

And a quote from Seinfeld:
"Something very scary and exciting about fire. People always run to see a fire. They are very proud if they have a fireplace.

I think that's what smoking is really all about.
That's the power of smoking. It's just this thing: 'I got fire right here in my hand. Smoke and fire is literally coming right out of my mouth.'"