27 Mart 2015 Cuma

24 Mart 2015 Salı

Koşmasaydım Yazamazdım

Murakami gibi dünya çapında ünlü ve hatta bu şöhretini de yaşarken kazanabilmiş yetenekli bir yazarın kitabı olarak görünce, kitabın isminde geçen "koşma" eyleminin mecazi bir kavrama işaret ettiğini düşünerek kitabı inceledim. Ve arkakapağını okurken, cidden de önemli bir koşucu olduğunu öğrenip bu deneyimi üzerine bir kitap yazması ilgimi çekti.

Bu kitap vesilesiyle, Haruki Murakami'nin 20'den fazla kez tam-maraton koşmuş, triatlonlara katılmış profesyonel bir sporcu olduğunu öğrendim. Vücudunu eğitmesi, koşarken yazma eylemi için beynini nasıl hazırladığını anlattığı kişisel bir anlatı kitabı. Bu yüzden, kitabı deneme ya da öykü olarak tanımlamak pek mümkün değil.

Yalnızlığı seven bir karaktere sahip olduğunu açıklaması, kimseyle konuşmadan her gün düzenli olarak 2 saat koşup 5 saat yazılarına gömülmekten mutlu olduğunu anlatıyor. "Tek başına olduktan sonra yapacak bir şeyler bulmak konusunda sıkıntım yoktur." bu böümden geçen bir ifade mesela.

Yaklaşık 2 sene evvel okuduğum "Yaban Koyununun İzinde" romanının temel hikayesini nasıl bir gezi esnasında oluşturduğunu anlatması da, daha önceden okuduğum kitabın kamera arkasını gösteren özel kurgu gibiydi, director's cut.

Alıntı:
"Yaşamımın bu döneminde mutlu muyum mutsuz mu, kestiremiyorum, ama bunu sorun haline getirmesem de olur diye düşünüyorum. Benim için, muhtemelen herkes için de öyledir, yaşlanmak deneyimi yaşamımda ilk kez tattığım bir şey ve bu noktada tattığım hisler de ilk..."

Mart 2015

21 Mart 2015 Cumartesi

Bu sefer gerçek Miro

İstanbul'un kültür-sanat tarihinde unutulmayacak bir olaydı, geçen seneki sahte Miro sergisi. Kasım 2013'te Tophane-i Amire'de açılan "Miro İstanbul'da" sergisi, Miro Vakfı direktörü Rosa Maria Malet tarafından sunulan raporun ardından kapatılmıştı.

Yarı sahte-yarı gerçek Miro eserlerini gezdiğimi ve ardından bu serginin katalogunu satın aldığımı trajikomik bir hatıra olarak aklımda tutuyorum. Bu deneyimimin ardından, yeni açılan sergiye biraz temkinli yaklaşsam da sergi süresinin uzatılmasıyla gitmeye karar verdim.

Emirgan Atlı Köşk'teki Sakıp Sabancı Müzesi'nde sunulan serginin zevkli bir tasarımı vardı. Eserlerin yerleştirilmesi, mekanın iki katının kullanılması ve açıklayıcı bilgiler genel olarak başarılıydı. Sergide Miro'nun resimleriyle birlikte baskı, heykel ve seramikler de yer alıyordu. Sergi salonu içerisinde objelerin yerleştirilmesini sevdik. Yalnız, gezerken dikkatimizi çeken ve gereksiz bulduğumuz bir bölüm Miro'nun atölyesinin temsili olarak sunulmasıydı. Bazı gerçek eşyaların da kullanılıp arkaplanda çalışma odası fotoğrafıyla sergilendiği bölüm kötüydü (Sergi gezerken fotoğraf çekmeyi pek sevmediğim için, bu detayı böyle sözel anlatmam gerekti, ama eminim gözünüzde pek canlanmadı. Keşke fotoğraf çekseydim. Aklıma ilk gelen örnek: Atatürk Evi. Bu tarz dekore edilen ve "Atatürk şehrimizi ziyaret ettiğinde burada oturdu, bu pencereden dışarı baktı." denilen bir odayı düşünebilirsiniz.).
Sergiye ismini veren "Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar" kavramının Miro'da nasıl şekillendiğini görmek güzeldi. Bir dönem resimlerinde mutlaka yer verdiği bu unsurları, resim içerisindeki gizli bir imza olarak düşünebiliriz. Ben bu detayları saklıyorum resmime, ama ya hadi siz anlayamazsanız diye düşünüp bir de Miro figürlerini anlama notu bırakmasını ise çok takdir ettim.

Sevdiğim bölümlerden biri de Miro'nun ünlü heykellerinin (mesela E.T.'ye ilham verdiği söylenen heykel), taslak hallerini görmekti. Küçük bir çakıltaşı ve badem kabuğundan yola çıkıp vardığı noktayı görmem, sergide Miro'ya hayran kaldığım anlardan biriydi.

Bununla birlikte, hayatının anlatıldığı bölümde, "Kendi köşkünün yanındaki köşkün satışa çıktığını öğrenen Miro, herhangi bir komşu sesi istemediği için yandaki köşkü de satın alır." yazan kısmı arkadaşımla okuduğumuzda, "Öylesine bir rahatlıkta, biz de akşama kadar yıldız ve kuş çizip onların sürreal akımlarını inceleriz, pehh." seviyesine geçişimiz de hızlı oldu.

Sonuç olarak zaman ayırmaya değen güzel bir sergiydi.

15 Mart 2015 Pazar

Nublu Sıraselviler'de / Frankie Chavez

Caz adına İstanbul'da düzenlenen etkinliklerden en sevdiklerimden biri Garanti Caz Yeşili. Bu kapsamda hem farklı alanlarda performanslar gerçekleştiriliyor, hem de güzel bir seçki sunuluyor.

Garanti Caz Yeşili'nden dün akşam dinlediğim konser Frankie Chavez'indi. Nublu'nun Sıraselviler Caddesi'ndeki yeni mekanında gerçekleşti konser. Müzikten anlayan ve mekan işletme kültürü olan bir yönetime sahip olduğunu her yerden belli eden bir mekan. Sıraselviler'in bu bölgesi bir süredir atıl halde kalsa da, Cihangir ve Asmalımescit ruhunu başarıyla yansıtan bir mekan olmuş buradaki yeni Nublu.

Mekanla ilgili ilk gözlemim: Nublu'ya girmek için Gradiva otelin lobisinden geçmek zorunda olmayı sevmedim. Çalışanlar gayet yönlendirici ve şık olsa da otel lobisine ait klasik soğukluk hissi, caz konseri öncesi enerjiyi düşürüyor. Bununla birlikte, mekanın dekorasyonu başarılı olmuş. Nublu, profesyonelce düzenlenmiş ses ve ışıklandırma sistemine sahip. Konser alanına yönelik tek olumsuz eleştirim sahnenin konumuna yönelik. Konser izlenen bölümde ara bölümlerin ve asma katların olması güzel tasarlanmış. Yalnız, konser izleyicileri için belirlenen ana bölüme ait girişlerin sahneye çok yakın olması, bazı anlarda konser keyfini bölüyor. 1-2 sene önce kapanan Ghetto'nun da buna benzer bir sahne konumu vardı. Konsere geç gelenler, sahnenin yanındaki kapıdan salona girmek zorunda kalıyorlardı ve bu da izleyicilerin dikkatini dağıtıyordu.

Frankie Chavez'in sahne performansı çok dinlendiriciydi. Gösterişsiz ve sakin bir sound, neredeyse akustik bir konser. Chavez'in Türkiye'deki ilk konserini böyle rahat bir ortamda izledik. Daha önceden Frankie Chavez'i bilmiyor olsam da, hem bu konser hem de soyadı sayesinde artık aklımda kalacak bir cazcı öğrendim.

12 Mart 2015 Perşembe

Stats.

right now there are more than 1.2b websites online and 7.2b people alive.

if you don't like smt, smb

just go on! move on!

11 Mart 2015 Çarşamba

Herkes Herkesle Dostmuş Gibi...

Barış Bıçakçı hikayesi. Bu kitap hakkındaki ilk tavsiyem, bir oturuşta okuyup bitirecek bir zaman ayırın kendinize ve öyle başlayın. Kitabın arka kapağında biraz ipucu veriliyor, ama okurken ilk 10 sayfada çok rahat anlayacağınız üzere, çok fazla minik hikayenin (hatta hikaye kesitinin) bir araya gelmesinden oluşan bir kitap. Karakterler sürekli değişiyor, olaylar bir noktadan başka bir yere bağlanıyor. Okurken kafanızı hiç yormayıp önceki sayfalara dönmeyip sadece okuma zevkini yaşayarak bitirin kitabı. Sadece okuduğun cümle var, ne öncesi ne de sonrası.

Kitabı dün alıp aynı gün içinde bitirdim, aklımda çokça yarım hikaye ve onların devamını kendi kafamda tamamlayarak dün gece uykuya daldım.

Barış Bıçakçı daha önce okuduklarım: Sinek Isırıklarının Müellifi, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, Bizim Büyük Çaresizliğimiz.
BBÇ hem film, hem de kitap olarak favorilerimdendir. Bununla birlikte, Barış Bıçakçı'nın diğer iki kitabını da sevmiştim. Onlar hakkında da kısa kısa notlarımı düzenlediğim zaman buraya link olarak ekleyeceğim.

Bu arada, bu kitabı tamamladıktan sonra, kapağı tekrar incelemeyi unutmayın; bence nice hikaye orada devam ediyor aslında.


Alıntı:
"Bir su bardağının içinde açık mavi ve pembe renkli kağıtlar duruyordu. Pervin bunlardan biriyle kaşığını silecek olmuştu, 'Korkma, ölmezsin!' demişti Hasan. Herkes, dünyadaki herkes, böyle eleştirir, rahatsız eder birini. Herkes yapar bunu. O da yapmıştı."


"'Ama yalnız kalıyorsun burada.' dedi. 'Yalnız kalıyoruz.' diyemedi."

Mart 2015

4 Mart 2015 Çarşamba

Huzur

Yakın zamanda Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü bitirdikten sonra, vakit kaybetmeden Ahmet Hamdi Tanpınar'ın diğer romanlarına devam etmeye karar vermiştim. Bu kitabı bu sene kendime yaşgünü hediyesi olarak aldım:) Araya başka bir-iki küçük kitap girse de Huzur'u bugün bitirdim.

Kitabın kapağında, ana hikaye "huzura kavuşmak için iç nizamı aramak" olarak tanımlansa da bence burada iç nizamdan çok daha fazlasına yönelik bir arama mevcut. Kısaca betimleyecek olsam, kısa bir zaman içerisinde geçen bir arayış romanı derim.

Mümtaz ile Nuran arasındaki aşkın her aşaması ayrı bir duygu değişimi yaratıyor. Aslında, Mümtaz'ın yaşadığı huzursuzluk günümüzde etrafımızda gördüğümüz keyifsizliklerin çok güzel (ve belirgin) bir yansıması. Kendimizi mutlu edecek gerçekliğin farkındayız, ama ona ulaşma yolumuzu bilmediğimizden çok fazla kayboluyoruz. Belki de bu arayışı, Mümtaz'ın örneğindeki gibi daha huzurla ve sakince yapsak, duygularımızı daha doğal yaşayacağız. Şahsen, bir süredir bu durumumu devam ettirmeye çalışıyorum, ki burada minik bir dipnot olarak yer alsın bu da sadece.

İlk önce temel bilgileri edindikten sonra, "Bilir misiniz, ben sizi hiç yabancı saymıyorum. O kadar çok müşterek tanıdık var ki arada." diye başlayan bir ilişki karşılıyor romanın gelişme bölümünde bizi.

Romanda en sevdiğim bölümlden biri:
Alıntı:
"Hiçbir meselede (onun) hayatını tasarrufa kalkmamıştı. Sevginin insan hürriyetine bir tecavüz olmamasını istiyordu. ... ömrünü ve hayatını ona hediye ettikçe, o tıpkı eski ve cömert Abbasi halifeleri gibi hepsini birden kabul ediyor, sonra yine ona iade ediyordu. 'Benimdir, fakat sende kalsın.'"

Başka bir alıntı:
"... o kadar çok şeyden bahsediyorum ki... Fakat ne yapabilirim. Madem ki o benim için artık her şeydir, o halde bütün kainatımla ona taşınacağım!"

Ardışık okuduğum Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Beş Şehir ve Huzur arasında ilk tercihim halen değişmedi, Saatleri Ayarlama Enstitüsü. O romanın doğaüstü bir etkisi var.

Mart 2015