28 Şubat 2015 Cumartesi

Richard Stallman / Özgür dijital toplum

İnternet bizi özgürleştiriyor mu, dijital dünyada ne kadar temkinli olmalıyız soruları temelinde dün akşam Richard Stallman'ı 3 saat boyunca Bilgi Üniversitesi Santralİstanbul'da dinledik. 3 saat boyunca aralıksız konuşması, önemli olan çok fazla konu arasında ilgisiz olarak dağılması konuşmayı takip etmeyi biraz zorlaştırsa da bilmediklerimi öğrenmek ve zaten bildiğim konularda da Stallman yorumunu dinlemek keyifliydi.

Aldığım notlardan kısa kısa:
Malware örneği olarak Windows işletim sistemini düşünebilirsiniz. Malware, isteğiniz dışında arkaplanda işlemler yapan programdır, Windows da bu şekilde çalışıyor. Keza, Mac OS da Windows'tan farklı değil. Apple işletim sistemine, iOS ya da Mac OS, sadece Apple'ın onayladığı programlar yüklenebiliyor. Şayet başka program yüklemek isterseniz, jailbreak denilen işlemi yapmanız gerekiyor. Diğer bir deyişle, işletim sisteminin orijinal hali jail olarak tanımlanıyor.

Free software: İki çeşit yazılımdan bahsedebiliriz, kullanıcının kontrol ettiği programlar ve kullanıcıyı kontrol eden programlar. Siz bir programa ücret ödüyorsanız, o program sizi kontrol etmeye başlamıştır.

Angry Bird de bir çeşit malware'dir. Program çalışması için ihtiyacı olmasa da sizin konum bilginizi sürekli raporluyor.

GNU: Gnu Not Unix kısaltmasını direkt kendisinden duymak önemliydi.

15 yıl önce internetin yaygınlaşmaya başlamasıyla, sansürü kıracak önemli bir araç olarak interneti görüyorduk. Ama şu an her türlü gözetim ve kontrol internet ve mobil cihazlarla sağlanıyor.


Herhangi bir Apple cihazla fotoğrafının çekilmemesini rica ettiği için, konuşma anından fotoğraf paylaşamıyorum:) Onun yerine etkinlikten bir sticker.

27 Şubat 2015 Cuma

Yok değişmemişimdir

O gün biraz erken uyumaya karar vermişti, yatağa yatıp karanlıkta kalınca biten günü ve ertesi günü düşünmeye başladı. Yarın acaba neler yapması gerekiyordu? "Berbere gitsem mi?" diye düşündü. "Sakallarımı biraz kısaltsam iyi olur... İyi olabilir mi? Sakallarım. Sakallarım. Yüzüm..."

Böyle bir düşünce içine girdi bir anda, sonra düşünmeye başladı. Neredeyse son üç haftadır kendi yüzünü görmemişti. Yeni taşındığı evine asması gereken boy aynası ve lavabo aynasını henüz monte etmemişti. Tamam, bunu biliyordu; ama hiçbir yerde de mi aynaya denk gelmemişti son 20 gündür? Bir süredir dışarıya fazla çıkmayı istemiyordu. Çıksa da kalabalık mekanlara gitmiyordu. Demek ki asansöre bile binmemişti bu süre boyunca. "3 gün önce arabayla Kadıköy'e gittim, evet arabanın aynasında bir kere kendimle göz göze geldiğimi şimdi hatırlıyorum. Ama o zaman da aynadan tüm yüzüme bakmadım." diye bir kez daha hayret etti.

Uykuya dalmadan önceki son sözleri: "Bu kadar uzun süredir kendimi görmemişim, böyle böyle düşünürken şimdi artık çok geç oldu, yarın erken kalkayım da kendimle yüzyüze geleyim."

Uykudan önceki son sözleri: "Şimdi güzelce uyuyup sabaha dinç uyanmalıyım, ne de olsa uzun süreden sonra kendimle yüzyüze geleceğim, umarım çok değişmemişimdir."

23 Şubat 2015 Pazartesi

Toplumsal cinsiyet bilinci, ama yüzeysel

Toplumsal cinsiyet (gender), ayrımcılık ve şiddet farkındalığımızın yine yüksek olduğu günler yaşıyoruz. Ama şu var ki bu memlekette her köşede karşımıza çıkan ve artık örneklerinden bahsetmenin bile abes olduğu ikiyüzlü tavır burada da kendini gösteriyor. İnsanlar sadece kendilerine yakın buldukları ve zaten kurbanı, mağduru ya da yaşam şeklini onayladıkları durumlara karşı yüzeysel tepki gösterip bu protestolarında bile kendilerinden olmayanı aşağılayıp yok saymaya devam ediyorlar. Aslında toplumsal cinsiyet ve ayrımcı tutum her yerde var ve kadın-erkek günlük konuşma dillerinizi bile değiştirmeden, sadece siyahlara bürünmenin prototip tepki mekanizmaları ile kendinizi masum ilan edemiyorsunuz.

Dün gece Oscar ödül töreni izlerken, bir süre önce izlediğim şu video ve okuduğum yorum bir kez daha aklıma geldi. Bu videodaki kadın sanatçıların tepkisi, bazılarınız için çok önemsiz gelebilir; insanlar öldürülürken kendilerine sorulan soruya kızmalarını anlamsız bulabilirsiniz. Bunu diyerek kendi ayrımcı dilinize zemin hazırlasanız da bir gerçek var: Şiddet ve ayrımcılık dilde başlıyor.

tell me about your dress...
Video hakkında detaylar ise şurada: http://mic.com/articles/110338/12-women-who-had-the-perfect-response-to-sexist-questions

22 Şubat 2015 Pazar

Emotional first aid / TEDx

After having a long Saturday night music and partying till late hours, today I just decided to have a lazy Sunday morning alone at home. I clicked my TedTalks app, and started a random video. Completely by chance I watched this video about emotional pain and loneliness. I like the "emotional first aid" and "psychological wound" expressions. Despite the video has quite some clichés, I like the main idea-maybe it's quite related to my recent mood, but I don't exactly know the reason.

20 Şubat 2015 Cuma

Nicelik'te kaybolmak...

Belki en iyi arkadaşımızın telefon numarasını, doğum gününü artık ezbere bilmiyoruz; ama şu anda kaç tane facebook arkadaşımız olduğunu, instagram-twitter takipçi sayımızı, last seen online'ı ezbere söyleyebiliyoruz.

Niceliği yüceltirken, niteliği kaybettik:/

17 Şubat 2015 Salı

"Yerli diziler, yersiz uzun" / Evet, halen.

Çok uzun süredir televizyon izlemiyorum. Kendisiyle ara ara karşılaşmalarımız oluyor elbette; ama evimden ve hayatımdan TV'yi çıkarmamın üzerinden herhalde 10 yıldan fazla vakit geçmiştir. Tematik kanal olsa bile televizyondaki sinema seçimlerini genelde sevmiyorum, dizi izlerken sezon sezon gidip bir oturuşta birkaç bölüm izlemeyi tercih ediyorum, televizyondaki yarışma programlarını gördüğümde oradaki insanların kendilerini düşürdükleri duruma üzülüp sonra onlara kızıyorum. Zaten bu kategorileri de silince, TV'de izleyecek bir program kalmıyor geriye.

Son 5 yıl içerisinde takip ettiğim tek yerli dizi Leyla ile Mecnun'du. Bunun da neredeyse tüm bölümlerini internetten izledim. Onur Ünlü'yü hem bu diziden dolayı, hem de öncesi ve sonrasındaki filmlerinden dolayı çok severim. Bu yüzden, bu sezon için yeni dizi hazırlıklarına başladıklarından beri Beş Kardeş'i merak ediyordum. Bu akşamki ilk bölümünü, televizyon yayın saatinde izleyeyim, dedim.

Yerli dizler yersiz uzun

Bu seferki dizinin hem genel konusu, hem de Ay Yapım olmasından dolayı eski Onur Ünlü tarzından farklı olacağını tahmin ediyordum. Anaakım dizilere benzese de klasik bir primetime aile dizisinden iyi olur diye düşünüp izlemeye başladım. Ama, olmadı. İlk bölümü bitirmek için biraz sabretsem de yarıya kadar dayanıp kapattım. Elbette bir diziye pilot bölüme göre nihai karar vermek doğru değil, ama yine de o kadar çok tekrar ve klasik yerli dizi figürü vardı ki sıkıldım. Şimdi kontrol ettim, bölüm 140 dakikaymış! Bu kadar süreyi doldurmak için her şeyin gereksiz yere tekrarlanması, sıkıcı konuşmaların eklenmesi zorunlu hale geliyor.

Taksici ya da başka bir esnafla konuşmayla başlarken, "Abi sizin işiniz de çok zor be" klişesini kullanır gibi, dizi sektöründe özellikle kamera arkasındaki kişilere de "Yerli diziler, yersiz uzun" lafını söylerim; klişe olsa da inanarak, gayet içten şekilde. Merak ettiğim bu dizinin ilk bölümünü izlerken bile sıkılınca, buna bir kez daha inandım.

12 Şubat 2015 Perşembe

Tüm dezavantajları yok edebilsek

Bu videodaki Duyan Eller projesi doğrudan bir markaya ait olsa da gittikçe toplumsal ve kurumsal seviyede duyarlılığın yükselmesi bakımından çok etkileyici.


Bir de bu vesileyle "Be My Eyes" application'ınından da en az bu kadar etkilendiğimi eklemek isterim. Yaklaşık 1 ay önce kaydolduğumda 3k civarı sighted kullanıcı varken, şu an 129k olmuş. Şimdilik sadece iOS'ta mevcut olan sistemin pratik bir işleyişi var. Bu uygulamayı iPhone'a ya da iPad'e yükledikten sonra, görme engelli olup olmadığınızı seçiyorsunuz. Ardından, görme engelli kişiler yardıma ihtiyaçları olduğu zaman, kendilerine yardım edecek biriyle eşleşiyor. Kameraya gösterdiği bir nesneyi karşı taraftaki kişi ekranında görüp sesli olarak tasvir ediyor. Bu yardım, yiyecek paketinin üzerindeki son kullanma tarihi, bir renk tanımı ya da etiketin okunması olabilir. 1 dakikalık bir yardım ile bir kişinin hayatını çok kolaylaştırabilirsiniz.

Gün gelecek medeni bir dünyayı yarattığımız zaman, böyle olaylardan etkilenmeyeceğiz ve zaten olması gerektiği gibi herhangi bir farklılığın yaşamı zorlaştıracak bir dezavantaj olmadığını hissedeceğiz.

10 Şubat 2015 Salı

"Multitasking" bir tuzak

Aynı anda çok sayıda iş yapmaya çalışmak, zaman kazandırır mı, zarar mı verir?

Multitasking: Bilgisayarın aynı anda çok sayıda görevi sürdürebilmesi özelliğinden gelen ve günümüzde çeşitli alanlarda kullanılan terim.

Peki, insan beyni multitasking çalışmak için uygun mudur?

Bir süredir bu konu hakkında çeşitli yazılar takip ediyorum, bunlar arasında en kapsamlı bulduğum etkileyici bir makaleyi yorumlarımla birlikte paylaşmak istiyorum.

The Guardian'da geçen ay yayınlanan bu makale, insan beyninin aynı anda farklı işleri yapmak için uygun olmadığını, görevler arasında hızlı da olsa her geçiş işleminde önemli ölçüde verim kaybettiğini açıklıyor. Birden çok görevi yapmaya çalışan beyin, stres hormonu salgılıyor ve bu durum yaratıcı düşünme sürecini yavaşlatıyor. Bilgisayarda çalışırken, sürekli gelen bildirimler ve telefon üzerinden gelen diğer uyarılar yüzünden, beyin sürekli olarak kendisini bir mücadelenin içerisinde buluyor. Ayrıca, multitasking esnasında karşımıza çıkan çoğu görev için bir karar verme mekanizması işletmemiz gerekiyor. Gelen bir uyarıyı inceleyip o konuda ne yapılması gerektiğine karar verme zorunluluğu da ayrı bir sorun yaratıyor. Hatta o uyarıyı inceleyip neticesinde herhangi bir eylem yapmama kararı vermek bile beynin devam eden diğer işleyişlerini sekteye uğratıyor.
İş hayatıyla ilgili bazı durumlarda mecburen birden çok fazla işi aynı anda değerlendirmemiz gerekse de ben bu durumu özellikle bir süredir kişisel hayatımdan uzak tutmaya çalışıyorum. Sevdiğiniz kişilerle vakit geçirirken, telefon ve sosyal medyayla ilgilenmeyi bırakmak bu konuda verebileceğim ilk tavsiye. Aslında kişisel hayatında, içten içe herkesin rahatsız olduğu, ama adım atamadığı bir durum bu. Bir adım atınca, gerisi geliyor.

Bu makalede hoşuma giden konulardan biri de günümüzde herkesin, kendi istediği zaman başkasına anında ulaşabilmeyi kendinde bir hak görmesi.
"This has created an implicit expectation that you should be able to reach someone when it is convenient for you, regardless of whether it is convenient for them."

İletişimin mecralarının değişmesiyle birlikte, mesajların içerikleri de değişiyor.
"Most people under the age of 30 think of email as an outdated mode of communication used only by “old people”. In its place they text, and some still post to Facebook. They attach documents, photos, videos, and links to their text messages and Facebook posts the way people over 30 do with email. Many people under 20 now see Facebook as a medium for the older generation."
Bu da etkileyici başka bir tespit.

Biraz uzun bir yazı, konu ilginizi çekiyorsa okumanızı tavsiye ederim.
The Guardian'daki yazıyı okurken, ne gelen Whatsapp mesajlarımı kontrol ettim, ne de Facebook bildirimlerini inceledim. İnternette yapılabilecek o kadar çok şey varken, beynimizi multitasking tuzağına düşürmemek lazım.

Makale:
Levitin, Daniel J. (2015). Why the modern world is bad for your brain, The Guardian. 18 Ocak 2015.
http://www.theguardian.com/science/2015/jan/18/modern-world-bad-for-brain-daniel-j-levitin-organized-mind-information-overload

Our brains are busier than ever before. We’re assaulted with facts, pseudo facts, jibber-jabber, and rumour, all posing as information. Trying to figure out what you need to know and what you can ignore is exhausting. At the same time, we are all doing more. Thirty years ago, travel agents made our airline and rail reservations, salespeople helped us find what we were looking for in shops, and professional typists or secretaries helped busy people with their correspondence. Now we do most of those things ourselves. We are doing the jobs of 10 different people while still trying to keep up with our lives, our children and parents, our friends, our careers, our hobbies, and our favourite TV shows...


1 Şubat 2015 Pazar

Beş Şehir

Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü yakın zamanda okuyup çok sevdikten sonra, Tanpınar okumaya devam etmek istedim. Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın roman tarzından çok farklı olsa da, dönemi anlatan bir gezi eseri olarak düşünülmeli. Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul hakkındaki gözlemleri bir arada sunuluyor. Evliya Çelebi yaklaşımının 20. yüzyıldaki izdüşümü demek de mümkün. İlk dört bölüm fazla ilgimi çekmese de İstanbul yorumlarını okumak zevkliydi. Tarihin yok edilmesinden bahsetmesi, tarihi binalar yerine betonarme yapıların dikilmeye başlandığını anlatması, son 10 yıldır İstanbul'un talan edilmesiyle kıyaslanınca çok hafif kalıyor. Kentsel yapının ve silüetin günümüzde hızla zevksiz bir şekle bürünmesi, buradaki tasvirlerle birlikte incelenince daha bir açıklık kazanıyor.

Alıntı:
Evliya Çelebi'den ve anlattıklarının gerçek mi, yoksa rüya yorumu mu olduğundan bahsederken, "Ben tenkit etmek için değil, ona inanmak için okurum ve hep kârlı çıkarım." demesi, benim için önemli bir rehber yaklaşım.

İstanbul bölümündeki ağaçlar üzerine olan güzellemelerini okuyunca; Gezi Direnişi'ni görseydi, ne kadar mutlu olurdu diye düşündüm.
"Eski İstanbul'da mimarinin saltanatına rekabet eden başka güzellik varsa o da ağaçlardı."
"O güneşin adına söylenmiş bir kasideye benzer."

Sonuç olarak, Ahmet Hamdi Tanpınar'ı ilk kez okumaya başlamak için doğru bir tercih değil, yine de gezi yazısı okumayı seviyorsanız aklınızda bulunsun. Benim için sırada bir sonraki Tanpınar eseri olarak Huzur var.


Ocak 2015