26 Eylül 2016 Pazartesi

Sputnik Sevgilim / Murakami (Rodos'a bakarak Rodos'u okumak)

Haruki Murakami'den yine bir yolculuk kitabı. Yolculuklarda kolay okunan, edebiyat yönü güçlü olmayan eserler için bu tanımı kullanıyor olsak da; Murakami'den bahsediyorsak bu tanım yetersiz (hatta geçersiz) kalıyor. 

Belki de hiç olmayan bir ilişkideki üçüncü kişinin dünyanın bir ucundan Rodos'a gelmesi, romanın önemli noktalarından birini oluşturuyor. Romanın ilk başlarındaki durağanlık bitince ortaya bir çırpıda okunan heyecanlı bir hikaye çıkıyor. Bu kitabı okurken benim için güzel bir tesadüf de kitabın Rodos Adası'yla ilgili sayfalarını okurken yeşilliklerin arasında bir dağ evinde bulunmam ve Rodos'u karşıdan seyrediyor olmamdı. Evet, ambiyans önemli:) 

İsmini bilmediğimiz (ve roman içerisinde "K." olarak tanımladığımız) anlatıcı, dile getirmediği aşkını yollara düşerek ifade ediyor. Bence, bu ifade etme süreci en çok da kendi kendine yaptığı bir değerlendirmeyi yansıttığı için önemli. Zira, K.'nın sorularının yanıtlarından çok, bu yolculuk sonunda kendi duygularını görmesi benim için hikayenin en güzel detayını oluşturuyor.

Hakan Genç
BdBG Blog / Eylül 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

23 Eylül 2016 Cuma

Babalar ve Oğullar / Turgenyev

Yakın zamanda ardışık okumaya devam ettiğim diğer bir yazar da Turgenyev oldu. Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü'nden sonra Babalar ve Oğullar'ı okudum kısa bir sürede. Buradaki Gecikmiş Klasikler kategorisine çok rahat girecek bir eser. Şimdiye kadar epey kişisel bir şekilde okumaya elimin gitmediği kitaplardan biriydi. Nihilizm nedir, doğru ve yanlış hangi durumlarda ne kadar kişisel tanımlardır bunları yansıtan güzel bir eser.

Romandaki güçlü diyaloglar, özellikle bilgiyi ve ahlakı sorgulamak için önemli kıvılcımlar yaratıyor. İsminde de geçtiği üzere, roman temelde nesiller arasındaki anlayış farklarını yansıtsa da bence Turgenyev'in insanların farklı tutumlarını bir arada neden-sonuç ilişkisinden bağımsız inceleyen tavrı bence romanın ilerleyen sayfalarında daha belirgin ve önemli hale geliyor.

1800lü yılların ortalarındaki gençleri eleştirirken kullanılan "Eskiden okuyup öğreniyordu gençler; çevrelerinde cahil tanınmak istemediklerinden ister istemez öğrenmeye çalışıyorlardı. Ama şimdi şöyle demek yeterli oluyor onlar için: 'Dünyada her şey saçma!' Bu kadarla iş bitiyor! Şimdi nihilist olup çıktılar." tanımı nesillerden belli ki değişmeyen bir yakınmaya işaret ediyor.

Gereksiz yere gösterilen minnettarlık duygusundan bahsederken, bunun genç yüreklere ağır gelmeyeceğinin belirtilmesini de aslında olgunlukla kazanılan bir sağduyu göstergesi olarak yorumlayabiliriz. Turgenyev'in iki eserinde de geçen düello davetleri ve bu düelloların beklenmeyen sonuçları, belki de günümüzün gereksiz meydan okumalarına kıyasla daha az sorunlu yaklaşımlar. Buradan yola çıkıp meydan okuyarak varlığını göstermek tutumunun, modernizmle birlikte daha da sıkıntılı bir hal aldığını belirtebiliriz.

Aslında Babalar ve Oğullar'dan zevk almak için bu kadar derin analizlere gerek bile yok. Arkadiy ve Bazarov'un başına gelenleri okumak, aristokrat yaşamın eleştirisini incelemek kadar keyifli.

Hakan Genç
BdBG Blog / 28 Ağustos 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

1 Eylül 2016 Perşembe

Belki de tek bir şarkıyı yaşıyoruz.

Mecralar-arası yolculukta keşfettiğim bir kısa film: A Single Life. Spotify'da farklı şarkılar arasında gezinirken karşıma çıkan bir soundtrack'i çok sevip 2-3 kere dinledim ve ardından filmi aramaya başladım.

2015 Oscar'ları için en iyi kısa film dalında aday olmuş bir animasyon. Aslında Oscar adaylığından dolayı çok da gizli kalmış bir keşif değil, belki zaten bildiğiniz bir film. Sinemada daha önceden farklı şekillerde işlenen hayatın geri-döndürülemezliğine yapılan farklı bir vurgu. Carpe diem diyince klişe olsa da sinemada halen yaratıcı kullanımlarını gördüğümüz bir konu. Plağa kaydedilmiş bir hayatı yaşıyoruz, hayatımız belki de bazı yerleri nakarat olan tek bir şarkıdan ibaret.

http://dovga.com/video/5775/a-single-life/short-films

Kısa film YouTube ve Vimeo'da yoktu, pek tercih etmesem de bu sefer vk üzerinden link veriyorum. Bakalım zamanla link uçmaz umarım, a.k.a. kurbağa.

Link uçmuş olursa da eliniz boş göndermeyeyim, YouTube üzerinden şarkıyı dinleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=HjmGUXr32I0

26 Ağustos 2016 Cuma

Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü / Turgenyev

"Lüzumsuzsa söndür", bu kitabı elime aldığımda aklıma gelen ilk ifade oldu. Turgenyev hayatı boyunca Türkiye'deki resmi dairelerdeki bu lafı görmemiş olsa da kitabı bitirdiğim zaman bu uyarının kitaptaki karakterin hayatını özetlediğini düşündüm. Ölümcül bir hastalıktan dolayı ömrünün son günlerini yaşayan ve bu zamanı kendi geçmişinden küçük bir kesit aktarmaya ayıran bir adamın hikayesi.

Umutsuzluğun kademe kademe gelişimini ve dibe batmak için insanın nasıl da yoğun çaba harcayabileceğini gösteren bir eser. Turgenyev'in hayat yaklaşımı hakkında ipuçları veren minik bir rehber olarak da tanımlayabiliriz bu kitabı.

"Bilindiği üzere bir insan mutluyken kafası pek çalışmaz." diyen bir yazarın kendi mutsuzluğunu yüceltmesi ve aynı zamanda lüzumsuz yere geçirilen bir ömrün ısrarla bir anti-kahramanlık hikayesine evrilmesi bir tesadüf olamaz.

Düelloya bile "Siz sanki bana hakaret ettiniz?" şeklinde kibarca ve aşağılanarak davet edilen bir anti-kahraman, zaten hayatta herhangi bir konuda nasıl başarılı olabilirdi ki?

"Ah siz edebiyatçılar benim için çok fazlasınız!" sözünü ise Turgenyev'in sanatı da yok sayan nihilist karakterlerinin bir yansıması olarak ele alabiliriz.


Hakan Genç
BdBG Blog / 26 Ağustos 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

23 Ağustos 2016 Salı

Tante Rosa - Sevgi Soysal'dan 'kadınca bilmeyişler' tarifi

Aklımın bir köşesinde yer edip sahafta karşıma çıkınca mutlu olduğum kitaplardan biri de Sevgi Soysal'ın Tante Rosa'sı oldu. Kitapçıya gidip klasikler bölümünden bir eser seçmenin önemli bir heyecanı yok benim için; zaten o seçilmiştir-klasiktir, kitabı aldıktan sonra onu okurken heyecan başlar. Oysa bir klasik eseri ya da okumalıyım ben bunu dediğim eski dönemlerden bir kitabı sahaf köşelerinde bulmak bambaşka bir keyif.

1985'ten bugüne gelmiş 4. basımını buldum Beşiktaş'ta sahafta. Kitabın sonundaki söyleşiden öğreniyoruz, Tante Rosa aslında Sevgi Soysal'ın kendisinin, anneannesinin ve teyzesinin bir bileşkesi. Kadınlık serüveninin içten anlatımı, mücadele ederek kaybeden bir içtenlikle yansıtılıyor. İdealize edilen dünyalarda herkesin bir kahraman olması beklenirken, bazen kendi hayatımızın anti-kahramanı oluruz. Bunun farkında olmamak ise insana beyhude bir yorgunluk verir. Tam da bu yüzden, doğru tespit ettiğimiz zaman, anti-kahramanlığı kötümserlik değil, hayatın kendisi olarak düşünürüm. Ki Sevgi Soysal'ı okurken de bunun örneklerini hissetmeyi sevdim.

"... hiçbir şeyi bilmemek ya da, ama hiçbir şey bilmediğini de bilmemek, yararsızlığı bilmek, yararsızlığı."

"Rosa, bir çocuk gibi küskün.
- Sen bir otomobil misin, bir çamaşır makinası mısın, bir elektrik süpürgesi misin ki senden bir önceki modelin bozukluklarından sıyrılmış olarak piyasaya sürülmek istiyorsun?"

Ev ev dolaşıp boş şişeleri toplayarak, papağan almak için para biriktiren bir kadın Rosa.

Hakan Genç
BdBG Blog / 23 Ağustos 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

19 Ağustos 2016 Cuma

"Sessizlik, bir yıldızın kaymasıyla bozuldu." / Merhume


Bu kitap hakkında bi'şeyler yazıp yazmamakta kararsız kaldım. Bu sefer aslında kitap yorumu olarak değil de kendime not olarak yazıyorum bunu. Kitabı uzun sürede okuduğum için mi hikayeye dahil olamadım, yoksa zaten hikayeyi akıcı bulmadığım için mi bu kadar uzun sürdü Merhume'yi bitirmem, tam olarak bilemiyorum. Bu kitabı okumam için geçen yaklaşık iki aylık sürede kaç kitap okudum, ama bu kitap bitmedi/bitemedi. Uyurkulak, kaset çözümü-not defterleri-günlük kullanımı şeklinde farklı bir kurgu yakalamış olsa da hikaye gereksiz ve birbirinden kopuk ayrıntılarla ilerledi.

Aslında "Tol" ve "Har" romanlarını da tam verimli okuyamamıştım. Orta vadeli okuma listemde Murat Uyurkulak'ın klasikleri "Tol" ve "Har" halen yerlerini koruyor. Onları okumak için yeni bir teşebbüs gerçekleştirip kendisi hakkında daha doğru yorumlarda bulunmayı planlıyorum. That's all.

Kapak tasarımının kötü bulunması, kitap hakkındaki yorumların en önemli (ve belki de tek) ortak özelliği. Kapaktaki Merhume yazım tarzı ise hikayeyle birlikte anlam kazanan güzel bir detay.

"menfi lakırdı tan vaktinde geveze kurbağa gibidir, ya dinleyen delirir, ya kurbağa ezilir."

"Bu alemde hiçbir mahluk yoktan var, vardan yok olmayacağı gibi, bir kez zikredilmeye başlanan hiçbir hikaye de yarım kalmayacaktır. Her hikaye kendine elbet bir nihayet bulacaktır."

"Sessizlik, bir yıldızın kaymasıyla bozuldu. Dördü art arda, dışlarından birer dilek tuttular."


Hakan Genç
BdBG Blog / Ağustos 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

27 Mart 2016 Pazar

İntikam Soğuk d@ Yenebilir

Yaşanabilir ve  gerçeklik katsayısı yüksek bir öyküdür.

Picasso Paris’e geleli iki yıl olmuştu. Hayatta ne yapmak istediğine halen karar vermiş değildi. Kendi açmazları yine kendisi için bir yük oluşturmaktaydı. Bir yandan ailesinin  maaşlı  bir işe gir baskısı, diğer yandan Picasso’nun içinde var olan o inanılmaz boşta gezme arzusu... Nasıl da kendini esir ediyordu o boşluk. Saatlerce tuvalin başında oturabiliyor rastgele boyaları tuvale sürüyor, elindeki boya artıklarını ise duvarlara. Böyle böyle zamanını geçirmekteydi Picasso. Kendisine sorsanız yaptığının derin sanat olduğunu, ev sahibine sorsanız evi batırmaktan başka bir işe  yaramayan aylak biri olduğunu ya da babasına sorsanız ileride beş parasız kalacak budalanın teki olduğunu size söyleyebilirdi.

Ağustos sıcağında henüz Parisli kadınlar şort giymeyi keşfetmediği bir zaman diliminde -ki Ağustos’un üçü 1903- Pablo ellerindeki boya artıklarını bile temizlemeden Montmartre’a gitmek üzere  evden çıkar. Yolda karşılaştığı insanlara selam verir. Onlar da tekrar Pablo’ya. Metroya doğru ilerlerken tanıdık biriyle karşılaşma beklentisi vardı içinde, tarifi mümkün olmayan. Metroyu ve yeraltı düzenini düşündü bir an. Acaba bütün ülkelerde bu tarz bir ulaşım aracı olacak mı; yoksa geçici bir heves olan bu tüneller bir süre sonra birer Kapalıçarşı’ya mı dönüşecekti?

Anlamsız bir şekilde, metronun duvarlarına bakmaya başladı bu sefer de. Acaba duvarlarda ünlü  ressamların tablosu olsa daha iyi olmaz mı? dedi. Ama o zaman belki de çalınır, diye içinde bir kaygı oluştu. Gerçi sanat eserlerini alıp müzelere hapsetmek de zaten çalmanın farklı bir yolu değil mi diye yanıt verdi kendine. Belki de en iyisi ayna olsa mesela duvarlarda, trene binmeden önce insanlar son bir kontrol ederlerdi kendilerini, makyajlarını. Bütün bu yoğun ve anlamsız düşünceler içinde karşıdan bir kız geldiğini fark etti. Kızın kıyafetini, fiziksel özelliklerini burada anlatıp sizleri yormak istemiyorum. Yanına yaklaşıp selam verir Pablo. Kız da  selamını nazikçe alır (1903 yılının en büyük özelliği insanların birbirine aşırı güvenmesidir. Henüz iki cihan harbi de yaşanmamıştır.). Adının Lotte olduğunu, Paris’e resim eğitimi için gelen 19 yaşında Alman bir genç kız olduğunu Picasso’nun notlarından öğreniyoruz.
Lotte’yi kahve içmeye davet etse de derse geciktiğini bahane eden genç kız bu daveti  nazikçe geri çevirir. Kızın sadece haftanın 6 günü bu saatlerde metronun bu durağında olduğu bilgisini alır. Kendisinin de ressam olduğunu, eğer isterse resimlerini gösterebileceğini söyler. Lotte umarsızca kafasını sallar ve ayrılır.

Lotte’den hayır cevabını alan Picasso, can sıkıntısıyla Montmartre’a yürüyerek gitme kararı alır. Yolda bir kirpi görür. Anlamsızca onu inceler. Geometrik şekillere pek meraklı olan ressam kirpiyi boya kutusuna alır -dikenli hayvanı, eline batmadan boya kutusuna nasıl yerleştirdiğine günlüklerinde yer vermez ressam-.

Montmartre’a geldiğinde, derin derin bir o kadar da ciddi resim yapan arkadaşlarıyla selamlaşır. Arkadaşları boya kutusunun içinde ne olduğunu sorarlar. Kapağı açınca kirpiyi gören arkadaşları çok şaşırırlar. İçlerinden biri kirpi etinin çok tatlı olduğunu belirtip onu kesip  yeme fikrini önerir. Kimse hayır demez bu fikre. Kirpiyi hiç acımadan sanki daha önce hiç et yememiş gibi yer bütün o sanat aşıkları. Masum kirpinin vücudundan ayrılmış kafası ve o dikenli derisi çayırların üzerinde öylece sere serpe yatmaktadır. Pablo derin derin Lotte’yi düşünür, keşke ona ulaşmanın bir yolu olsa der. Mektup yazmaya karar verir. Ama tuvale yazacaktır. Kağıt kalem kullanmak bir ressama yakışmaz der. Kirpinin derisini alır sinsice gülerek arkadaşının paletine batırır tüm deriyi tek hamleyle tuvale büyük  boyutta ama küçük  görünümünde  bir "a" yapar, boyasını paylaşmayı hiç sevmeyen arkadaşı da paletindeki eksilen boyaların intikamını almak içgüdüsüyle a harfine kuyruk yapar. Kuyruklu a, @ işaretidir artık tuvalin üzerinde böyle biraz hüzünlü.

26 Mart 2016
Konuk Yazar: Pilli Plak

6 Mart 2016 Pazar

on-demand

İnternette,  sıklıkla kullandığımız "on demand" terimi için şimdiye kadar denk geldiğim en güzel Türkçe ifade "istek üzerine", şimdi Spotify üzerinde gördüm. Kullanıldığı her cümleye uymuş.


18 Şubat 2016 Perşembe

Coen'den Nuri Bilge Ceylan'a selam

Tesadüfen bulunmuş bir video, NBC kendi YouTube kanalında paylaşmış olsa da sadece 300 kişi izlemiş şu vakte kadar. Nuri Bilge Ceylan filmiyle ilk kez karşılaşan, kovboy şapkalı adamın kısa hikayesi.



12 Şubat 2016 Cuma

Uygun pozisyonu bulmak

Kitap okurken önemli dertlerimizden biri: Aralıksız okumak istediğiniz bir kitap var ve uygun pozisyonu bulamıyorsunuz. Sizin tercihiniz hangisi?

Benim öncelikli sıralamam: 3-6-9-10-4-11.

4 Şubat 2016 Perşembe

Kırmızı Saçlı Kadın / 1 günde Orhan Pamuk romanı bitirmek

Orhan Pamuk, 1 yıl gibi kısa sürede kitap yazar da bunu 1 günde okuyup bitirmemek olur mu:)

Kitap 2 Şubat'ta yayınlandı ve o akşam iş çıkışında Kadıköy'deki YKY dükkanından aldım kitabı. Çok popüler olan bir kitabı hemen okumayı genelde tercih etmesem de, belki de her tarafta bu kitabın reklamını görmediğim için böyle bir çekince yaşamadım. YKY içindeyken, sırada herkesin elinde aynı kitabı görmek ve göz göze gelip minik gülümsemeyle o heyecanı yaşamak güzeldi. Kırmızı bulutlu gökyüzü olan şöyle bir vakitte bitirdim kitabı.

Yine, tuhaf-sağlıksız bir aşk takıntısı var karşımızda. Hikayenin efsanelere bağlanmış olması, bu hastalıklı aşk tasvirini normalleştirmese de, Orhan Pamuk romanına efsane bir anlatım katıyor.

İstanbul elbette yine başrolde. Bir önceki romanında (Kafamda Bir Tuhaflık - BdBG Blog) olduğu gibi; kentsel dönüşüm, şehrin değişen çehresi ve bir anda maddi anlamda zenginleşen yeni kitle ana hikayeyi destekleyecek şekilde romana ekleniyor. Adım adım, metre metre bir kuyu nasıl açılır bunu öğreniyoruz. Bununla birlikte, kitabın tanıtımlarında ve hatta arka kapağında geçen bir "ilk aşk hikayesi" yerine, herhangi bir efsaneyi günlük hayatta gerçek kılacak sıradan olaylar zinciri diyerek tanımlamayı tercih ederim bu romanı.

"...Bu yüzden yazar olmak istiyordum. Yazarken düşünecek, kendi kendime ifade edemediğim resimleri ve duyguları yazıya dökecek[tim]..."

Orhan Pamuk'un yaratıcı hikaye anlatımı bu romanda da öne çıkıyor, fakat bu eserde satırlar dolusu tasvirlere neredeyse hiç yer verilmemiş. Kitabın ilk sayfalarını okurken bile dikkati çeken bu farklı durumun açıklaması ise en son bölümde, Kırmızı Saçlı Kadın üst başlıklı bölümde, yer alıyor. Tüm hikayenin ne amaçla yazıldığını anlamak, ancak bu son bölümü okuduktan sonra mümkün oluyor.

"Zaten dinlediğin hikaye başına geleceği için ona efsane dersin."

Orhan Pamuk hayranıysanız, mutlaka okuyun; yeni nesil romanları seviyorsanız, okumamazlık etmeyin. Ve her koşulda, 200 sayfa boyunca tutkulu bir hikayeye çok yakından tanık olmanın keyfini yaşamak için okuyun.


Hakan Genç
BdBG Blog / 4 Şubat 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

29 Ocak 2016 Cuma

Kısa Film / The Boy with a Camera for a Face

Çeşitli festivallerde yer alıp ödül kazandıktan sonra, internette daha 10 gün önce yayınlanmaya başlayan bir kısa film. Yönetmen Spencer Brown, çok özenli bir yapım ile günümüze masalsı bir eleştiri getiriyor.

Doğduğu andan itibaren kafası yerine bir kamera taşıyan karakterimizin hayatını izliyoruz. Hayatındaki her gün, gördüğü her şey kayıt altında; yapması tek şey kameranın kasedini günlük değiştirmek.

'Doğal' olarak, görsel hafızasıyla ilgili bir sorunu olmayan; ama sürekli gözetleyerek bir süre sonra gözetlenen noktasına ulaşan bir karakter. Gözetim altında yaşamayı bu kadar kolay kabul eden bir toplum ve kendi idealindeki yaşamı teşhir ederek var olmaya çalışan bireyler. Bu filmi izlerken, bu iki kavramı da çok güzel örnekler ile bağdaştırmanız mümkün.

Buna benzer distopyaları aslında kendi hayatlarımız üzerinden sürekli gerçek kılıyoruz. Örneğin, buradaki karakterin gözetleme kültürünü içselleştirmiş bir toplumda doğması, onun toplumla çift taraflı bir etkileşime geçmesinin zorunluluğuna da işaret ediyor.

Yönetmenin kendi resmi Vimeo hesabından kısa filmi izleyebilirsiniz. Üzerine uzun uzun yorumlarda bulunabileceğim bir film; izledikten sonra kendi yorumlarınızı da paylaşırsanız sevinirim.

28 Ocak 2016 Perşembe

Shirley Valentine - ilginç olmayan güzel bir oyunun ertesiydi

Shirley, Sumru Yavrucuk'la hayat bulan tek kişilik bir oyun. 2015 ortasında prömiyerini yapan oyunu, Kozzy'deki Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi'nde izledik. Tek kişilik oyunda, Sumru Yavrucuk çok başarılı bir performans sergiliyor. Oyunun açılış sahnesinden ikinci perdenin sonuna kadar etkileyici oyunculuk sizleri bekliyor. Orta yaş civarı Shirley'in kendi hayatını keşfetmesi ve sıkıcı rutinden kurtulmak için attığı adımlar, oyunun temel konusu. Fakat, oyunculuk başarılı olsa da tiyatro metni sahneye uyarlanırken, klasik televizyon izleyicisinin hedeflenmesi, akıcılıktan uzak ve ilginç olmayan bir tiyatro oyununa neden oluyor. Ayrıca, konunun akıcı olmayan bir tempoda işlenmesi, aradaki güncel kuşak çatışması detaylarının etkisini de azaltıyor.

Oyun ilgi çekici olmasa da, Sumru Yavrucuk'un performansı kadar, hatta daha çok, sevdiğim diğer bir bölüm de Selmin Artemiz'in şarkılarıydı. Piatango ile olan performansını ise bu yazıyı yazarken keşfettim, dinlenmeli. Piatango'yu canlı dinlemenizi de ayrıca tavsiye ederim.

Sonuç olarak, bu aralar oyun hakkında çok fazla olumlu yorum bulunsa da benim öncelikli olarak tavsiye listemde yer almayacak bir oyun oldu, Shirley.

26 Ocak 2016 Salı

Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey / Türk sinemasında aşk kolajı

1996 tarihli, 5 yönetmenli, çok faza ünlü oyunculu, birbirinden tam bağımsız 5 kısa filmin bir araya gelmesiyle oluşmuş deneysel ve duygusal bir yapım.

Çok geç keşfetmiş olsam da, dönemin Türk filmleri arasında favorilerimden biri oldu.

Filmin oldukça iddialı bir ismi var, ki bölümlerin yaratıcı anlatımları da bunu başarıyla karşılıyor. Bölümlerin isimleri ve yönetmenleri ise filmdeki sırasıyla şöyle:


  • Ömer Kavur - "Buluşma"
  • İrfan Tözüm - "Monte Kristo"
  • Yusuf Kurçenli - "Çünkü Onu Seviyorum"
  • Erden Kıral - "Ay Hikayeleri"
  • Zeki Ökten - "Hep Aynı"


Buluşma: Zuhal Olcay ve Lale Mansur'un sade ve etkileyici oyunculukları üzerine kurulan bir bölüm. Aşk ve aşk ile ilişkili tutkuyu naiflikle anlatan bir hikaye. Zuhal Olcay ve Lale Mansur, ikisinin oyunculuklarını da her zaman sevmişimdir; burada da çok güzel ve sade bir uyum sergiliyorlar.

Monte Kristo: Filmin en sevdiğim bölümü; spoiler verip sürprizini bozmak istemediğim absürt bir hikaye.

Çünkü Onu Seviyorum: Kapanış jeneriğinde sadece bir satır ile ismi geçse de filmin bir şekilde Birsen Tezer ile özdeşleşmesini sağlamış bölüm. "Birsen Tezer - Ne Tuhaf"

Hep Aynı: Çok profesyonel bir iç sıkıntısı. Güzel diyemeyeceğim kadar tekdüze ve tam da bu yüzden filmin bütünü içerisinde mutlaka izlenmesi gereken bir bölüm. Bu bölümü izlerken aklıma, 90'ların vazgeçilmezi Bizimkiler geldi; benzer şekilde anlamsızlığa sürüklenen bir akış mevcut. Hatta bu blog yazımı hazırlarken bir detayın farkına vardım: Babaanneyi seslendiren kişi, Bizimkiler'deki doktor Türkan'mış. Ne Tuhaf:)

Yakın geçmişteki Türk sinemasında farklı anlatımları seviyorsanız, aşkın günlük hayat yansımalarını anlatan bu filmi izlemelisiniz.

Hakan Genç
BdBG Blog / Ocak 2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek


Yazıyı yazarken fark ettiğim ilginç bir detay:
Bu filmi de aşırı sevmemle birlikte şu an yakaladığım minik bir ayrıntı, yaklaşık aynı yıllara ait isminde "her şey" geçen üç filmi de çok seviyorum.
"Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey", "Her Şey Çok Güzel Olacak" ve "Mustafa Hakkında Her Şey".


12 Ocak 2016 Salı

Onikinci Gece / Modern Dekorda Shakespeare Seyretmek

En özet yorumlarımı ilk başta söylemem gerekirse: Uzun süredir böyle keyifle bir tiyatro izlememiştim. Klasikleri sahnede izlemek genelde risklidir. Çoğu izleyicinin zaten bildiği bir metni sahnelemek, hem oyuncular, hem de ekip için zorlu bir süreçtir. Bu çekinceleri taşıyarak oyuna gitsem de sahneyi ve dekoru görünce endişelerim tamamen yok oldu.

William Shakespeare - 12. Gece, İBB Şehir Tiyatroları tarafından bu sezon keyifli bir şekilde sahneleniyor. Klasik eserin konusunu anlatmak yerine, bu tiyatrodan bahsetmeyi tercih ederim. Bu oyunu güzelleştiren iki önemli nokta vardı, reji ve oyunculuk.

Her şeyden önce prodüksiyon ekibini takdir etmemiz gerekiyor. Klasik bir metni 110 dakika ve tek perdede başarıyla sahnelemek kolay iş değil. Tiyatroda oyunlarının iki perde olması, hem tiyatro ekibine zaman kazandırır, hem de seyircinin sıkılmasını engeller. Ayrıca, perdenin kapanması dekor değişimi için de gereklidir. Tam da bu konuda, bu oyunda çok başarılı bir ekip çalışmasına tanık oluyoruz. Oyunun akıcılığı bozulmadan dekor değişimleri gerçekleşiyor. Mekanik detayların başarılı bir prodüksiyon ile oyuna dahil edilmesi, oyunu aslından uzaklaştırmadan eklenen interaktif unsurlar ve canlı müzik kurgusu Onikinci Gece'ye dinamik bir anlatım katıyor.

Oyuncular ise kusursuz bir performans sergiliyor. Başrolde Bennu Yıldırımlar hiç konuşmadığı anlarda bile çok başarılı bir oyuncu olduğunu gösteriyor, ki oyunun ilerleyen dakikalarında daha fazla öne çıkmasıyla rolünü eksiksiz yansıtıyor. Levent Öktem ise bu rol için belki de en doğru seçim. Sahnedeki her saniyesi etkileyici bir oyunculuk örneği. Aslında, ekipteki tüm oyuncular için benzer yorumlarda bulunmak mümkün.

Sahneye dekor gibi gelip hareket ettikleri sonradan hissedilen ve neredeyse havada durmayı başaran iki oyuncu, zaman geçişlerini başarıyla yansıtan ayna ve ışık kullanımı güzel detaylardan sadece bazıları.

Sahnede "Cheek to Cheek" yorumu bile dinleyeceğinizi belirtirsem, oyunun müzik detayları hakkında nelerle karşılaşabileceğinizi tahmin edebilirsiniz.

Oyunu Harbiye Sahnesi'nde önden ikinci sırada izlemek ise önemli bir ayrıcalıktı. Mimikleri bile kaçırmadan, Shakespeare modern dünyasındaydık. Oyunla ilgili tek kusur diyebileceğim detay ise sahnenin yan taraflarının doğru kurgulanmamasıydı. Bizim gibi oyunu ön koltuklardan izleyen kişilerin gözü yandaki hazırlıklara kayabilir. Gerçi, oyunun öyle bir atmosferi var ki dikkatinizi saniyeler içinde tekrar oyuna yoğunlaştıracaksınız.

Dekorun yaratıcılığı için de sahnede bir anda boks ringi göreceğinizi söylerim, daha fazlası için bilet bulup mutlaka izlemelisiniz, tavsiyesiyle bitiririm.

Hakan Genç
BdBG Blog / 06.01.2016
Bilsek de Bilmeden Gelsek

11 Ocak 2016 Pazartesi

ZERO ve modern sanattan minik bir kesit

ZERO sanat ağı kapsamında İstanbul'da da sergilenen eserler görülmeye değerdi. "ZERO. Geleceğe Geri Sayım" ismiyle Emirgan'daki Sakıp Sabancı Müzesi'ndeki sergide, 20. yüzyılın ikinci yarısından doğa ve teknolojiyi birleştiren eserler yer aldı.
"Sanat sıfırdan başlamalı" prensibi, serginin sadece isminde kalmayıp eserlerin ruhuna da yansımış. Sergilenen eserlerin meydana getirilmesini ve sergi salonlarına yerleştirilmesini gösteren videolar, sanat sürecinin sadece eserle sınırlı kalmadığının, uzun bir yolculuğun sonucu olduğunu en güzel gösteren kanıtlardı.

Otto Piene imzalı "Şişme Nesneler" ve Heinz Mack imzalı "Dokuz Sütun Üzerindeki Gökyüzü" eserleri hem dev boyutlarıyla, hem de yapım aşamaları bakımından en ilginç çalışmalardı. Bununla birlikte, boş tuval üzerine çivilerin bir yay ile fırlatılarak oluşturulan eserin yöntemini incelemek de keyifliydi.

Bununla birlikte, özellikle ışıklı enstalasyonların sergileme yöntemlerinde bir eksiklik göze çarpıyordu. Bazı yerlerde karartmaların yetersiz olması ve ziyaretçi geçişinin yanlış kurgulanması, eserlerin ruhunu doğru hissetmeyi engelliyordu.
Özetle, ZERO akımının genel hatlarını görmek için gezmeye değer, ama gezilmemesi de çok büyük kayıp olmayan bir sergiydi.

Sergi broşürünü indirmek için:
https://drive.google.com/file/d/0B_I4LOtFbb8ha2VVTGVfUUJOQms/view

4 Ocak 2016 Pazartesi

Seinfeld s04e07 / one of the best episodes

Seinfeld is one of my favourite TV series and by chance today I watched the 4th season's 7th episode, titled as The Bubble Boy. Just as a reminder, the one with Jerry plans to visit a boy who lives in a plastic bubble, because of a chronic illness. Unfortunately, George arrives before Jerry and the problem goes on.

And a quote from Seinfeld:
"Something very scary and exciting about fire. People always run to see a fire. They are very proud if they have a fireplace.

I think that's what smoking is really all about.
That's the power of smoking. It's just this thing: 'I got fire right here in my hand. Smoke and fire is literally coming right out of my mouth.'"