28 Kasım 2015 Cumartesi

TEDxIstanbul - Noktaları Birleştirmek

Yeni bir TED etkinliği. Gün boyu süren yeni bir heyecan.

Maslak Volkswagen Arena'da gerçekleştirilen bu organizasyon, bu sefer gayet profesyonelce tamamlandı. Tek sorun çay-kahve molasındaki izdihamlardı. Şayet daha çok noktada kahve servisi yapılsa hem organizasyon daha hızlı ilerler, hem de kahveye rahat ulaşan izleyiciler konuşmaları daha dinç kafayla dinleyebilirlerdi.

Bazı konuşmacılar hakkındaki notlarım:

Emin Çapa: Konuşması ilgi çekiciydi, ama sunum hazırlığı pek iyi değildi. TED konseptinde arkaplanda bir video izletmek, konuşmanın etkisini azalttı. Bir de hazırladığı PowerPoint sunumun görsel bakımdan zayıf ve imla hataları içermesi önemli bir eksiklikti. Bununla birlikte, teknolojiyle yakın gelecekteki hayatımızı birleştirmesi anlatımı zenginleştirdi. Ölümsüzlüğe çok yaklaştığımızı, doğal yollardan ölen son insan nesli olacağımızı belirtmesi ise teknolojiye kızma nedenim oldu. İzlerken aklıma, How I Met Your Mother dizisinin bir bölümünde Sheldon Cooper'ın ölümsüzlük bulunana kadar kendini eve kapatması geldi.

Ece Temelkuran: Bu TED'de en sevdiğim konuşmacıydı. Kendisinin de konuşmasının başında söylediği gibi TED konseptine uymayan, başarı hikayesi yerine devrimci değerlere vurgu vardı. Bu günlerde gündemde olan, Koç'un kapitalizm artık işlemez hale geldi sözlerinden yola çıktı. "Ali Koç bile artık söylüyorsa, bu sahnede ben de çok rahat ifade edebilirim ki yakın gelecekte, 10 yıl içerisinde, trending topic sosyalizm olacak." dedi. Bununla birlikte, günümüz insanının bencil yaklaşımı hakkındaki sözleri de ilgi çekiciydi. "Selfie çekiyor gibi yaşıyoruz." Yani her bir fotoğraf karesinin merkezinde, kocaman biz varız. Dışarıdaki dünyaya ve diğerlerine, fotoğraf karesine sığdığı kadar minik ölçüde yer veriyoruz benzetmesi hayatın güzel bir özetiydi.

Ahmet Naç: Bu TED'i yukarıdaki özel locadan izlediğim için, izleyici davranışlarını da çok iyi gözlemleme fırsatım oldu. En şaşırdığım an, Ahmet Naç konuşması esnasındaydı. Şimdiye kadar YouTube'dan ve salondan izlediğim TED konuşmaları arasında, açık ara en vasatı olan konuşma izleyiciler tarafından ayakta alkışlandı. Konuşması, ilkokul hayat bilgisi dersi derinliğinde geçen ve Atatürk söylemlerini tekrarlayan, ufuk açıcılıktan uzak bir konuşmaydı.
Ercan Tutal: Düşler Akademisi kurucusu olan Tutal, engellilerin toplumsal yaşama daha rahat katılabilmesi için hepimizin bilmesi gereken ipuçlarını paylaştı. Keyifle dinlediğim, faydalı bilgilere yer verdi. Verdiği çeşitli örneklerden biri görme engellilerin kullandığı özel eğitimli köpekler hakkındaydı. Bu köpekleri Türkiye'de sokaklarda fazla göremiyoruz, çünkü görme engellilere yardımcı olması için eğitilen bu köpekler, İstanbul trafiğinin karmaşa ortamına girince dengesizleşiyorlar ve görevlerini yerine getiremiyorlar, dedi. İbretlik.

Ezel Akay: Sevdiğim bir yönetmen. Sahne hazırlığı pek iyi olmasa da konuşmasının tarzı ve içeriği ortalamanın üzerindeydi. "İnternet sayesinde öğreniyoruz ki dünyanın her yerinde hikayeler anlatılıyor. Ama, bir yerde herkes tek bir hikayeye inanıyorsa orada ciddi bir sorun vardır."

Judith Liberman: İsmini daha önceden duydum, ama canlı dinlememiştim. Hikaye anlatıcılığı üzerine keyifli bir konuşmaydı.

Tüm konuşmaların ortak noktası, "Noktaları Birleştirmek" olsa da, günümüzde marketing ve iletişim alanında değer kazanan storytelling kavramını göstermesi bakımından da bu TEDxIstanbul güzel bir etkinlikti.

16 Kasım 2015 Pazartesi

Konuk Yazar: Bu gazete hard copydir.

Taşranın verdiği bütün buhranla Uğur’un kahvesindeydik. Posta Gazetesi vardı bütün sayfaları okunmuştu. İnsanlar okumak için değil, zamanın bolluğundan bütün satırlara göz gezdiriyorlardı. Fotoğraflar  ise daha çok ilgi çekiyordu. Kahveye geleli henüz 3 saat olmuştu ama altı farklı insanın elinden Posta Gazetesi geçmişti. Sıra bana geldiğinde ben de herkes gibi tüm haberleri detay detay takip ediyordum. İsveç Kralı kendi mülkünü Suriyeli göçmenlere tahsis etmişti. Olacak şey değil, dedim içimden. Masada duran batak sonuçlarını yazmak için kullanılan kalemi aldım ve haberin altına “seviyeyi yükseltme lan piç” yazdım. İkinci üç saatlik periyodumu da gazeteye detay incelemesi yapacak olan altı kahve sakinine ayırdım. Dördüncü adam yorumumu gördü “Kim yazdı bunu?” diyerek ayağa kalktı.  Tüm bakışlar benim üzerimde toplanmıştı. Kahve halkı artık el yazımı tanıyordu. Yavaşça bana yaklaştı ve sandalyeme ani ve hızlı bir tekme salladı.

Kasım 2015
Konuk Yazar: Pilli Plak

9 Kasım 2015 Pazartesi

Tüyap'taki izdihamlı-kitap ve olaylı-sanat fuarından bir kesit

İstanbul'da fuar mevsimi denilince akla gelen ilk buluşmalardan biri Tüyap Kitap Fuarı'dır. Bu fuarı Tepebaşı Tüyap'tayken ve Beylikdüzü'ndeki ilk vakitlerinde sürekli takip etsem de, artık kitap alışverişlerimi internet üzerinden yapmamın ve Beylikdüzü'nün çok uzak gelmesinden dolayı son 3-4 yıldır gezmemiştim.

Beylikdüzü Son Durak / Metrobüs'ün ve İstanbul'un sonu, korku filmi gibi bir isim ve etraf
Bu sene, Pazar günümüze bir değişiklik yapıp fuarı ziyarete gittik. Aslında, kitap ve sanat fuarının aynı anda yapılması da gitmemizde önemli bir etken oldu. Hatta, kitap fuarına ait olan bölümler o kadar izdiham halindeydi ki vaktimin çoğunu sanat fuarı bölümünde geçirdim.

Kitap fuarında gördüğüm en önemli değişiklik, maalesef kötü yöndeydi. Günümüzde kitapçı raflarının önemli bir bölümünün çeşitli sınavlara hazırlık kitaplarına ayrıldığı gibi, fuarda da aynı durum söz konusuydu. Üniversite hazırlık, liselere hazırlık, dil sınavları, KPSS  ve ismini bile bilmediğim nice sınava hazırlık için kitap satan onlarca yayınevi vardı. İnsanlar 5 dakikada yabancı dil öğreteceğini iddia eden setlere, sınavda en iyi puanı aldıracak kitaplara akın ediyorlardı. Fuarı daha önceki ziyaretlerimde böyle bir izdiham görmemiştim. Bu değişim, kitap okumanın bir zevk olmaktan öte, sadece hayatta iş-güç sahibi olmak için bir araç haline geldiğini gösteren önemli bir göstergeydi. Oradaki kalabalık, bir bakıma edebiyatın sessiz çığlığı gibiydi.

Yayınevlerine ait bölümlerde fazla zaman kaybetmeyip sahafların olduğu 4. koridora yöneldim. Bu bölüm benim için en zevkli kısımdı. Uygun fiyata, tertemiz Hayat Dergisi'nin eski sayılarını buldum, başka bir stanttan da çok hoşuma giden eski basım bir resim aldım. Sırf diğer bölümlerden daha sakin olan bu bölümü gezmek bile Beylikdüzü'ne gitme eziyetine değer.

Eşzamanlı yapılan sanat fuarı ise tamamen farklı bir deneyimdi. Çeşitli sanat galerilerinin az sayıda eser ile katıldığı sanat fuarı, galeriler hakkında genel bilgi edinmek için güzel bir ortam sunuyor. Kitap fuarı kalabalığı ile kıyaslanmayacak şekilde daha az insanın ve uğultunun olduğu bir bölüm. Yakın zamana ait memleketteki toplumsal olayları yansıtan eserler (Soma, Roboski, Ankara Saldırısı) ise özellikle ilgi çekiciydi.


Bununla birlikte, sanat fuarında ilginç bir olaya da tanıklık ettik. Bu bölümdeki ilk turu tamamlayıp ilgimizi çeken stantları tekrar dolaşmaya başladığımızda, Karşı Sanat Galerisi'nin standının etrafında, bir anda polis kalabalığı olduğunu gördük. Protokol ziyareti diye düşünsek de gergin bir durum söz konusuydu. Elbette ki merakımız galip geldi ve galeri kurucusu Feyyaz Yaman'ın yanına gidip durumun ne olduğunu sorduk.


Etraftaki gerginliğin, sanat fuarı bölümünü ilk başta gezerken dikkatimi çeken bir eserle ilgili olduğunu öğrendim. Gökhan Aslan, Kürtlerin acılarına ait eserinin önünde bir önceki gün (Cumartesi) bir performans ortaya koymuş, internette tepki örgütlenmiş ve galeri de herhangi bir saldırı ihtimaline karşı polise haber vermiş. Şiddet eleştirisinde bulunan bir sanat eserine yönelik şiddet çağrısında bulunup örgütlenmek de başka bir sanatçı için ayrı değerlendirme konusu, olsa gerek. Sanatçı Gökhan Aslan, Sanat Atak websitesine yaptığı açıklamada "Hiçbir kadın köle değildir. Köle pazarlarında satılmamalıdır. Buna da sanat yoluyla karşı çıkmak istedim. Aynı zamanda Ankara'da yaşanan bombalı eylem sonucu yaşamını yitiren barışçı insanlarla ilgili yorumda var bu performansın içinde." yorumunda bulunuyor. Önceki gün yaşanan gerginliğin ardından, stant etrafında üniformalı polisler gezerken, galerinin kurucusu Feyyaz Yaman ile konuştuğumuzda, sanatçının Karşı Sanat bünyesinde yer almadığını belirtip yine de sanatını özgür biçimde sunmasına değer verdiklerini belirtti. Karşı Sanat Facebook sayfasında bugün yayınladığı açıklamada ise "Karşı Sanat kurulduğu günden bu yana, politik ya da estetik olarak risk alan üretimlere yer vermekten çekinmemiştir. Sembolik ve fiziksel şiddet, sansür ve baskı karşısında yaşamı ve sanatı savunmak Karşı Sanat Çalışmaları’nın tartışmasız önceliğidir." diye belirtiyor. Sanatın bağlamından koparılmadan kendi anlamında yorumlanması ve sanat mekanlarının şiddet içermemesi, sanatın ve hayatın gerçek değerini bulmasını sağlayacaktır, elbet bir gün.
Yüzleşebilecek misin?

Sanat fuarında dikkatimi çeken çalışmalardan bir diğeri de Soma'yı anlatan üç boyutlu eserdi. Ayna ve resmin konumlandırılması, seyirciyi bir anda maden ocağı gerçeğiyle yüz yüze getiriyor. Fikir ve uygulama bakımından başarılıydı. Bu arada kitap fuarının bu seneki teması: "Mizah: Hayata Gülümseyerek Bakmak", sanat fuarınınsa "Geçmişe Tanıklık" olduğunu belirtmekte fayda var. Kitap fuarının durumu, mizahtan çok trajikomik bir durum olsa da, sanat fuarındaki eserler güncellikleri ve sergilenişleri bakımından konsepte çok uygundu.

Aşırı kalabalık bir kitap fuarı, keyifli sahaf reyonları ve hayatın içerisinden-hayat kadar gerçek bir sanat fuarı, hepsini bir arada bulabileceğiniz bir etkinlik. Metrobüs durağının da belirttiği üzere, İstanbul'un sonuna kadar uzun bir yolculuk sizi bekliyor, ama gezmeye değer.

Hakan Genç, Kasım 2015
bilsek de bilmeden gelsek blog

5 Kasım 2015 Perşembe

"İçimizdeki Şeytan" ve eylemsizlikle suçlu entelektüelizm

Bu yaz okuduğum Kuyucaklı Yusuf'tan sonra gecikmiş klasikler listemden Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan ile devam ettim. Roman bir aşk hikayesi üzerine kurgulanmış olsa da, entelektüel kesim ve halk arasındaki ayrımları görünür kılması bakımından önemli bir eser. Özellikle de günümüzde oy ve seçim tartışmalarının çok yoğun yaşandığı bir dönemde, aydınların halktan kopuk olması güzel örneklerle betimleniyor. Bu romanda da gördüğümüz üzere, düşünceleri ve sanatıyla kendini farklılaştıramayan bir sanatçı, yaşam tarzı ve diğerlerini aşağılaması ile toplumda yer buluyorsa, kitleleri peşinden sürükleme ihtimali ortadan kalkıyor.

Macide'nin genç yaşta müziğe olan ilgisi, Ömer'in boşvermiş yaşam şekli, sürekli reddetse de bulunduğu seçkinci ortam ve Macide için gerçek aşk serüveni kitabın içerisindeki ilginç unsurları oluşturuyor. Etrafımızdaki her olaydan daha korkunç bir şeyden bahsediyor Sabahattin Ali, hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı (alışkanlığı) var üzerimizde, diyor. İçerisinde bulunduğu rahatsızlığı yok etmek için eyleme geçmeyen kişi güçsüzlüğünü kabul ediyordur.

Kitaptan bir alıntı, Macide'nin hislerine tercüme olan bir bölüm:
"Zaten bu yüksek fikir muhiti onun üzerinde pek de iyi bir tesir bırakmış değildi. Ömer'le beraber yaşamaya başladıkları ilk günden beri bu meşhur ve kıymetli adamlarda büyük ve fevkalade taraflar, o zamana kadar kimsede görmediği meziyetler arıyor, buna mukabil onların herkesten ayrı olan yegane hususiyetlerinin, herkesin riayet ettiği birtakım kaideleri keyiflerince çiğnemekten ibaret bulunduğunu görüyordu."

"İçimizdeki Şeytan" terimi, Ömer tarafından oluşturulan ve insanı iyiden uzaklaştıran bir güç olarak kendine yer buluyor romanda. Belki de kader-kısmet-şans diye tanımlayıp eylemlerimizin sorumluluğundan kaçmayı kolaylaştıran hayali bir dış etken. Toplumdaki sanatçı ve aydınların, mevcut koşulları anlamaması ve eylemsizliğe kaçması, toplumun ilerlemesini sekteye uğratıyor. Bugün bir blog yazısında denk geldiğim "Diktatörlüğe Giden Ülkede Tuzlu Su Üzerine Bienal Yapmak" yazısı bu duruma benzer bir olayı örnekliyor. Siyasi ortam sanatçıyı apolitikleştiriyor olabilir, ama sen niye apolitik olmayı seçiyorsun diyerek sanatçı eleştirisi yapmalıyız. Faithless'ın da bir şarkısında dediği gibi "inaction is a weapon of mass destruction".

Hakan Genç, Ekim 2015
bilsek de bilmeden gelsek blog