29 Temmuz 2015 Çarşamba

Zaz / Fransızlar bile seni bu kadar sevemez

İlk albümü yayınlandığı zaman, Türkiye'de abartısız şekilde uzun süre listelerde üst sırada yer alan ve şarkıları her yerde çalınan Türkiye'de çok popüler bir şarkıcı, Zaz. Şarkıları Fransızca olsa bile, konserdeki sempatik halleriyle herkesin ilgisini kazandı. Bundan önceki İstanbul konserine gitmeyi düşünmemiştim, ama son dakika gelen davetiye sayesinde dün akşam bu konserinde canlı izleme fırsatı buldum.

Harbiye Açıkhava'da gerçekleştirilen konser öncesi, girişte büyük bir kalabalık vardı. Bu sıcaklarda, İstanbul'da açıkhavada konser dinlemek ve Zaz şarkılarıyla coşmak isteyen kalabalık bir kitle vardı. Salonu tam dolduran bu kalabalık, mekana çok hızlı ve sorunsuzca alındı ve konser tam zamanında başladı, güzel bir organizasyondu. En sevilen ve bilinen şarkısı Je Veux şarkısıyla başladı konsere. Şarkı aralarında Türkçe konuşmaya çalışması, Zaz sempatikliğini daha da artırdı. Hatta bir şarkı arasında Türkçe hikaye de anlattı. Ateşe su taşıyan hayvanın, 'tamam ateşi söndüremesem bile tarafımı gösteriyorum' dediği hikayesini anlattı. Hikaye seçimi güzeldi, gerçi hikayeyi bilmeyenlerin o konuşmayı anlaması, eminim imkansıza yakındı.

Her ne kadar aralarda minik minik Türkçe denemeleri yapsa da, bu şekilde ünlü bir şarkıcının hiç İngilizce konuşmayıp tüm konseri Fransızca sözlerle yürütmesi önemli bir dezavantajdı. Keşke, kağıttan bakıp Türkçe hikaye anlatana ve Türkçe sözler ezberleyip şarkı aralarına bunları ekleyene kadar, başlangıç seviyesinde bile olsa biraz İngilizce öğrenseydi de izleyici ile daha iyi iletişim kursaydı. Son albümünü, ilk albümünden daha fazla sevsem de bir konser boyunca aynı tarz Fransızca şarkılar dinlemek konserden beklediğim enerjiyi düşürdü. Bir yerden sonra, loopa alınmış olarak aynı şarkıları dinliyormuşum gibi geldi. Sonuç olarak, konserin bütününü düşününce, ortalamanın biraz üzerinde bir performans olduğunu söylebilirim.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, der 'Başkomser' Ahmet Ümit

{Bu yazı, kitaptaki bazı öyküler hakkında spoilerlar vermektedir.}

Yanılmıyorsam, bir arkadaşımın sosyal medya iletisi ya da blog yorumuydu; aklımda kaldığı kadarıyla mealen: Herkes bir gün, bir şekilde yolculuk esnasında Ahmet Ümit'in bir kitabıyla karşılaşır, demişti. Ahmet Ümit'ten okuduğum ikinci kitap (ilki yine bir yolculuk esnasında, 4-5 yıl önce bana yol arkadaşlığı etmiş olan Beyoğlu Rapsodisi'ydi) da yine bu tespiti durumu doğruladı.

Yanımdaki kitapları tatilde bitirdiğim için, bu yaz yaptığım yolculuklardan birinden dönerken kitapçıda gezinip kısa süre içerisinde almaya karar verdiğim bir kitap. O kadar hızlı bir inceleme sürecim olmuş ki, polisiye roman zannederken kitabın kısa polisiye öykülerden oluştuğunu fark etmemişim bile:)

Günümüz İstanbul sokaklarında geçen her bir hikayede bir cinayet çözülüyor. Hikayeler kısa olmasına rağmen, her bir polisiye vaka eksiksiz anlatılmış ve aynı şekilde cinayetin çözümü de akıcı sunulmuş. Bir polisiye eserde, merak uyandırıcılığın birinci kriter olması beklenirken; burada hikayelerin konuları ve cinayetlerin neden-sonuç ilişkileri daha önem kazanıyor. Ahmet Ümit'in İstanbul tasvirlerinin şehri yaşayan detayları kitaba ayrı bir keyif katıyor. Hikayelerin karakterleri de birbirinden ilginç, kendi kendine çiçek gönderen kadın, mahremiyet uğruna doktor öldüren evlat, ikizini kurban edip özgürlüğüne kavuşan kardeş gibi.

Bu sefer alıntı yapmak yerine, en sevdiğim hikayelerden bahsedersem kitap hakkında daha iyi fikir verebilirim. 'Çin İşkencesi' isimli hikayede, akademik hayatları başarılarla dolu, herhangi bir şiddet olayıyla ya da siyasi grupla ilgisi olmayan sosyoloji alanında bilimsel çalışmalar yürüten üç iyi arkadaşın cinayeti soruşturulmaktadır. Güzel bir kurgu neticesinde, bu cinayetin ünlü bir arabeskçi tarafından işlendiği ortaya çıkar. Araştırmalar sonucunda ele geçirilen deliller gösterir ki, bu üç genç akademisyen toplumu düzeltmek için toplumun rol model kabul ettiği arabeskçiyi öncelikle eğitmeyi planlamış ve bu doğrultuda arabeskçiyi tuzağa düşürüp esir ettikleri gizli bir evde, ona uzun süre edebiyatın önemli eserlerini okumuş, önemli sanat filmlerini izlettirmişlerdir. Arabeskçinin eğitiminin başarıyla sonuçlandığını düşündükleri bir esnada, şarkıcı ellerinden kurtulmayı başarmış ve gençleri öldürerek intikamını almıştır. Yakalandığı zaman ki sözleri ise "Hiç pişman değilim Başkomiserim. İnanın o zulmü size yapsalardı, siz de gözünüzü kırpmadan öldürtürdünüz onları." olmuştur.

'Dilin Kemiği' hikayesinde ise televizyonculuğun ilk yıllarından beri mesleğine aşk derecesinde bağlı olan, beyefendiliğiyle toplumda sevilen ve artık aktif çalışma hayatını bırakmış yaşlı bir sunucunun, güzel Türkçe konuşamayan ve ekranda sürekli şımarıklık yapan genç bir VJ kızı öldürmesi ilgi çekici bir anlatımla karşımıza çıkıyor. Deneyimli sunucu, mesleğin bu şekilde çürütülmesine ve ömrünü adadığı değerlerin ve saygının yıpratılmasına nasıl üzüldüğünü belirterek, topluma ders vermek istediğini söyleyerek suçunu itiraf etmektedir.

Bu iki hikayenin sonunu söylemiş olsam da, buradan da anlaşılacağı üzere kitapta çok sayıda farklı tarz hikaye yer almakta. Keyifle okunacak bir polisiye eser, güzel bir yol arkadaşı.


Temmuz 2015

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Anayurt Oteli

Aylak Adam'ı yakın zamanda okuduktan sonra, Yusuf Atılgan'dan ikinci roman olarak bunu tercih ettim. Kısaca yorumlamam gerekirse, hele ki önce Aylak Adam'ı okuyup sonra bunu okumuşum. Arada çok güzel minik göndermeler, referans kabul edilebilecek detaylar var. Bununla birlikte, Aylak Adam'ı Anayurt Oteli'nden çok daha fazla sevdim.

Bu romanda da depresif bir hikaye mevcut olsa da bazı konular çok açıkta kalmış ve tek bir hikayenin etrafında dolanırken, karamsar hikayenin etkisi geride kalmış. Yusuf Atılgan'ın detaylardan bahsederken, bir konudan diğer noktaya atlamasını seviyorum. Böyle depresif bir hikayede, bu anlatım tarzı romanı daha okunur kılıyor. Baş kahraman Zebercet'in mecburi şekilde bir otel işletmeye adadığı hayatı ve tekrar görme olasılığı neredeyse hiç olmayan bir kadına olan platonik aşkı romanın temel konusunu oluşturuyor.

Soru-cevap anlatımının, düz yazıya yerleştirilmesi [Sigara paketini çıkardı; sordu. İçmiyordu. Sordu. Ekrem'di. O da sorunca sigarasını yaktı önce: 'Ahmet' dedi. Sordu. Geçen yıl gelmişti bir ilçeden...] hoşuma gitti.

Anayurt Oteli filmini duydum, ama hiç merak etmemiştim. Kitabı okuduktan sonra, film hakkında bazı yazılar okudum ve bu filmi de merak ettim. Filmden izlediğim kısa bir kesit, romanın güzel bir yansımasıydı. Uygun bir zamanda bu filmi de bulup izlemeyi planlıyorum.

Temmuz 2015

10 Temmuz 2015 Cuma

Değişen Kafalar / Bir Hint Efsanesi

Kolay okunan hakikaten -"literally"- değişen kafaların efsanesi.

Yazarını bilip eser hakkında herhangi bir fikrim olmadan aldığım bir tatil kitabı oldu Thomas Mann'ın Değişen Kafalar romanı. Hint kültüründen çeşitli kesitler sunan, kast sistemini yansıtan ve hayalgücü ile kurgulanmış tek bir hikaye etrafında şekillenen bir efsaneyi anlatan bir roman.

Alt sınıftan gelen, çekici bir görünüme sahip olan eğitimsiz Nanda; toplumun daha üst tabakasına mensup olan, ama fiziksel olarak çekiciliği bulunmayan eğitimli Şridaman arasında yaşam ve arkadaşlık mücadelesi geçerken, güzelliği ile öne çıkan Sita yüzünden çözülmesi imkansız bir aşk üçgeni ortaya çıkıyor. Bilinçaltının güdümüyle, birinin kafasını diğerinin vücuduna birleştirmek bile Sita'nın dertlerini ve aşk üçgenini çözmüyor.

Edebi olarak çok fazla etkilenmesem de romandaki masalsı anlatım hoşuma gitti, hikayedeki mitolojik motifleri de ayrıca sevdim. İnzivaya çekilmek, ahlaki bağlılık gibi kavramlar da güzel örneklerle hikayeye boyut katıyor.

Bu tarz durumlar için benim her zaman tavsiyem: İki aşk arasında kaldıysan; en doğru seçim için yapman gereken, ikisinden de vazgeçip üçüncü kişiyi aramak-beklemektir. Roman sonunda yine bu fikrimi kuvvetlendirdim:)

Romandaki inziva bölümünden üç alıntı:
"...aslında benim ilk tepkim, sizi inziva yerimden kovmaktı, ama bu da benim yadsıdığım bir dürtü ve karşı koymaya çalıştığım bir baştan çıkarmaydı. Çünkü insanlardan uzak durmak çilekeşlikse, onları kabul etmek daha büyük bir çilekeşliktir."

"...inanın bana, beraberinizde getirdiğiniz yaşam soluğu, göğsümü sıkıştırıyor, eğer inancım gereği olarak yüzümü kül beyazı çamurla boyamamış olsaydım, yanaklarımın dikkat çekici bir şekilde kızardığını görürdünüz."

"Kendisini bekleyenlere yaklaşırken, suyun kenarından aldığı bir süpürgeyle yürüyeceği yeri süpürüyordu, üç arkadaşın anladığı kadarıyla bunu, oraya geldiğini düşündüğü canlıları ayaklarıyla ezmemek için yapıyordu."

Temmuz 2015

7 Temmuz 2015 Salı

Kuyucaklı Yusuf

Bir şekilde hep ileriye attığımız işler vardır; bir elimiz ona giderken, diğer elimizle ona engel oluruz. Hep daha uygun, daha da iyi bir an varmışçasına bekleriz. Benim için bazı yazarların kitaplarını okumak da bu kategoriye giriyor. Sabahattin Ali eserlerini okumak için ben de böyle bir an, hatta bir çeşit ilham bekliyordum. Çok sakin geçirmeye karar verdiğim yaz tatilimde (tatille ilgili AYRI bir entry gelecek), Kuyucaklı Yusuf'u ilk sıraya koydum.

Doğrudan romanla ilgili olmasa da Yapı Kredi Yayınları basımından okuduğum bu kitapla ilgili benim sevmediğim tek konu, arka kapak yazısı oldu. Genel prensip olarak, zaten okumayı düşündüğüm kitapların arka kapak yazılarını okumadan kitaba başlarım. Bunda da öyle yaptım, ama kitabın sonlarına yaklaşmışken arka kapağa göz attığım zaman buradaki alıntının çok kötü seçildiğini, esas hikayenin sonu hakkında doğrudan bir fikir, spoiler, verdiğini gördüm. Keşke kitapların kapak tasarımlarına hem görsel, hem de metinsel olarak daha çok önem verilse.

Roman, ilk üç sayfasıyla beni kendine bağladı; ki devamı da bu şekilde geldi. Kuyucaklı Yusuf'un ailesinin katledilmesi ve buna şahit olması, elbette karakterini etkileyecekti; ama hikayenin geri kalanındaki etkileyicilik, bu şok edici temel kurguyu bile ikinci planda bıraktı. Kötü bir evlilik neticesinde hayata küsen kaymakamın Yusuf ile tanışması ve onu evlat olarak yetiştirmesi, farklı toplumsal kesimlerin bir araya geldiği ilk bölümü oluşturuyor. Ardından, Kuyucaklı Yusuf'un mertlik ve romantikliği bir arada yaşadığı erken yaşta başlayan yetişkinlik dönemi başlıyor. Kuyucaklı Yusuf ile Muazzez arasındaki ilişki belki kendiliğinden oluşuyor, ama çok büyük emek ve fedakarlık ile şekilleniyor. Yeraltı edebiyatında bile görülmeyen karanlık bir anlatım ile Anadolu motiflerinin iç içe geçmesi ise kitaba ayrı bir boyut katıyor.

Kitabı bitirdikten sonra dikkatimi çekti, kitapta altını çizdiğim cümle hiç olmamış. Buradan da yola çıkıp tüm hikayenin etkileyiciliği önplanda diyebilirim. Bununla birlikte, romandaki iki betimlemeyi çok sevdim. Birincisi, Salahattin Bey (kaymakam) üzerinden yapılan ve toplumda engellenemeyen bir hastalık gibi nitelenen zorunlu evlilik eleştirisi (YKY, 63. baskı, sayfa 12) ve ikincisi de çocuklar arasındaki sosyal sınıfların günümüz toplumunu çok iyi yansıtan analizi (sayfa 20-21). "Evvelce birtakım emelleri olan, yükselmek, kendini göstermek, eser vermek isteyen adamlara bir kalenderlik, bir lakaytlık gelir." diye başlar ve evde meram anlatamaz, bütün insanlardan şüpheye düşer diyerek devam eder zorunlu olarak evlenen insanların dramını anlatırken. Bu tanıma göre, bir insan şayet kötü (ve zorunlu) bir evlilik yaptıysa, toplumda bundan sonra yapması gereken ses çıkarmadan ve dosta düşmana pek belli etmeden bu derdi sürükleyip götürmektir.

Okumakta geciktiğim bir roman olsa da kendimi vererek okuma fırsatı bulmam, romanı daha çok sevmemi sağladı. Hazır kendimde bu ilhamı bulduktan sonra, şimdi Sabahattin Ali'nin diğer eserlerini ardışık olarak okuyabilirim.

Temmuz 2015