21 Aralık 2015 Pazartesi

Yanık Saraylar / Sevim Burak Kimdir?

Aslında bir öykü kitabından daha çok, Sevim Burak'ın kendine notlar şeklinde oluşturduğunu düşündüğüm bir seçki. Anlamadım-O zaman kötüdür, Anlamadım-o zaman çok iyidir; ikilemine düşmeden bu kitabı yorumlamak en doğrusu olacak. 1931 - 1983 yılları arasında yaşayan yazarın, kendi dönemi için sıradan olmayan bir hayata sahip olduğu kesin. Kitaptan öğrendiğim kadarıyla hem mankenlik, hem de modaevi yöneticiliği yapan Sevim Burak, hayatının bir bölümünde Nijerya'da da yaşamış.

Kitap 6 tane öyküden oluşuyor. Öykülerin, betimlemelerden olaylara karışık sırayla geçerek atlaması kitabın geneline yayılan ortak bir nokta. Kitapta etkilendiğim, hatta sevdiğim bir bölüm bulunmasa da, kitaptaki en iyi diyebileceğim öykü ikinci sırada yer alan ve "İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum. Belki de etmez" diye başlayan "Pencere".

Bu kitabı okumadan önce hakkında pek de bir bilgi sahibi olmadığım yazarı anlamak, belki de kendi deyimiyle "Baron Bahar'ın anlattığı şeyler // Tam bir hayat boyu sürdü." satırında gizlidir. Gizli bir dünyanın, gizli kalması istenen detayları.

"Fakat doğayı görmüyorsun. Yoksa - benimle gelirdin, geceleri doğa bir cennettir." çağrısını yapabilmek ne güzeldir, düşüncesiyle kitabı bir oturuşta bitirdim. Peki, sizin bu çağrıyı yapmak istediğiniz / yapabileceğiniz kimse var mı?

Hakan Genç
20 Aralık 2015 :**

19 Aralık 2015 Cumartesi

Konuk Yazar: Kararsız Okur Ne Okur?

Alışverişin en ilginç olanlarından birisi de kararsız okur olarak kitapçıya girilen zamanlardır. Geleneksel anlamda kitapçı ve de tek kişi çalışan varsa sizi yalnız bırakmak istemez. Özellikle son on yılda kitapçılar sizleri illa bir sınava hazırlamak derdindeler. Dükkanlarını da ona göre tasarladılar. Eğer yeni ergen dönemdeyseniz LYS – artık adı her ne olduysa eski ÖSS – biraz genç olgunsanız KPSS, genç olgun ama üzerinizde takım elbise varsa kesin bu adam bankacı der ve size inanılmaz ağırlıktaki SPK kitaplarını satmaya çalışırlar. Birkaç ay önce şehrimde bulunan AVM’nin içerisindeki kitapçının rafları beni kendimden aldı götürdü.  Henüz iki kitabını yayınlanmış bir Türk yazarın kitapları iki büyük raf kaplarken Rus klasikler kategorisi tek raf ve çoğu özet halleriyle yer bulmaktaydı. Dükkandan çıkarken satış danışmanının "Abi indirim de yapardık, ne tarz aradın ne okursun?" şeklindeki sorusu da az gelişmiş edebi zevkime vurulmuş tekme gibiydi. O saatten sonra kitap okumayı bırakıp TV8’e geçebilirdim. Ama yapmadım; halen boş vakitlerimde kitap okuyorum, müzik dinliyorum. Bu Cumartesi akşam Antalya otogarında yolda vakit geçirmelik kitap ararken satıcıyla yine göz göze geldim. "Ne tarz okursun?" dedi. "Genel bakıyorum." dedim. Hep öyle derim. Pahalı markaların mağazalarında da aynısını derim. "Genel bakıyorum."

"Siz bakın ben yardımcı olurum." dedi. Zülfü Livaneli Konstantiniyye Oteli’nde karar kıldım. "İndirim var mi?" dedim. "3 TL iner gönül almak için" dedi. Tamam dedim, elimde 22 TL bekliyorum. Önümdeki çocuk dini içerikli kitaplar almış.  90 TL dedi adam. Hiç pazarlık etmeden verdi parayı.  Eğer 100 TL ye tamamlarsa çeyrek piyango bileti hediye edeceğini söyledi kitapçı.  Çocuk da kararlı ve asil bir şekilde "Bilet senin olsun; bu kitaplara haksızlık olur." dedi. Adam kızardı, biraz da yaptığı oyundan utandı. Sıra bana gelince "Bana ver o bileti" dedim. "Sadece 100 TL’lik alışverişe o bilet." demesiyle çocuğun arkasından seslenmem bir oldu. "10 TL farkla, 12milyon250bin TL kazanmak istemez miyiz?" dedim. Karşıdaki börekçiyle göz göze geldik. Beni Burger King servis elemanı sandı herhalde ufak farkla büyük menü satmaya çalışan.

19 Aralık 2015
Konuk Yazar: Pilli Plak

28 Kasım 2015 Cumartesi

TEDxIstanbul - Noktaları Birleştirmek

Yeni bir TED etkinliği. Gün boyu süren yeni bir heyecan.

Maslak Volkswagen Arena'da gerçekleştirilen bu organizasyon, bu sefer gayet profesyonelce tamamlandı. Tek sorun çay-kahve molasındaki izdihamlardı. Şayet daha çok noktada kahve servisi yapılsa hem organizasyon daha hızlı ilerler, hem de kahveye rahat ulaşan izleyiciler konuşmaları daha dinç kafayla dinleyebilirlerdi.

Bazı konuşmacılar hakkındaki notlarım:

Emin Çapa: Konuşması ilgi çekiciydi, ama sunum hazırlığı pek iyi değildi. TED konseptinde arkaplanda bir video izletmek, konuşmanın etkisini azalttı. Bir de hazırladığı PowerPoint sunumun görsel bakımdan zayıf ve imla hataları içermesi önemli bir eksiklikti. Bununla birlikte, teknolojiyle yakın gelecekteki hayatımızı birleştirmesi anlatımı zenginleştirdi. Ölümsüzlüğe çok yaklaştığımızı, doğal yollardan ölen son insan nesli olacağımızı belirtmesi ise teknolojiye kızma nedenim oldu. İzlerken aklıma, How I Met Your Mother dizisinin bir bölümünde Sheldon Cooper'ın ölümsüzlük bulunana kadar kendini eve kapatması geldi.

Ece Temelkuran: Bu TED'de en sevdiğim konuşmacıydı. Kendisinin de konuşmasının başında söylediği gibi TED konseptine uymayan, başarı hikayesi yerine devrimci değerlere vurgu vardı. Bu günlerde gündemde olan, Koç'un kapitalizm artık işlemez hale geldi sözlerinden yola çıktı. "Ali Koç bile artık söylüyorsa, bu sahnede ben de çok rahat ifade edebilirim ki yakın gelecekte, 10 yıl içerisinde, trending topic sosyalizm olacak." dedi. Bununla birlikte, günümüz insanının bencil yaklaşımı hakkındaki sözleri de ilgi çekiciydi. "Selfie çekiyor gibi yaşıyoruz." Yani her bir fotoğraf karesinin merkezinde, kocaman biz varız. Dışarıdaki dünyaya ve diğerlerine, fotoğraf karesine sığdığı kadar minik ölçüde yer veriyoruz benzetmesi hayatın güzel bir özetiydi.

Ahmet Naç: Bu TED'i yukarıdaki özel locadan izlediğim için, izleyici davranışlarını da çok iyi gözlemleme fırsatım oldu. En şaşırdığım an, Ahmet Naç konuşması esnasındaydı. Şimdiye kadar YouTube'dan ve salondan izlediğim TED konuşmaları arasında, açık ara en vasatı olan konuşma izleyiciler tarafından ayakta alkışlandı. Konuşması, ilkokul hayat bilgisi dersi derinliğinde geçen ve Atatürk söylemlerini tekrarlayan, ufuk açıcılıktan uzak bir konuşmaydı.
Ercan Tutal: Düşler Akademisi kurucusu olan Tutal, engellilerin toplumsal yaşama daha rahat katılabilmesi için hepimizin bilmesi gereken ipuçlarını paylaştı. Keyifle dinlediğim, faydalı bilgilere yer verdi. Verdiği çeşitli örneklerden biri görme engellilerin kullandığı özel eğitimli köpekler hakkındaydı. Bu köpekleri Türkiye'de sokaklarda fazla göremiyoruz, çünkü görme engellilere yardımcı olması için eğitilen bu köpekler, İstanbul trafiğinin karmaşa ortamına girince dengesizleşiyorlar ve görevlerini yerine getiremiyorlar, dedi. İbretlik.

Ezel Akay: Sevdiğim bir yönetmen. Sahne hazırlığı pek iyi olmasa da konuşmasının tarzı ve içeriği ortalamanın üzerindeydi. "İnternet sayesinde öğreniyoruz ki dünyanın her yerinde hikayeler anlatılıyor. Ama, bir yerde herkes tek bir hikayeye inanıyorsa orada ciddi bir sorun vardır."

Judith Liberman: İsmini daha önceden duydum, ama canlı dinlememiştim. Hikaye anlatıcılığı üzerine keyifli bir konuşmaydı.

Tüm konuşmaların ortak noktası, "Noktaları Birleştirmek" olsa da, günümüzde marketing ve iletişim alanında değer kazanan storytelling kavramını göstermesi bakımından da bu TEDxIstanbul güzel bir etkinlikti.

16 Kasım 2015 Pazartesi

Konuk Yazar: Bu gazete hard copydir.

Taşranın verdiği bütün buhranla Uğur’un kahvesindeydik. Posta Gazetesi vardı bütün sayfaları okunmuştu. İnsanlar okumak için değil, zamanın bolluğundan bütün satırlara göz gezdiriyorlardı. Fotoğraflar  ise daha çok ilgi çekiyordu. Kahveye geleli henüz 3 saat olmuştu ama altı farklı insanın elinden Posta Gazetesi geçmişti. Sıra bana geldiğinde ben de herkes gibi tüm haberleri detay detay takip ediyordum. İsveç Kralı kendi mülkünü Suriyeli göçmenlere tahsis etmişti. Olacak şey değil, dedim içimden. Masada duran batak sonuçlarını yazmak için kullanılan kalemi aldım ve haberin altına “seviyeyi yükseltme lan piç” yazdım. İkinci üç saatlik periyodumu da gazeteye detay incelemesi yapacak olan altı kahve sakinine ayırdım. Dördüncü adam yorumumu gördü “Kim yazdı bunu?” diyerek ayağa kalktı.  Tüm bakışlar benim üzerimde toplanmıştı. Kahve halkı artık el yazımı tanıyordu. Yavaşça bana yaklaştı ve sandalyeme ani ve hızlı bir tekme salladı.

Kasım 2015
Konuk Yazar: Pilli Plak

9 Kasım 2015 Pazartesi

Tüyap'taki izdihamlı-kitap ve olaylı-sanat fuarından bir kesit

İstanbul'da fuar mevsimi denilince akla gelen ilk buluşmalardan biri Tüyap Kitap Fuarı'dır. Bu fuarı Tepebaşı Tüyap'tayken ve Beylikdüzü'ndeki ilk vakitlerinde sürekli takip etsem de, artık kitap alışverişlerimi internet üzerinden yapmamın ve Beylikdüzü'nün çok uzak gelmesinden dolayı son 3-4 yıldır gezmemiştim.

Beylikdüzü Son Durak / Metrobüs'ün ve İstanbul'un sonu, korku filmi gibi bir isim ve etraf
Bu sene, Pazar günümüze bir değişiklik yapıp fuarı ziyarete gittik. Aslında, kitap ve sanat fuarının aynı anda yapılması da gitmemizde önemli bir etken oldu. Hatta, kitap fuarına ait olan bölümler o kadar izdiham halindeydi ki vaktimin çoğunu sanat fuarı bölümünde geçirdim.

Kitap fuarında gördüğüm en önemli değişiklik, maalesef kötü yöndeydi. Günümüzde kitapçı raflarının önemli bir bölümünün çeşitli sınavlara hazırlık kitaplarına ayrıldığı gibi, fuarda da aynı durum söz konusuydu. Üniversite hazırlık, liselere hazırlık, dil sınavları, KPSS  ve ismini bile bilmediğim nice sınava hazırlık için kitap satan onlarca yayınevi vardı. İnsanlar 5 dakikada yabancı dil öğreteceğini iddia eden setlere, sınavda en iyi puanı aldıracak kitaplara akın ediyorlardı. Fuarı daha önceki ziyaretlerimde böyle bir izdiham görmemiştim. Bu değişim, kitap okumanın bir zevk olmaktan öte, sadece hayatta iş-güç sahibi olmak için bir araç haline geldiğini gösteren önemli bir göstergeydi. Oradaki kalabalık, bir bakıma edebiyatın sessiz çığlığı gibiydi.

Yayınevlerine ait bölümlerde fazla zaman kaybetmeyip sahafların olduğu 4. koridora yöneldim. Bu bölüm benim için en zevkli kısımdı. Uygun fiyata, tertemiz Hayat Dergisi'nin eski sayılarını buldum, başka bir stanttan da çok hoşuma giden eski basım bir resim aldım. Sırf diğer bölümlerden daha sakin olan bu bölümü gezmek bile Beylikdüzü'ne gitme eziyetine değer.

Eşzamanlı yapılan sanat fuarı ise tamamen farklı bir deneyimdi. Çeşitli sanat galerilerinin az sayıda eser ile katıldığı sanat fuarı, galeriler hakkında genel bilgi edinmek için güzel bir ortam sunuyor. Kitap fuarı kalabalığı ile kıyaslanmayacak şekilde daha az insanın ve uğultunun olduğu bir bölüm. Yakın zamana ait memleketteki toplumsal olayları yansıtan eserler (Soma, Roboski, Ankara Saldırısı) ise özellikle ilgi çekiciydi.


Bununla birlikte, sanat fuarında ilginç bir olaya da tanıklık ettik. Bu bölümdeki ilk turu tamamlayıp ilgimizi çeken stantları tekrar dolaşmaya başladığımızda, Karşı Sanat Galerisi'nin standının etrafında, bir anda polis kalabalığı olduğunu gördük. Protokol ziyareti diye düşünsek de gergin bir durum söz konusuydu. Elbette ki merakımız galip geldi ve galeri kurucusu Feyyaz Yaman'ın yanına gidip durumun ne olduğunu sorduk.


Etraftaki gerginliğin, sanat fuarı bölümünü ilk başta gezerken dikkatimi çeken bir eserle ilgili olduğunu öğrendim. Gökhan Aslan, Kürtlerin acılarına ait eserinin önünde bir önceki gün (Cumartesi) bir performans ortaya koymuş, internette tepki örgütlenmiş ve galeri de herhangi bir saldırı ihtimaline karşı polise haber vermiş. Şiddet eleştirisinde bulunan bir sanat eserine yönelik şiddet çağrısında bulunup örgütlenmek de başka bir sanatçı için ayrı değerlendirme konusu, olsa gerek. Sanatçı Gökhan Aslan, Sanat Atak websitesine yaptığı açıklamada "Hiçbir kadın köle değildir. Köle pazarlarında satılmamalıdır. Buna da sanat yoluyla karşı çıkmak istedim. Aynı zamanda Ankara'da yaşanan bombalı eylem sonucu yaşamını yitiren barışçı insanlarla ilgili yorumda var bu performansın içinde." yorumunda bulunuyor. Önceki gün yaşanan gerginliğin ardından, stant etrafında üniformalı polisler gezerken, galerinin kurucusu Feyyaz Yaman ile konuştuğumuzda, sanatçının Karşı Sanat bünyesinde yer almadığını belirtip yine de sanatını özgür biçimde sunmasına değer verdiklerini belirtti. Karşı Sanat Facebook sayfasında bugün yayınladığı açıklamada ise "Karşı Sanat kurulduğu günden bu yana, politik ya da estetik olarak risk alan üretimlere yer vermekten çekinmemiştir. Sembolik ve fiziksel şiddet, sansür ve baskı karşısında yaşamı ve sanatı savunmak Karşı Sanat Çalışmaları’nın tartışmasız önceliğidir." diye belirtiyor. Sanatın bağlamından koparılmadan kendi anlamında yorumlanması ve sanat mekanlarının şiddet içermemesi, sanatın ve hayatın gerçek değerini bulmasını sağlayacaktır, elbet bir gün.
Yüzleşebilecek misin?

Sanat fuarında dikkatimi çeken çalışmalardan bir diğeri de Soma'yı anlatan üç boyutlu eserdi. Ayna ve resmin konumlandırılması, seyirciyi bir anda maden ocağı gerçeğiyle yüz yüze getiriyor. Fikir ve uygulama bakımından başarılıydı. Bu arada kitap fuarının bu seneki teması: "Mizah: Hayata Gülümseyerek Bakmak", sanat fuarınınsa "Geçmişe Tanıklık" olduğunu belirtmekte fayda var. Kitap fuarının durumu, mizahtan çok trajikomik bir durum olsa da, sanat fuarındaki eserler güncellikleri ve sergilenişleri bakımından konsepte çok uygundu.

Aşırı kalabalık bir kitap fuarı, keyifli sahaf reyonları ve hayatın içerisinden-hayat kadar gerçek bir sanat fuarı, hepsini bir arada bulabileceğiniz bir etkinlik. Metrobüs durağının da belirttiği üzere, İstanbul'un sonuna kadar uzun bir yolculuk sizi bekliyor, ama gezmeye değer.

Hakan Genç, Kasım 2015
bilsek de bilmeden gelsek blog

5 Kasım 2015 Perşembe

"İçimizdeki Şeytan" ve eylemsizlikle suçlu entelektüelizm

Bu yaz okuduğum Kuyucaklı Yusuf'tan sonra gecikmiş klasikler listemden Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan ile devam ettim. Roman bir aşk hikayesi üzerine kurgulanmış olsa da, entelektüel kesim ve halk arasındaki ayrımları görünür kılması bakımından önemli bir eser. Özellikle de günümüzde oy ve seçim tartışmalarının çok yoğun yaşandığı bir dönemde, aydınların halktan kopuk olması güzel örneklerle betimleniyor. Bu romanda da gördüğümüz üzere, düşünceleri ve sanatıyla kendini farklılaştıramayan bir sanatçı, yaşam tarzı ve diğerlerini aşağılaması ile toplumda yer buluyorsa, kitleleri peşinden sürükleme ihtimali ortadan kalkıyor.

Macide'nin genç yaşta müziğe olan ilgisi, Ömer'in boşvermiş yaşam şekli, sürekli reddetse de bulunduğu seçkinci ortam ve Macide için gerçek aşk serüveni kitabın içerisindeki ilginç unsurları oluşturuyor. Etrafımızdaki her olaydan daha korkunç bir şeyden bahsediyor Sabahattin Ali, hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı (alışkanlığı) var üzerimizde, diyor. İçerisinde bulunduğu rahatsızlığı yok etmek için eyleme geçmeyen kişi güçsüzlüğünü kabul ediyordur.

Kitaptan bir alıntı, Macide'nin hislerine tercüme olan bir bölüm:
"Zaten bu yüksek fikir muhiti onun üzerinde pek de iyi bir tesir bırakmış değildi. Ömer'le beraber yaşamaya başladıkları ilk günden beri bu meşhur ve kıymetli adamlarda büyük ve fevkalade taraflar, o zamana kadar kimsede görmediği meziyetler arıyor, buna mukabil onların herkesten ayrı olan yegane hususiyetlerinin, herkesin riayet ettiği birtakım kaideleri keyiflerince çiğnemekten ibaret bulunduğunu görüyordu."

"İçimizdeki Şeytan" terimi, Ömer tarafından oluşturulan ve insanı iyiden uzaklaştıran bir güç olarak kendine yer buluyor romanda. Belki de kader-kısmet-şans diye tanımlayıp eylemlerimizin sorumluluğundan kaçmayı kolaylaştıran hayali bir dış etken. Toplumdaki sanatçı ve aydınların, mevcut koşulları anlamaması ve eylemsizliğe kaçması, toplumun ilerlemesini sekteye uğratıyor. Bugün bir blog yazısında denk geldiğim "Diktatörlüğe Giden Ülkede Tuzlu Su Üzerine Bienal Yapmak" yazısı bu duruma benzer bir olayı örnekliyor. Siyasi ortam sanatçıyı apolitikleştiriyor olabilir, ama sen niye apolitik olmayı seçiyorsun diyerek sanatçı eleştirisi yapmalıyız. Faithless'ın da bir şarkısında dediği gibi "inaction is a weapon of mass destruction".

Hakan Genç, Ekim 2015
bilsek de bilmeden gelsek blog

27 Ekim 2015 Salı

Aksi Gibi - kısadan kısa öyküler

Çok uzun süre önce şahsen tanıştığım, az da olsa bir şekilde sürekli iletişimde olduğum biri Pınar Öğünç. Gazeteciliğini, araştırmacığılını ve ifade yöntemini sevdiğim bir yazar. Şahsen tanıdığım kişilerin kitap, albüm, film gibi eserlerini takip ederken, hem objektif olma kaygımı daha çok yaşayıp, hem de daha keyif alıyorum. Anlamsız bir ikilem belki de.

Keyifle okunan kısa kısa öyküler, her öyküde, günlük hayatın çeşitli detayları yer alıyor. Öykülerin yazım dili, sözlü bir aktarımın yazıya dökülmesi gibi, içten ve hikaye kalıplarından uzak. Kitapta bir araya gelen öykülerin ortak özelliği nedir diye söylemem gerekse, en rahat söylenebilecek şey detay incelemesi olur.

Kitabın tamamı bir bütün olarak kolayca okunan ve gülümseten öyküler içeriyor olsa da, okurken en sevdiğim üç öykü Kalıcı Makyaj, Platonik ve Sayın D1 Blok Sakinleri oldu. Platonik öyküsünü spoiler vererek özetlersem, kitap hakkında daha kolay fikir sahibi olabilirsiniz. Apartmandaki daire kapısının ev ahalisinden bir kadına olan platonik aşkını, her platonik ilişkide olması gerektiği gibi tek tarafın, kapının, gözlemleri üzerinden okuyoruz. Bir kapının gözünden imkansızlığın umudu ve hüzünlü hikayesi.

Farklı hikayelerden iki alıntı:
"...dikkat et, eylülde tipi kayık bir ton köpek görürsün başıboş... zaten öyle çocuğuna hediye diye yaz başı alıp da okullar açılınca sokağa sepetleyen çok. Mevsimlik işçi sanki..."

"'Maalesef bizde daha uygunu yok,' derdi imalı farklı renklerini soran kadına. Karşısındaki anlardı. Sevda'yla Nilgün, aybaşları hesaplarına asgari ücret yatmasından değil, kasanın arkasında 'Bu işyerinde asgari ücret uygulanmaktadır.' levhasından utanıyorlardı. Bunu bir gün birbirlerine itiraf etmiş olsalardı, belki önce kamerayı, sonra da o yazıyı söküp atarlardı birlikte."

Sonuç olarak, kısa sürede keyifle okunan hikayeleri ve detayları incelemeyi seviyorsanız tavsiye edeceğim bir kitap. Ama yine de bu kitapla kalmayıp Pınar Öğünç'ün günlük yazılarını ve yorumlarını da takip edin derim.

Hakan Genç, Ekim 2015

9 Ekim 2015 Cuma

Sofar Sounds - Ev Keyfinde Konser

İlk konserden beri haberdar olduğum ve internet üzerinden olsa da yakından takip ettiğim bir organizasyon Sofar Sounds Istanbul.

Şimdiye kadar Sofar etkinliklerini duymamış olanlar için öncelikle konsepti özetlemem iyi olacak. Sofar Sounds, dünyada 155'ten fazla şehirde gerçekleşen yeni nesil bir müzik deneyimi. Konserler her ay farklı bir evde gerçekleşiyor. Konserler için bilet satışı yapılmayıp Sofar'a kayıtlı olanlar arasında kurayla belirlenen kişiler, o ay gerçekleşecek konsere özel olarak davet ediliyor. O ayki konserde kimin çalacağı ve konserin hangi evde gerçekleşeceği, bu şanslı kişilere konserden bir gün önce eposta ile bildiriliyor. Bunun haricinde konsere kimse katılamıyor.

Eylül konseri için davetli şanslı kişilerden biriydim. Konserden tam 24 saat önce davetli olduğumu belirten eposta geldi. Epostada konserin gerçekleşeceği Etiler'deki evin adresi ve bu Sofar'da yer alacak müzisyenlerin bilgisi İrtifakaybediyoruz, Cansu Kandemir ve Sena Şener yazıyordu. Katılım durumumu teyit ettikten sonra, popüler terimiyle LCV yaptıktan sonra, müzisyenlerin sosyal medyadaki güncel paylaşımlarını kontrol edip konsere kendimi hazırladım.

Konser Etiler'de bahçeli ve şirin bir stüdyo dairede gerçekleşti. Stüdyo daire olması müziği hem salonda, hem de mutfakta dinleme keyfi sundu bize. Etiler'e vardığımızda biz evi ararken, diğer Sofar davetlileriyle sokakta karşılaşmak ayrı bir keyifti. Gizli bir davetin şanslı kişileri olmanın hissiyle minik selamlaşmalar ya da adres sorarken doğrudan diğer Sofar ziyaretçilerine yönelmek o akşamki detay gözlemlerimizden bazılarıydı.

Sofar konserlerinin ev ortamında yapılması kadar bir diğer önemli özelliği de sadece müzisyenlerin ön planda olması ve dinleyicilerin telefonuyla bile oynamayıp birbiriyle konuşmadan müziğe yoğunlaşması. Davet epostasında bu durum açık bir şekilde yazıyor olsa da Sofar Istanbul'un ilk günden beri direktörlüğünü başarıyla yapan Eda (Demir), bu konuda tekrar minik bir hatırlatma gerçekleştirdi. Sonuç: Mükemmel bir deneyim! Kimsenin konuşmadığı, telefon titreşiminin bile duyulmadığı bir ev konseri izledik.

İrtifakaybediyoruz: Peyote'den aşina olduğum bir grup. Ambient ve experimental tarzını güzel icra ediyorlar. Elektronik ağırlıklı bir müziği, ev ortamında çalmak pek kolay olmasa da performanslarını sevdim.

Cansu Kandemir: Sofar Sounds Tokyo'dan keşfedilip bize ulaşan bir ses. İsviçre'de yaşayan Cansu Kandemir, sırf bu Sofar'da sahne almak için İstanbul'a gelmiş ve iyi ki de katılmış. Sofar sahnesine çok yakışan performansını ve sesinin pürüzsüzlüğünü çok sevdim. Soft vocal ve lounge olarak dinlenebilecek bir ses. Takipte kalmanızda fayda var.

Sena Şener: Hakkında hiçbir şey bilmeden dinledim Sena Şener'i. Henüz lise öğrencisi ve tanımlaması pek de kolay olmayan özel bir sesi var. Söz ve müziği kendisine ait olan 'Çirkin Dünya' şarkısı Sena'nın sesi hakkında size fikir verecektir. Katıldığımız Sofar esnasında çekilen görüntülerden oluşturulan bu video, konserden kısa bir süre sonra paylaşıldı.


29 Eylül 2015 Salı

"İsyan Ahlakı" Nurettin Topçu / Karşılaştırmalı İsyan Analizi

"Hem uysallığa, hem de anarşizme karşıyız." sözüyle kendini ifade etse de, nice anarşist hayat görüşünü zenginleştirecek, zengin kıyaslamaları içeren akademik bir kitap.

Aslında, bu kitap Nurettin Topçu'nun 1934 yılında Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde yayınladığı doktora tezinden oluşuyor.

Liseye atanmış bir doçent
Önsözünde yazdığı üzere, kitabın hikayesi de içerdiği kıyaslamalar kadar ilgi çekici. Topçu, lise mezunu olarak gittiği Paris'te önemli çalışmalar gerçekleştirip bu tezi hazırlamıştır. Nurettin Topçu tezini Fransızca hazırlayıp Türkiye'ye geri döndüğünde, görüşleri dönemin yönetimi tarafından tehlikeli bulunduğu için, doçent unvanı olmasına rağmen görev yeri olarak bir üniversite değil, lise belirlenmiş; yine de Topçu bu durumdan yılmayıp 40 yıl boyunca lisede öğretmenlik yapmıştır. Bununla birlikte, bu kitabı oluşturan tezini Türkçe yayınlamaktan "Kim okuyacak ki?" diyerek kaçınmıştır. Ölümünden 20 yıl sonra, 1995'te, Türkçe çevirisi tamamlanıp yayınlanan kitap, ikinci baskıya girmeden önce örneği pek görülmeyen bir revizyon geçirir. Nurettin Topçu'nun varislerinin yazara ait belgeleri Dergah Yayınevi'yle paylaşması sonucunda, hayattayken yazarın gizli gizli bu eseri çevirmekte olduğu görülür. Böylece, ikinci baskıdan itibaren yazarın ve çevirmenlerin çalışmaları bir araya getirilerek yayınlanır.

İsyan niçin önemlidir?
Tüm çalışma boyunca hareket ve isyanı birlikte ele alan Nurettin Topçu, "Bir hareket ancak kendinden daha üstün bir düzene yönelirse isyan adını alır." diyerek bu konudaki yaklaşımını özetlemektedir. İsyanın gerekliliğini açıklarken, sosyalizme ve anarşizme belirli açılardan karşı çıktığını söylese de, günümüzdeki anarşizm ve sosyalizm yorumlarıyla Topçu'nun isyan kavramını yücelttiği noktalar arasında önemli benzerlikler bulunduğunu da söylemeden geçemeyiz. Bu iki kavrama karşı çıkış noktaları ise en temelinde, anarşizmin bireyi bencilleştirmesine ve sosyalizmin bireyin ferdiyetini ortadan kaldırıp onu uysal hale getirmesine dayanıyor. Elbette, sosyalizmi ve anarşizmi bu çerçevede basite indirgeyip görmezden gelemeyiz. Bununla birlikte, Topçu'nun isyan felsefesini temellendirdiği argümanları kesinlikle incelemeye değer.

İdeal toplumu oluştururken, ahlak meselesinin kalbine sorumluluk bilincini yerleştirmemiz gerektiğini belirtiyor ve ardından hürriyet mecburiyetini tanımlıyor. Bununla birlikte sosyal hayatın gitgide karmaşıklaşan yapısı, birey üzerinde giderek ağırlaşan bir baskı oluşturmaktadır. Bu baskı altında, fert hürriyeti ciddi bir şekilde etki altında bulunur. Topçu'ya göre bu aşırı karmaşık durum, bireyde basit bir hayata dönüş arzusu uyandırır. Ayrıca, bunun bir diğer yorumu olarak da toplumdaki baskıcı değerlerin ve uygulamaların artmasından dolayı, toplumda demokrasi istismarı ve tek kişilik despot monarşi eğilimleri gözlendiği sonucuna da ulaşılır.

Bir fert ki devlete iki kere köle:
Alıntı: "...Böylece devletin karşısında fert iki kere köledir. Evvela, diğer bütün fertlerle birlikte kanuna, kendisinin olmayan bir iradeye boyun eğmesinden dolayı; sonra da, sosyal dayanışma gereği diğer bütün fertlere boyun eğmesinden dolayı."

"Devlet bir istismar makinasıdır." sözüyle devam ediyor Nurettin Topçu. Devletin yapısı gereği hayatlarımıza getirdiği kanuni sorumluluğun, özel olarak ahlaki olan hiçbir unsur ihtiva etmediğini de belirtiyor. "Benim kaçamadığım ve bana şu veya bu şekilde zorla kabul ettirilmiş olan, hareketimi her taraftan baskı altına alan bir sözleşmeyi ihlal etmem asla ahlaksızlık sayılamaz."


"Pişmanlık duygusu kendimize karşı, irademize karşı hareket etme samimiyetsizliğimizin ispatıdır."


Adalet ve merhamet:
Bu konuyu da isyan yaklaşımıyla açıklayan Topçu, şekli adaletin gerçek adalet olmadığını belirtiyor. Zayıfın kuvvetliden dilendiği adaletin ötesinde, yani dağıtılıp verilen adaletin ötesinde bir adaletin gerektiğini ve bunu sağlamak için evrensel sorumluluk bilinciyle zorbalara karşı çıkmak gerektiğini açıklıyor.

"İnsan, sadece kendi esirliğinden mustarip değildir; o herkesin esirliğinden ıstırap duyar."

Mistik iman
Nurettin Topçu'nun yaklaşımını özel kılan açılardan biri de isyan felsefesini yaratılış ve Allah inancıyla açıklamasıdır. Bu doğrultuda Hallac-i Mansur-'ölmeden önce ölmek', Michelangelo-baskılardan kurtulmaya çalışan köle, Stirner ve Rousseau yaklaşımlarını da yakından incelemiştir.

"İsyan, mistiğin tavrıdır; Allah'a iştiraki ile kendi uluhiyetinin farkına varan mistik, kendine ve herkese yükümlülük getiren insanlık ile kendini ve herkesi kurtaran" kişinin sorumluluğudur isyan etmek... İsyan ve devlet yaklaşımlarını iman boyutuyla da inceleyen, rahat anlatım dili ve detaylarıyla ilgi çekici akademik bir eser. Okumaya değer.

Hakan Genç, Eylül 2015

16 Eylül 2015 Çarşamba

Elektrik! Geldiysen bir ses ver!

Evde elektrik kesik ve elektrik idaresinin söylediği zamana güvenmiyor musunuz? Elektriğin gelip gelmediğini öğrenmek için bugün uyguladığım basit bir yöntem:

iPad'deki kurulu eposta adresinizden kendinize eposta gönderin. Hotspot bağlantısını kapalı, kablosuz bağlantıyı açık tutun. Gönderdiğiniz eposta outbox'ta kayıtlı bekleyecek. Ayarlardan senkronizasyonu (push, fetch) açın. Ve iPad'i evde bırakıp gidin. iPad düzenli olarak evdeki kablosuz internete bağlanmaya çalışacaktır. Elektrik gelince, evinizdeki modem kendiliğinden online olacağı için outbox'ta bekleyen eposta da o zaman gönderilecektir. Evinizden uzaktayken, inbox'ınıza bir anda düşen, kendi eposta adresinizden gelen epostaya o zaman çok sevineceksiniz.

Arduino'yu çözeyim, daha karmaşık ev otomasyonlarını da kendi başıma yapıp anlatacağım:)

3 Eylül 2015 Perşembe

Günce (Diary) / Anlamadığın şeyi her tarafa çekebilirsin

Turistlerin 'istila' ettikleri bir ada ve yerel halkın bir çeşit yaratıcı savunma mekanizmasını anlatan bir hikaye.

Kitap genel akışında Chuck Palahniuk tarzını yansıtsa da yazarın şimdiye kadar okuduğum romanları arasında ilgimi en az çeken bu oldu. Sanat ile gereğinden fazla içli-dışlı olan bir çift, yaratıcılık için fiziksel ve psikolojik şiddet denemeleri yapan kahramanlar.
Çeşitli örneklerle desteklenen temel görüş, aslında herkesin hayatı anlama yöntemi bir otoportredir. Başka bir insan hakkında fikirlerini söyleyip onun karakterini yorumladığında veya bir sanat eseri oluşturduğunda yaptığı tek şey kişinin kendi kendini tasvir etmesidir. Bir Otoportre. Bir Günce.

Olayların geçtiği adanın, turistler tarafından çok fazla talep görmesi oradaki yerli halk için keyifsiz bir durum yaratır. Halk bir şekilde buna karşı koymak ister ve anlaşılmaz bir şekilde gizemli olaylar ortaya çıkmaya başlar; mesela bazı evlerin birer odası kaybolur, duvarlarda anlamı çözülemeyen yazılamalar ve ev yangınları gözlenir.

"Misty'nin annesi herkesten kaçabilecek kadar zengin olmanın Amerikan rüyası olduğunu söylerdi... Zenginlerin kendilerini sürgüne yolladıkları bütün o cafcaflı sayfiye evleri. İnzivaya çekildiğimiz o ev yapımı cennetler. Bu cennetler işe yaramaz bir hal aldığında, ki her zaman öyle olur, hayalperestler dünyaya döner." diyerek zengin turistlerin, sakin cennetlerle olan imtihanını özetliyor roman.
Peter Wilmot'un Carl Jung kişilik testi kullanarak sevgilisi Misty Marie Wilmot'u analiz etmesi kitaptaki güzel ayrıntılardan biri.

"Anlamadığın şeyi her tarafa çekebilirsin." günlük hayatta boş konuşan kişilerin cehaletlerini doğrudan açıklayan bu cümle, kitapta birkaç yerde geçiyor.

Son olarak da kitabın başlangıç bölümünden bir detayın yorumu:
Mutsuz bir evin tanımını bize yapabilir misin Chuck? diye sorsak bu kasvet tanımından ötesi olamazdı: "Her günün çalar saat ile başlayıp televizyon ile sona erdiği yerler."

Ağustos 2015

23 Ağustos 2015 Pazar

Frank - Bu filmde festival 'kafa'sı var

Geçen sene İstanbul Film Festivali'nde dikkatimi çeken, ama izleyemediğim bir filmdi 2014 yapımı Frank.

Filmi izledikten sonra okuduğum yorumlar farklı tarz tanımlamaları kullanmış olsa da ben bunlara katılmayıp başarılı bir anti-kahramanlık (antihero) örneği olarak nitelemeyi tercih ediyorum.
Amatör bir müzik grubu, bir intihar teşebbüsü sonucunda gruba tesadüfen katılan daha da amatör bir müzisyen ve sosyal medya etkileşimi sayesinde beklenmedik bir anda gelen popülerlik. Filmin temel hikayesi bu kavramlar üzerine kurulu. Grubun lideri olan Frank (Michael Fassbender), insanlarla sosyal ilişki kurmakta ciddi sorunları olan ve kafasına taktığı başlığı asla çıkarmayan biri.

Kafasındaki başlıktan dolayı, yüz ifadeleri görünmediği için internet jargonuna uygun ifadelerle duygularını yansıtması güzel bir detay. Ayrıca, kafasındaki başlıktan dolayı yüz ifadesi anlaşılmıyor diye eleştirildiğindeyse, insan yüzünün de aslında çok tuhaf olduğunu söylüyor. Duyguya göre değişen yüz kasları, sürekli hareket eden gözler ve bir yara gibi açık duran ağız Frank için yeterince itici unsurlar.

Frank'in çevresindeki her şey için bir şarkı besteleyebiliyor olması da Anadolu'da mahalle aralarında sazıyla atışan ozanların gitarlı modern haline benziyor. Mesela, halıdaki püskül için şarkı bestelemesi Frank'in başarılarından sadece biri.

Popüler olurken kendi keyifleri kaçmış olsa da gerçek mutluluklarının sadece müzik yapmak olduğunu dertsiz-tasasız kabul eden bir müzik grubunun kafa yormadan izlenecek düz ve keyifli hikayesi.

21 Ağustos 2015 Cuma

Alain de Botton sunar: Haberler için bir rehber

Haberler - Bir Kullanma Kılavuzu, Alain de Botton serisinin en yeni kitabı. Orijinal basım 2014 olup Türkçe versiyonu daha 2-3 ay önce yayınlandı. Bu aralar, Alain de Botton kitaplarını ardışık okumaya başladım. "Seyahat Sanatı" ve "Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı" sonrası listemdeki üçüncü kitap bu denemeydi.

Diğer kitaplardaki kolay anlaşılır tarzını devam ettiren Alain de Botton, burada güncel örnekler üzerinden giderek günümüzün çok önemli bir derdini açıklıyor. Günümüz bireyinin yaklaşık 18-20 yılının okullarda geçtiğini ve bu eğitim sayesinde insanlara devletin resmi ideolojisinin öğretildiğini biliyoruz. Botton, burada bir ek yapıyor ve bireylerin eğitim hayatı bittikten sonra, devletin kendi fikirlerini bireylere yaymak için ana-akım medya kanalları üzerinden haberleri kullandığını söylüyor. Kitabın giriş bölümündeki bu benzetme, benim için tüm kitaptaki fikirleri özetleyen açıklamalardan biri.

Çeşitli mecralarda karşımıza çıkan haberler kitapta alt başlıklar halinde incelenmiş: Bu başlıklar Politika, Dünyadan Haberler, Ekonomi, Ünlüler, Felaket, Tüketim. Popüler haber kanallarından ve gazetelerden yapılan alıntılar, Alain de Botton tarzı yorumlarla birlikte sunulmuş. Her bölümden çeşitli alıntılarla kitabı biraz daha detaylı inceleyebilirim.

Politika:
"Haberler korkularımızı körükleyerek, sağlam bir perspektif ya da bakış açısı oluşturamamızdan zalimce faydalanır." diyerek madalyonun neşeli yüzünün haberlere asla yansımadığını ekliyor Botton.

Dünyadan Haberler:
Bu bölümde, yazılı haber metinlerinde kullanılan fotoğrafların gerçeği ifade etmekten ne kadar uzak olduğu çeşitli görsel örneklerle ifade ediliyor. Haber metinlerindeki fotoğraflar ezberlenmiş ve kullanılması zorunlu hale gemiş klişelerden öteye geçmiyor; "...metnin tek renkli akışını biraz olsun bölmeye yarayan renk sahaları olarak görülüyor..."

"Haber okurları olarak o kadar çok sayıda kötü fotoğraf gördük ki, arada sırada daha iyi örnekleri düzgün bir şekilde incelemenin bize katkıları olabileceğini neredeyse hiç düşünmüyoruz."

Ekonomi:
Haberlerin büyük çoğunluğu, belki kendi kafa karışıklığı belki de mevcut durum kendi çıkarına olduğu için düzgün bir ekonomik bilgi sunmaz. Ekonomi haberlerindeki büyük sayılar, bizlere eksik ya da tanımsız bilgilendirme ile verilince "Mutlak hiçliğimiz karşısında yeni bir boynu büküklük ve dirençsizlik sarar içimizi." diye tanımlar.

Ünlüler:
Ünlüler sürekli görünür olsalar bile, haberlerde ünlülerin yaşadığı zorluklar daha fazla gösterilir. Bu durum bir çeşit haset duygusuyla açıklanabilir. Bu konuda Alain de Botton şöyle bir tanım sunuyor: "Başkalarının başarılarına, en çok onların nasıl elde edildiğini pek iyi bilmediğimiz zaman haset duyarız. Haber kuruluşları daha iyiliksever olsaydı, başkalarının zaferlerini olmuş bitmiş esrarengiz olaylar gibi tanımlamaktansa, bu zaferlerin nasıl elde edildiğini anlatırdı."

Ünlüler medyada bu kadar acımasızca eleştiriliyor olsa da her sene binlerce insan şöhret olmak için ellerinden geleni yapmaktadır. "Şöhret arzusunun özünde dokunaklı, kırılgan ve basit bir istek yatar: İyi muamele görmeye duyulan özlem." Kitaptaki en sade ve doğru gözlemlerden biri de bu benim için.

Ve bu tespitten sonra ilerleyen sayfalarda bu görüşü daha da kuvvetlendiriyor ve ekliyor: "Modern dünyanın bu kadar şöhret takıntılı olmasının nedeni yüzeysel bir çağda değil, iyi muamele görmediğimiz bir çağda yaşamamızdır."

Felaket:
Haber bültenlerinde felaket haberlerine özel bir önem verildiği aslında pek dikkatimi çekmemişti. Buradaki örnekleri diğer haber kuşaklarıyla kıyaslayınca, felaket haberlerinin verilme şeklinin bile benzer olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. İnsanlar aciz olduklarını görmeyi gizli de olsa sevdikleri için felaket haberlerini seviyor olabilirler. Bu konuda Alain de Botton yorumu ise söyle: "Doğa hepimize haddimizi bildirir. Başka birinin bize kendimizi değersiz hissettirmesi hiç hoşumuza gitmez, ama özümüzde bir hiç olduğumuzun bizden çok daha büyük bir güç tarafından bildirilmesi asla küçük düşürücü değildir." Belki cidden de Alain de Botton açıklamasında olduğu gibi bu yüzden felaket haberlerini gizli gizli takip etmek istiyoruz.

Tüketim:
Kitapta küçük bir bölüm ayrılmış olsa da bu başlıktaki analizler, belki de reklam sektöründeki mesleki konumumdan dolayı, benim çok fazla ilgimi çekti. Ürünleri tanıtırken kullandığımız kişiselleştirme ve duygu yükleme kavramlarını farklı bir açıdan inceleyen Botton, tükettiklerimizle kendimizi ortaya koyduğumuzu belirtiyor. "...Bu ürünlerden herhangi birini satın almak, çağrıştırdıkları ruh hallerini kesin bir şekilde elde edebilmemizi tek başına garantileyemez. Ama bu ürünler, ulaşmak istediğimiz noktanın etkileyici bir resmini sunabilir ve bu sayede oraya varmak için çabalarken bize destek olabilirler."

Buradaki minik alıntılarla kitap hakkındaki görüşlerimi biraz açıklamak istedim. Kitap bir bütün olarak günümüz toplumunu ve haber bağımlılığımızı anlamak için önemli bir rehber.

Yakın zamanda Facebook kullanımı üzerine okuduğum bir raporda geçen sözle bu yazımı bitirmek istiyorum. "Beyniniz, yapmaması gerektiğini bildiği halde, her 31 saniyede bir Facebook'unuzu kontrol etmek istiyor." Hızlı bir zamanda yaşadığımıza kendimizi inandırıyoruz; çevremizdeki her şey de bizi buna zorluyor. Sosyal medya ya da güncel haberler, kontrolsüz kullanımlarıyla üretimden bizleri uzaklaştırıp tüketici özelliğimizi daha da öne çıkarıyor.


16 Ağustos 2015 Pazar

House of Lies - Mad Men'in günceli

Uzun süredir, sezon sezon ardışık olarak dizi takip etmiyordum. House of Lies, pek fazla popüler olmamış yeni dönem televizyon yapımlarından biri. Yönetim danışmanlık firmaları ekseninde geçen, Amerikan tarzı iş hayatını anlatan, ama günümüz kurumsal hayatının küreselliği sayesinde İstanbul'a da çok yönüyle benzeyen bir dünyanın iç yüzünü yansıtıyor.

Türkiye'de ve dünyada popüler olmasa da, şimdiye kadar yayınlanmış 4 sezonun bütün bölümlerini birkaç ay içerisinde izledim ve epey sevdim. Bölümler arasında, ana konu bakımından bir bütünlük olsa da her hafta farklı bir şirket öyküsü anlatılıyor. "Danışmanlar önce saatinizi çalar, sonra da size saatin kaç olduğunu söyler-How Management Consultants Steal Your Watch and Then Tell You the Time" prensibinin nasıl hayata geçtiğini her bölüm farklı örnekler üzerinden yansıtıyor.

Başrollerde Don Cheadle (Marty Kaan) ve Kristen Bell (Jeannie van der Hooven) yer alıyor. Dizideki ana hikaye sağlam ilerlese de, yan hikayeler zayıf kalıyor. Hatta bazı durumlarda ırkçılık, homofobi, ahlakçılık gibi konularda fazla didaktik detaylarla yoruyor.

Dizinin en sevdiğim özelliklerinden biri de başarılı soundtrack seçimi. 4 sezon boyunca, kaç tane yeni grup ve şarkı öğrendim. Konuya uygun popüler ya da indie şarkılar çok güzel bir şekilde diziye, özellikle de kapanış jeneriğine, yerleştirilmiş.

Aslında kurumsal iş dünyasında günlerimiz bir şekilde burada özetlenen tarzda geçiyor ve kendimizi rutine kaptırdıkça bu gerçeği kavramaktan uzaklaşıyoruz. Benim kadar yoğun izlemeseniz bile, plaza hayatıi ajanslar ve danışmanlar ile çevrili bir iş hayatınız varsa bu diziyi izlemeniz, kurumsal dille söyleyeyim, big-picture'ı görmeniz bakımından faydalı olacaktır. Her biri 30 dakikalık, kolay izlemelik hafif kara-mizah tadında güncel bir eğlence.

Diziden sevdiğim minik bir kesit:

7 Ağustos 2015 Cuma

Canistan - Yarım kalmışlık eksiklik midir?

Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam ve Anayurt Oteli'ni kısa sürede okuduktan sonra, aklımda olmasa da Atılgan'a devam etmek için bu kitabı aldım. Kitabın arka kapağında, romanla ilgili önemli bir not vardı. Yusuf Atılgan, bu kitabın dördüncü ve son bölümünü yazamadan aramızdan ayrıldı, diyordu.

Birinci Dünya Savaşı'nda Ege'de yaşanan zorunlu kahramanlıkların ve zorlukların anlatımı zenginleştirdiği roman, Atılgan'ın diğer eserlerine benzer bir anlatıma sahip. Delikanlık çağında, ağa ve yanaşma dostluğu arasında, bilinçaltı seviyesinde de olsa gizlice ortaya çıkan bir çatışma ve bunun ateşlediği bir intikam öyküsü.

Romanın yarıda kalacağını bilseniz de Yusuf Atılgan'ın diğer eserlerini sevdiyseniz, bunu da okumanızı tavsiye ederim. Ama kesinlikle okumaya ilk olarak bu romanla başlamayın, derim.


Yarım kalsa da eksik olmayan bir eser.
Belki hayatımızdaki nice güzel şey gibi; güzel şeyler yaşanırken yarıda kalabilir, ama güzelse yaşamaya değer... Eksiklikse belki sadece kendi özümüzdedir.

Ağustos 2015

4 Ağustos 2015 Salı

Demet Evgar - Bir İlk Konser

Tamamen sürprizlere açık olarak gittik Enka Açıkhava'daki bu etkinliğe. Bir Kadın Bir Erkek (ya da vice versa) dizisini takip etmesem de oyunculuğunu ve tavrını çok sevdiğim Demet Evgar'ın solo performans ile ilk kez sahne alacağını öğrenince sahnede kesin izlemeliyiz diye düşündük. Ama konserin planlandığı ilk tarih olan 20 Temmuz'da gün içerisinde, nice güzel niyetli insanın katledildiği Suruç Katliamı olduğu için konser ertelenmişti.

Enka Açıkhava'da gittiğim ilk konser oldu. Mekanın mimarisi ve koltukların yerleşimi çok güzel ayarlanmış. Harbiye Açıkhava'ya kıyasla daha dik bir yerleşim olduğundan; hem izleyiciler birbirlerinin görüş açısını kısıtlamıyor, hem de herkes sahneye çok yakın olabiliyor. Bir hafta içerisinde açıkhavada izlediğim üçüncü konser (Zaz ve Maria Farantouri) olduğu için bu akşamı çok rahat kıyaslayabiliyorum.

Bu etkinlik için en kısa tanımım, ev partisi samimiyetinde ilerleyen bir performans olur. İlk üç şarkı boyunca, kendisinin de gizleme gereksinimi hissetmediği, bir heyecanı vardı. İzleyicilerin neredeyse hepsini tanıyorum, diyerek konsere başlaması belki bu heyecan seviyesini daha da yükseltti. Ama her esnada çok sempatikti, hatta şarkı sözünü unuttuğunda bile.

Multitap ile birlikte söylediği ve en bilinen şarkısı Bu Şarkıyı Dinliyorsan kadar güzel cover şarkılar ve kendi besteleriyle dopdolu iki saat geçirdik. Piyanoda Sabri Tuluğ Tırpan, orkestranın diğer üyeleri ve iki geri vokal de Demet Evgar'ın performansını çok iyi destekledi. Vokallerin birlikte söyledikleri Levent Yüksel şarkısındaki performansları da ayrıca şaşırtıcı derecede güzeldi. Ne yazık ki aynı yorumu çocukluk arkadaşıyla Demet Evgar'ın birlikte söyledikleri üç şarkı için yapamayacağım. Konserin tek vasat kısmı burasıydı; burada da gençlik heyecanlarını izlemek keyifliydi, ama sahne performansı çok düşük bir konuktu.
Konserin bir diğer sürprizi de Cem Davran'ın sahneye gelip Demet Evgar ile birlikte Lüküs Hayat'tan bir kesit sunmasıydı. Uyumlu bir ikili olarak çok güzel bir performans sergilediler. Seyirciler arasında Haldun Dormen'in olması, konserin bu kısmını daha da anlamlı hale getirdi.

Sonuç olarak sürprizlere açık halde geldiğimiz bu etkinlikten, büyük keyif alarak ayrıldık.


ps: Bu akşamı daha da unutulmaz yapan konser çıkışı tamamen tesadüfi bir otostop hikayemiz de var ki, bu kısım bize kalsın; sonra hatırlamamı kolaylaştırsın diye buraya yazıyorum. İsterseniz yüzyüzeyken sizlere de anlatırım:)

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Maria Farantouri - Açıkhava'da Yunan Ezgileri

Aynı hafta içerisinde Harbiye Açıkhava'da önce Fransızca şarkılar, ardından da bugün Yunan ezgileri dinledik. Sıcak yaz akşamlarında, benim için en güzel etkinlik açıkhavada dinlendirici canlı müzik performansı izlemek. Bugünkü konserde bu zevki fazlasıyla yaşadım. 

Zülfü Livaneli'yle birlikte yayınladığı albümden dolayı Türkiye'de de çok kişi tarafından bilinen bir şarkıcı, Maria Farantouri. Dinlendirici sesi ve Yunan ezgilerini duygusal bir tonda söylemesiyle tüm konser, dolunay ışığı altında güzel bir şölen havasında geçti. 3 yıl önce Selanik ve Atina'ya yaz tatilimde gittiğimde, Yunan müziğinin güzel örneklerini bolca dinleme fırsatı yakalamıştım. Bu akşam, o yaz tatilimi tekrar yaşadım. Sahnede Ege ruhunu yaşatan güçlü bir ses ve sözlerini anlamasak bile bildiğimiz şarkıların melodileri bir araya gelince, Harbiye Açıkhava'da izlediğim en güzel konserlerden biri oldu. 


Zülfü Livaneli'den duymaya alıştığımız nice şarkıyı Yunanca dinlemek ayrı bir zevkti. Bu şarkılardan bazıları Yiğidim Aslanım, Ley Lim Ley ve Karlı Kayın Ormanı'ydı. Ayrıca, Üsküdar'a Giderken şarkısını da Yunan ve Türk ezgileri bir arada dinlemek ayrı bir keyifti. Worldmusic sıfatını layıkıyla gösteren bir performans oldu. 

Konser esnasında, Maria Farantouri küçük bir mola verip üç şarkı için mikrofonu Alexandros Kazoras'a bıraktı. Konserin ritmi o an bile düşmeden devam etti. Sonuç olarak, Maria Farantouri'nin hem bilinen şarkılara yer vermesi, hem de kendi eşsiz sesi sayesinde çok güzel bir konser oldu. Farklı tarz şarkıları bir araya getirdiği playlist sayesinde, iki saatten daha uzun bir süre Yunan ezgilerini zevkle dinledim. 

2 Ağustos 2015 Pazar

Dinle Küçük Adam - yıllardan sonra gelen ikinci okuma

Yaklaşık 12-13 yıl önce bu kitabı ilk kez okumuştum. O zaman bu kitabı okumamı öneren çok yakın arkadaşım, ve edebiyat zevkine bugün de çok güvendiğim dostum, Payel Yayınları'ndan çıkan basımını tavsiye etmişti. Kitapçılarda bulamayıp üniversitemin, İTÜ'nün, kütüphanesinden sıra bekleyerek bu kitabı okuyabildiğimi hatırlıyorum. Ve kitabın içeriğindeki detayları unutmuş olsam da kitaptan çok etkilendiğim yıllarca aklımda kaldı. Aradan yıllar geçtikten sonra, geçen kış, Galatasaray-Beyoğlu'ndaki kitap mezatında bu kitabın Payel Yayınları basımını listede gördüğümde, açık artırmaya büyük bir hevesle katılıp edindim bu kitabı tekrardan. İyi ki de satın almışım, kitaplığım bu esersiz bir eksik kalacakmış. Önemli bir eksik.
Kitabın basit çizimleri de etkileyici
'Dinle Küçük Adam'ı ikinci okuyuşum da bir seferde oldu. Buradaki 'Küçük Adam', benim için geçen on-küsur yılda çok değişmişti. Üniversite öğrencisi olarak o zaman uzaklardan hissettiğim nice 'Küçük Adam'ı işhayatına girdikten sonra, çok daha yakından görmüş olduğumu hissettim. Belki de yıllar önce bu tarz küçük çıkarlar peşinde koşan insanların böyle güzel tasvir edildiği bir kitabı okuduğum için, şu an insanları daha iyi analiz edebiliyorum. Gerçek hayatın deneyimleri ve teorik bilginin ciddiyetinin uyumla bir araya gelmesi mevzubahis.

Wilhelm Reich tarafından 1948 yılında yazılan ve içerisinde yaşadığı toplumu sevgi ve nefret ile incelediği bu eser, ne yazık ki Türkiye'nin günümüz koşullarına da gayet uyuyor. İleri medeniyetlerin çoktan aşmış olduğu aşamalara, toplum olarak biz daha yeni yeni geldiğimiz için bu kitap da güncelliğini koruyor.

Alıntı:
"İşte bu yüzden senden korkuyorum, Küçük Adam, çok korkuyorum. Çünkü insanlığın geleceği senin elinde. Senden korkuyorum, çünkü kendinden kaçtığın gibi dünyada hiçbir şeyden kaçmıyorsun."

"...Çalışmalarımı herhangi bir sağlık bakanlığı yetkilisine sunmam, bunu yapmam için bu yetkilinin konuyu benden daha iyi bilmesi gerekir."

"Tavan başına çöküyor ama sen, 'proleterlik onurum' ya da 'ulusal onurum' sağolsun diyorsun. Altındaki döşeme çöküyor ama sen düşerken bile 'Heil, büyük Führer, Yaşasın Alman, Rus ve Yahudi onurları!' diye bağırıyorsun."

"...ormanda düşüne düşüne yürümenin, sokaklarda tören yürüyüşü yapmaktan daha önemli olduğunu, iyileştirmenin öldürmeden, sağlıklı bir özgüvenin ulusal bilinçten daha önemli olduğunu ve alçakgönüllülüğün, birtakım boş naralardan daha iyi olduğunu anlamaya başlayacaksın."

Kitabı okurken, altını çizdiğim bölümleri yazmakla bitmez. Her yaş okura tavsiye edeceğim minik dev eser.


ps: Kitap mezatından aldığım bu kitabın kapağında şöyle bir de not vardı, fotoğrafını koyuyorum; kimbilir belki yıllar sonra bu kitabın eski sahibi görür burayı;)


Ağustos 2015

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Zaz / Fransızlar bile seni bu kadar sevemez

İlk albümü yayınlandığı zaman, Türkiye'de abartısız şekilde uzun süre listelerde üst sırada yer alan ve şarkıları her yerde çalınan Türkiye'de çok popüler bir şarkıcı, Zaz. Şarkıları Fransızca olsa bile, konserdeki sempatik halleriyle herkesin ilgisini kazandı. Bundan önceki İstanbul konserine gitmeyi düşünmemiştim, ama son dakika gelen davetiye sayesinde dün akşam bu konserinde canlı izleme fırsatı buldum.

Harbiye Açıkhava'da gerçekleştirilen konser öncesi, girişte büyük bir kalabalık vardı. Bu sıcaklarda, İstanbul'da açıkhavada konser dinlemek ve Zaz şarkılarıyla coşmak isteyen kalabalık bir kitle vardı. Salonu tam dolduran bu kalabalık, mekana çok hızlı ve sorunsuzca alındı ve konser tam zamanında başladı, güzel bir organizasyondu. En sevilen ve bilinen şarkısı Je Veux şarkısıyla başladı konsere. Şarkı aralarında Türkçe konuşmaya çalışması, Zaz sempatikliğini daha da artırdı. Hatta bir şarkı arasında Türkçe hikaye de anlattı. Ateşe su taşıyan hayvanın, 'tamam ateşi söndüremesem bile tarafımı gösteriyorum' dediği hikayesini anlattı. Hikaye seçimi güzeldi, gerçi hikayeyi bilmeyenlerin o konuşmayı anlaması, eminim imkansıza yakındı.

Her ne kadar aralarda minik minik Türkçe denemeleri yapsa da, bu şekilde ünlü bir şarkıcının hiç İngilizce konuşmayıp tüm konseri Fransızca sözlerle yürütmesi önemli bir dezavantajdı. Keşke, kağıttan bakıp Türkçe hikaye anlatana ve Türkçe sözler ezberleyip şarkı aralarına bunları ekleyene kadar, başlangıç seviyesinde bile olsa biraz İngilizce öğrenseydi de izleyici ile daha iyi iletişim kursaydı. Son albümünü, ilk albümünden daha fazla sevsem de bir konser boyunca aynı tarz Fransızca şarkılar dinlemek konserden beklediğim enerjiyi düşürdü. Bir yerden sonra, loopa alınmış olarak aynı şarkıları dinliyormuşum gibi geldi. Sonuç olarak, konserin bütününü düşününce, ortalamanın biraz üzerinde bir performans olduğunu söylebilirim.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, der 'Başkomser' Ahmet Ümit

{Bu yazı, kitaptaki bazı öyküler hakkında spoilerlar vermektedir.}

Yanılmıyorsam, bir arkadaşımın sosyal medya iletisi ya da blog yorumuydu; aklımda kaldığı kadarıyla mealen: Herkes bir gün, bir şekilde yolculuk esnasında Ahmet Ümit'in bir kitabıyla karşılaşır, demişti. Ahmet Ümit'ten okuduğum ikinci kitap (ilki yine bir yolculuk esnasında, 4-5 yıl önce bana yol arkadaşlığı etmiş olan Beyoğlu Rapsodisi'ydi) da yine bu tespiti durumu doğruladı.

Yanımdaki kitapları tatilde bitirdiğim için, bu yaz yaptığım yolculuklardan birinden dönerken kitapçıda gezinip kısa süre içerisinde almaya karar verdiğim bir kitap. O kadar hızlı bir inceleme sürecim olmuş ki, polisiye roman zannederken kitabın kısa polisiye öykülerden oluştuğunu fark etmemişim bile:)

Günümüz İstanbul sokaklarında geçen her bir hikayede bir cinayet çözülüyor. Hikayeler kısa olmasına rağmen, her bir polisiye vaka eksiksiz anlatılmış ve aynı şekilde cinayetin çözümü de akıcı sunulmuş. Bir polisiye eserde, merak uyandırıcılığın birinci kriter olması beklenirken; burada hikayelerin konuları ve cinayetlerin neden-sonuç ilişkileri daha önem kazanıyor. Ahmet Ümit'in İstanbul tasvirlerinin şehri yaşayan detayları kitaba ayrı bir keyif katıyor. Hikayelerin karakterleri de birbirinden ilginç, kendi kendine çiçek gönderen kadın, mahremiyet uğruna doktor öldüren evlat, ikizini kurban edip özgürlüğüne kavuşan kardeş gibi.

Bu sefer alıntı yapmak yerine, en sevdiğim hikayelerden bahsedersem kitap hakkında daha iyi fikir verebilirim. 'Çin İşkencesi' isimli hikayede, akademik hayatları başarılarla dolu, herhangi bir şiddet olayıyla ya da siyasi grupla ilgisi olmayan sosyoloji alanında bilimsel çalışmalar yürüten üç iyi arkadaşın cinayeti soruşturulmaktadır. Güzel bir kurgu neticesinde, bu cinayetin ünlü bir arabeskçi tarafından işlendiği ortaya çıkar. Araştırmalar sonucunda ele geçirilen deliller gösterir ki, bu üç genç akademisyen toplumu düzeltmek için toplumun rol model kabul ettiği arabeskçiyi öncelikle eğitmeyi planlamış ve bu doğrultuda arabeskçiyi tuzağa düşürüp esir ettikleri gizli bir evde, ona uzun süre edebiyatın önemli eserlerini okumuş, önemli sanat filmlerini izlettirmişlerdir. Arabeskçinin eğitiminin başarıyla sonuçlandığını düşündükleri bir esnada, şarkıcı ellerinden kurtulmayı başarmış ve gençleri öldürerek intikamını almıştır. Yakalandığı zaman ki sözleri ise "Hiç pişman değilim Başkomiserim. İnanın o zulmü size yapsalardı, siz de gözünüzü kırpmadan öldürtürdünüz onları." olmuştur.

'Dilin Kemiği' hikayesinde ise televizyonculuğun ilk yıllarından beri mesleğine aşk derecesinde bağlı olan, beyefendiliğiyle toplumda sevilen ve artık aktif çalışma hayatını bırakmış yaşlı bir sunucunun, güzel Türkçe konuşamayan ve ekranda sürekli şımarıklık yapan genç bir VJ kızı öldürmesi ilgi çekici bir anlatımla karşımıza çıkıyor. Deneyimli sunucu, mesleğin bu şekilde çürütülmesine ve ömrünü adadığı değerlerin ve saygının yıpratılmasına nasıl üzüldüğünü belirterek, topluma ders vermek istediğini söyleyerek suçunu itiraf etmektedir.

Bu iki hikayenin sonunu söylemiş olsam da, buradan da anlaşılacağı üzere kitapta çok sayıda farklı tarz hikaye yer almakta. Keyifle okunacak bir polisiye eser, güzel bir yol arkadaşı.


Temmuz 2015

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Anayurt Oteli

Aylak Adam'ı yakın zamanda okuduktan sonra, Yusuf Atılgan'dan ikinci roman olarak bunu tercih ettim. Kısaca yorumlamam gerekirse, hele ki önce Aylak Adam'ı okuyup sonra bunu okumuşum. Arada çok güzel minik göndermeler, referans kabul edilebilecek detaylar var. Bununla birlikte, Aylak Adam'ı Anayurt Oteli'nden çok daha fazla sevdim.

Bu romanda da depresif bir hikaye mevcut olsa da bazı konular çok açıkta kalmış ve tek bir hikayenin etrafında dolanırken, karamsar hikayenin etkisi geride kalmış. Yusuf Atılgan'ın detaylardan bahsederken, bir konudan diğer noktaya atlamasını seviyorum. Böyle depresif bir hikayede, bu anlatım tarzı romanı daha okunur kılıyor. Baş kahraman Zebercet'in mecburi şekilde bir otel işletmeye adadığı hayatı ve tekrar görme olasılığı neredeyse hiç olmayan bir kadına olan platonik aşkı romanın temel konusunu oluşturuyor.

Soru-cevap anlatımının, düz yazıya yerleştirilmesi [Sigara paketini çıkardı; sordu. İçmiyordu. Sordu. Ekrem'di. O da sorunca sigarasını yaktı önce: 'Ahmet' dedi. Sordu. Geçen yıl gelmişti bir ilçeden...] hoşuma gitti.

Anayurt Oteli filmini duydum, ama hiç merak etmemiştim. Kitabı okuduktan sonra, film hakkında bazı yazılar okudum ve bu filmi de merak ettim. Filmden izlediğim kısa bir kesit, romanın güzel bir yansımasıydı. Uygun bir zamanda bu filmi de bulup izlemeyi planlıyorum.

Temmuz 2015

10 Temmuz 2015 Cuma

Değişen Kafalar / Bir Hint Efsanesi

Kolay okunan hakikaten -"literally"- değişen kafaların efsanesi.

Yazarını bilip eser hakkında herhangi bir fikrim olmadan aldığım bir tatil kitabı oldu Thomas Mann'ın Değişen Kafalar romanı. Hint kültüründen çeşitli kesitler sunan, kast sistemini yansıtan ve hayalgücü ile kurgulanmış tek bir hikaye etrafında şekillenen bir efsaneyi anlatan bir roman.

Alt sınıftan gelen, çekici bir görünüme sahip olan eğitimsiz Nanda; toplumun daha üst tabakasına mensup olan, ama fiziksel olarak çekiciliği bulunmayan eğitimli Şridaman arasında yaşam ve arkadaşlık mücadelesi geçerken, güzelliği ile öne çıkan Sita yüzünden çözülmesi imkansız bir aşk üçgeni ortaya çıkıyor. Bilinçaltının güdümüyle, birinin kafasını diğerinin vücuduna birleştirmek bile Sita'nın dertlerini ve aşk üçgenini çözmüyor.

Edebi olarak çok fazla etkilenmesem de romandaki masalsı anlatım hoşuma gitti, hikayedeki mitolojik motifleri de ayrıca sevdim. İnzivaya çekilmek, ahlaki bağlılık gibi kavramlar da güzel örneklerle hikayeye boyut katıyor.

Bu tarz durumlar için benim her zaman tavsiyem: İki aşk arasında kaldıysan; en doğru seçim için yapman gereken, ikisinden de vazgeçip üçüncü kişiyi aramak-beklemektir. Roman sonunda yine bu fikrimi kuvvetlendirdim:)

Romandaki inziva bölümünden üç alıntı:
"...aslında benim ilk tepkim, sizi inziva yerimden kovmaktı, ama bu da benim yadsıdığım bir dürtü ve karşı koymaya çalıştığım bir baştan çıkarmaydı. Çünkü insanlardan uzak durmak çilekeşlikse, onları kabul etmek daha büyük bir çilekeşliktir."

"...inanın bana, beraberinizde getirdiğiniz yaşam soluğu, göğsümü sıkıştırıyor, eğer inancım gereği olarak yüzümü kül beyazı çamurla boyamamış olsaydım, yanaklarımın dikkat çekici bir şekilde kızardığını görürdünüz."

"Kendisini bekleyenlere yaklaşırken, suyun kenarından aldığı bir süpürgeyle yürüyeceği yeri süpürüyordu, üç arkadaşın anladığı kadarıyla bunu, oraya geldiğini düşündüğü canlıları ayaklarıyla ezmemek için yapıyordu."

Temmuz 2015

7 Temmuz 2015 Salı

Kuyucaklı Yusuf

Bir şekilde hep ileriye attığımız işler vardır; bir elimiz ona giderken, diğer elimizle ona engel oluruz. Hep daha uygun, daha da iyi bir an varmışçasına bekleriz. Benim için bazı yazarların kitaplarını okumak da bu kategoriye giriyor. Sabahattin Ali eserlerini okumak için ben de böyle bir an, hatta bir çeşit ilham bekliyordum. Çok sakin geçirmeye karar verdiğim yaz tatilimde (tatille ilgili AYRI bir entry gelecek), Kuyucaklı Yusuf'u ilk sıraya koydum.

Doğrudan romanla ilgili olmasa da Yapı Kredi Yayınları basımından okuduğum bu kitapla ilgili benim sevmediğim tek konu, arka kapak yazısı oldu. Genel prensip olarak, zaten okumayı düşündüğüm kitapların arka kapak yazılarını okumadan kitaba başlarım. Bunda da öyle yaptım, ama kitabın sonlarına yaklaşmışken arka kapağa göz attığım zaman buradaki alıntının çok kötü seçildiğini, esas hikayenin sonu hakkında doğrudan bir fikir, spoiler, verdiğini gördüm. Keşke kitapların kapak tasarımlarına hem görsel, hem de metinsel olarak daha çok önem verilse.

Roman, ilk üç sayfasıyla beni kendine bağladı; ki devamı da bu şekilde geldi. Kuyucaklı Yusuf'un ailesinin katledilmesi ve buna şahit olması, elbette karakterini etkileyecekti; ama hikayenin geri kalanındaki etkileyicilik, bu şok edici temel kurguyu bile ikinci planda bıraktı. Kötü bir evlilik neticesinde hayata küsen kaymakamın Yusuf ile tanışması ve onu evlat olarak yetiştirmesi, farklı toplumsal kesimlerin bir araya geldiği ilk bölümü oluşturuyor. Ardından, Kuyucaklı Yusuf'un mertlik ve romantikliği bir arada yaşadığı erken yaşta başlayan yetişkinlik dönemi başlıyor. Kuyucaklı Yusuf ile Muazzez arasındaki ilişki belki kendiliğinden oluşuyor, ama çok büyük emek ve fedakarlık ile şekilleniyor. Yeraltı edebiyatında bile görülmeyen karanlık bir anlatım ile Anadolu motiflerinin iç içe geçmesi ise kitaba ayrı bir boyut katıyor.

Kitabı bitirdikten sonra dikkatimi çekti, kitapta altını çizdiğim cümle hiç olmamış. Buradan da yola çıkıp tüm hikayenin etkileyiciliği önplanda diyebilirim. Bununla birlikte, romandaki iki betimlemeyi çok sevdim. Birincisi, Salahattin Bey (kaymakam) üzerinden yapılan ve toplumda engellenemeyen bir hastalık gibi nitelenen zorunlu evlilik eleştirisi (YKY, 63. baskı, sayfa 12) ve ikincisi de çocuklar arasındaki sosyal sınıfların günümüz toplumunu çok iyi yansıtan analizi (sayfa 20-21). "Evvelce birtakım emelleri olan, yükselmek, kendini göstermek, eser vermek isteyen adamlara bir kalenderlik, bir lakaytlık gelir." diye başlar ve evde meram anlatamaz, bütün insanlardan şüpheye düşer diyerek devam eder zorunlu olarak evlenen insanların dramını anlatırken. Bu tanıma göre, bir insan şayet kötü (ve zorunlu) bir evlilik yaptıysa, toplumda bundan sonra yapması gereken ses çıkarmadan ve dosta düşmana pek belli etmeden bu derdi sürükleyip götürmektir.

Okumakta geciktiğim bir roman olsa da kendimi vererek okuma fırsatı bulmam, romanı daha çok sevmemi sağladı. Hazır kendimde bu ilhamı bulduktan sonra, şimdi Sabahattin Ali'nin diğer eserlerini ardışık olarak okuyabilirim.

Temmuz 2015

30 Haziran 2015 Salı

İmkansızın Şarkısı / Norwegian Wood

Elime alınca, kısa sürede bitirdiğim güncel klasiklerden biri oldu, Haruki Murakami'nin bu kitabı. Çok yüzeysel tanımla, 3-4 aşk hikayesinin iç içe geçtiği bir aşk romanı demem mümkün.

Temel hikayenin bölümler arasında kesintisiz devam etmesi ve ana karakter Vatanebe'nin kendi duygularını ve gözlemlerini günlük yazar gibi içten anlatması romana akıcılık katıyor. Bana göre kitabın Türkçe isminde geçen imkansızlık kavramını, aşk-ölüm-belirsizlik üçlemesi en iyi şekilde tanımlıyor. Murakami'nin betimlemeleri sayesinde, kitabı okurken Uzakdoğu hiç de uzak gelmiyor; sanki 20'li yaşlarda bir üniversite öğrencisi olarak, Tokyo'nun sokaklarında dolaşıp üniversiteye gidip güzel kızlara aşık oluyoruz. Aslında kitabın geneline depresif bir hava hakim olsa da, merak ve melankoli duyguları birbirini destekliyor.

"Zaman zaman kendimi bir müze bekçisi olarak görüyorum. Kimsenin gezmediği, kendime sakladığım boş bir müzenin bekçisi." tanımı, Vatanabe'nin kaybettiklerini ve hatta hiç elde edemediklerini anlatan, kitabın depresif halini özetleyen önemli bir alıntı.

Ayrıca, rehabilitasyon amaçlı kurulan konaklama merkezindeki herkesin çok sakin konuşmasının nedeni olarak "Burada insanın sesini yükseltmesi gerekmez; çünkü ne karşısındakini inandırmaya ne de dikkatini çekmeye gerek duyar." ifadesi ise hayattaki çekişmelerin güzel bir özeleştirisi.

Roman içerisinde geçen mektuplar, karakterlerin duygularını doğrudan anlatması bakımından sevdiğim bir detay oldu. Mektuplar hakkında söylenmiş bu sözü ise ayrıca çok sevdim: "Mektuplar, kağıttan başka bir şey değil. Yakılsalar bile, yürekte kalması gerekenler kalır ve yakılmayıp saklansalar bile, kalmayan kalmaz."

Keyifli şarkı ve edebiyat referansları da içeren kitabın en önemli şarkısı elbette The Beatles - Norwegian Wood. Bu şarkıyla bitireyim yorumlarımı:

Haziran 2015

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Babylon Asmalımescit Kapanırken / Nu Park

Bu blogumda ve çeşitli vesilelerle farklı yerlerde hep belirttiğim üzere, Babylon benim İstanbul'da en sevdiğim konser mekanı. Bir süredir Asmalımescit'teki mekanın kapanacağını duyuyordum. Maalesef, o taşınma vakti gelmiş. Bu hafta son konserler oluyor.

Babylon'un ses sistemi, İstiklal kalabalığından kısmen uzakta Asmalımescit'te yer alması, konser öncesi ve sonrası o sokakta bar önünde takılmayı, üst katta sakince konser izlemeyi, alt katta eğlencenin tam içinde olmayı, hatta erken gidildiyse arkadaşlarla Babylon Lounge'da bi'şeyler içmeyi çok seviyorum. Şu an düşünüyorum da, Babylon'da şimdiye kadar kaç tane güzel hatıram oldu. Konserlerine Bomonti'deki mekanda devam edecek yeni Babylon'da da güzel şeyler yaşamak dileğiyle bu sahneyi kapatıyoruz.



Nu Park, daha önceden bildiğim ama canlı performansını izlemediğim bir gruptu. Konser yerine, performans kelimesini kullanmanın çok uygun olduğu bir grup Nu Park. Trip hop, elektronik ve indie tarzlarını bir arada sergileyen ve aynı zamanda emprovize müzik konusunda da başarılı bir grup. Nu Park: Uran Apak, Oğuz Öner, Ozan Erkan ve Nilüfer Ormanlı'dan oluşuyor. Şarkı sözleri, müzik ve konserdeki teatral sahne gösterileri uyum içerisindeydi. Yaz ve müzik festivalleri sezonu açılırken, daha büyük etkinliklerde yaratıcı gösterilerle performanslarını desteklemelerini bekliyorum. Dün akşam konseri izlerken, 90'ların sonunda severek dinlediğim Türkiye'den başarılı bir grup olan "The Climb"'a biraz benzettim Nu Park'ı. Onların sözlerindeki hikayesel anlatımı da seviyordum, buradan onları da anmak istedim. Nu Park'ın sevdiğim şarkılarından biri "Promise" ve sahnede gösteriyle destekledikleri "Living Dead Man" parçalarını burada da paylaşıyorum.



10 Mayıs 2015 Pazar

Riff Cohen

Sahnede sempatik başka bir şarkıcı. Konserde en az izleyici kadar keyiflenen, yüksek enerjiyi her şarkıda yansıtan müzisyenleri izlemesi ayrı bir zevk benim için. Bu ara gittiğim konserlerin üst üste böyle denk gelmesi, bahar mevsimiyle de birleşince festivaller öncesi sezona güzel bir hazırlık oldu.

Riff Cohen, İsrail'den çıkıp çoğunlukla İbranice ve Fransızca şarkılar söyleyen, bölgenin kültürel kimliğini tüm şarkılarında yansıtan kısmen az tanınan, çıkışta olan yeni bir yetenek.
Dün akşam Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde bir grup arkadaşımla birlikte izledik. İbranice ve Fransızca şarkı sözlerini anlamasak bile, sahnedeki enerjisi ve izleyici iletişimi sayesinde neredeyse her şarkıya eşlik ediyor haldeydik. Genel olarak, bu bölge müziğinin fazla kıvrak ve oryantal halini pek sevmesem de Riff Cohen'in sahne performansı sayesinde konserin hepsini zevkle dinledim. Konserde bir ara sahnede, göbek atma dersi vermesi, seyircilerin üzerine çiçek atması, bardaki bir karaoke gecesi gibi sahneye bir grup izleyicisi çağırması ise konserin sevimli detaylarıydı.
Babylon'daki Hindi Zahra konserinden kısa süre sonra bu konseri izlemiş olmam da güzel denk geldi. Aynı tarzın iki temsilcisi.  Yine de bu tarz müziği sadece canlı konser performansıyla dinlemeyi seviyorum, aksi halde 3-5 şarkı sonra kına gecesi-düğün ortamı haline gelebiliyor, ki bu da benim için dayanması güç bir playlist'e işaret ediyor.

Konserde rahatsız olduğum temel konu ise orkestraydı. Riff Cohen'in enerjisine ve inişli-çıkışlı ses tonuna uygun ve yetenekli bir orkestra olsa, daha keyifli müzik dinleyebilirdik.

Riff Cohen'in en popüler şarkısını ekleyerek bu konser yorumumuzun da sonuna geliyoruz.

3 Mayıs 2015 Pazar

Bir soluklan / Nefes al, nefes ver

Sanki bu kadar yıl kendisini tanımayarak büyük bir kayıp yaşamışım gibi, tanışır tanışmaz tüm hayat hikayesini anlatan insanlar. Durun hele bir soluklanın. 

28 Nisan 2015 Salı

The Notwist

Biraz tesadüfen karar verdiğim ve plansız gitsem de çok eğlendiğim bir konser oldu. Pazar günü, bu akşam ne yapsam diye düşünürken gördüm The Notwist konserini. Konser 26 Nisan'da Salon İKSV'deydi.

The Notwist, şimdiye kadar çok farklı tarzları denemiş Almanya'dan bir grup. 1990'lı yıllarda heavy metal başlangıçlı grup, şu an elektronik temeli güçlü şarkılar yapıyor. Sahnede enstrüman zenginliğine sahip gruplardan.

Albümlerinde şimdiye kadar çok fazla tarz değiştirdiği için, elbette grup ilk dönemlerine fazla yer vermedi, ki bence iyi de oldu böylesi. Şarkılarda elektronik ve dub sound ile birlikte, zengin enstrümanlar da vardı. Sahnede, farklı perküsyon setleri, drum machine, bir plakçalar (LP) ve başka dijital oyuncaklardan faydalanarak konseri işitsel bir şov haline getirdiler.

Cumartesi gecesi biletlerin tükendiği ilk gün konserinin aksine, Pazar akşamı sakinliğine uygun erken saatte (20:00 anons edilen saatti ve tam vaktinde başladı), fazla kalabalık olmadan melankoli ağırlıklı konser izlemek The Notwist deneyimimi zenginleştirdi.

Aralıksız uzun bir konseri tamamladıktan sonra, alkışlarımızla iki kere daha sahneye geri geldiler. Ve her bis'te harikulade performans sergilediler.

Grup hakkında herhangi bir bilginiz yoksa, tanışmanız için ilk olarak bu şarkıyı tavsiye ederim,
Pick Up The Phone.

23 Nisan 2015 Perşembe

Hindi Zahra

Beautiful Stranger / Beautiful Tango


Bu sefer emin oldum, İstanbul'da kendine ait özel bir kitlesi var Hindi Zahra'nın. Haftaiçi ve ardışık iki akşam konser veriyor olmasına rağmen, satışa çıktığı ilk gün kısa sürede biletler bitti. Müzikseverlerin heyecanla beklediği kadar vardı. En sevdiğim konser mekanı Babylon'da, yine çok güzel bir performans izledim.

Hindi Zahra'yı bu haftaki konserle birlikte, üçüncü kez canlı izlemiş oldum. Düşünüyorum da muhtemelen başka da yok. İki kere izlediğim yabancı gruplar oldu, ama yabancı bir müzisyeni üç kez izlemem ve her seferinde de keyifli anlar yaşamam önemli bir dipnot benim için. İlk 2010'da Ghetto'da, 2011'de Budapeşte'de Sziget Festivali'nde ve 2015'te Babylon'da.

Konserlerinde şarkıları içten söylemesiyle birlikte Hindi Zahra'nın sahneye yaydığı farklı enerjiyi de seviyorum. Babylon sahnesinin, izleyiciye yakınlığına uygun şekilde, her şarkıda duruma göre izleyiciyi coşturmayı başardı. Hatta bazı anlarda, solistten çok izleyicilerin figürlerini kontrol eden bir koreograf gibiydi. Bununla birlikte, bu konser için İstanbul'a geldiği zaman Hindi Zahra'yla yapılan bir röportajda "Konuşmayı fazla sevmediğini, neşeli bir insan olmasına rağmen hayatı çok ciddiye aldığını" belirtiyor. Bir de bu röportajda bahsi geçen "Dünyadaki tüm yüzler onun yüzünde toplanmış" tanımını sevdim. Gerçi düşününce, iltifat gibi duran ama benim memnun olmayacağım bir ifade. Ama tespit bence doğru ve kendisi de bundan memnun olmuş.

Konseri balkondan izlemenin avantajıyla, sahneyi fotoğraftaki ve videodaki açıdaki gibi rahatça gördüm. Bu arada, paylaştığım Instagram fotoğrafıma Hindi Zahra'nın kendisinden like, konserle ilgili tweetime rt ve fav aldım.


Entry kapanış bilgisi: Fatih Akın ve Hindi Zahra, ikisini de sevmeme rağmen şimdiye kadar dikkatimi çekmeyen bir detayı da şimdi bu yazıyı yazmak için bi'şeyler okurken öğrendim. Fatih Akın'ın son filmi The Cut'ta Hindi Zahra da oynuyormuş. Bu filmi izlemek de aklımda, bu da kendime not olsun.

18 Nisan 2015 Cumartesi

Kadıköy'de yeni konser mekanı / Karşı

Son 2-3 yıldır mümkün olduğunca, akşamları Kadıköy'de vakit geçirmeyi tercih ediyoruz. Hem Avrupa Yakası'na göre daha az kalabalık olması, hem de evime yakınlığı bunun en temel nedeni. Her tarz mekan bulmak mümkün olsa da, Kadıköy konser izlemek için Beyoğlu'nun zenginliğini sunmuyor. Bu bakımdan, Kadıköy Sahne'nin açılması mahallemizdeki güzel bir gelişme olmuştu. Yeni açılan başka bir konser mekanı olan Karşı'ya da ilk kez dün akşam gittim.

İlk kez gittiğim Kadıköy Karşı'da, Hakan Vreskala'yı canlı dinledik. Hakan Vreskala'yı bir süredir severek dinliyorum, bu konser yeni albümünün tanıtım konserlerinden biriydi. Vreskala'nın yeni albümünü de sevdim. Şarkıları zaten hareketli ve sahnedeki performansı da güzeldi.

Kadıköy'ün yeni konser mekanı, destekleyelim falan diyeceğim Karşı'yı; ama mekanla ilgili ciddi sorunlar var. Canlı performans için zaten küçük bir alan ve içeride havalandırmanın yetersiz olması, Hakan Vreskala konseri gibi insanların hareketli olduğu bir etkinlik esnasında nefes almayı çok zorlaştırıyor. Ses sistemi idare eder, yalnız ışık sistemi çok kötü. Mekanın tavanı da alçak olduğu için içeride ve sahnede çok daha profesyonel bir ışıklandırma yapılması gerekiyor. Yakın zamanda başka bir konsere daha gidip ortamı daha iyi incelemek lazım.

17 Nisan 2015 Cuma

Lanetli (Damned) / Chuck Palahniuk

Fight Club (Dövüş Kulübü) bahsi geçmeden, Chuck Palahniuk yazısı yazılamazdı, o yüzden bu görevimi ilk cümlede yapıp bu son okuduğum Palahniuk kitabına geçiyorum.

Yeraltı edebiyatının günümüz yazarları arasında en popüler olanlarından biri. Filme uyarlanan ya da Türkçe çevirisi soruşturmaya uğrayan yazar tanımlarını da kullanmak mümkün Palahniuk için. Önceden okuduğum diğer 3-4 Chuck Palahniuk kitabıyla kıyaslayınca, fazla sevmedim bunu. Benim için en önemli sorun genel anlatımın çok akıcı olmamasıydı. Ana karakter Madison Spencer ve romanda önemli bir rolü olan Şeytan arasında geçen ve sürekli değişen güç dengesi romanın en sonunda ilgi çekici bir noktaya bağlansa da, genel kurgu bakımından  diğer okuduklarımın altındaydı.

Kitaptaki her bölüm Madison'ın Şeytan'a seslenmesiyle başlıyor, sırf bu seslenişler bile kitaba farklı bir anlatım katıyor. Yine de hikayenin tamamına bakınca "yeraltı" olsun diye zorlanmış detaylar, kitabın anlatımını basitleştiriyor.

Alıntılar ve yorumlarım:
"Ve bütün bir ömrü, boktan şeyler öğrenmeye, insanları sevmeye, para kazanmaya ve esasında hepsi tamamen anlamsız bir şeylere sahip olmaya feda ettiğin duyduğun öfken." cümlesi yaşam koşuşturmacasına öteki taraftan bir yaklaşım içeriyor.

"Umut gerçekten bırakmak zorunda olduğunuz zorlu ve inatçı bir şey" diyerek bütün keyifsizliklerin belki de en temeline iniyor. Bu durum cidden de günlük hayatımızı etkileyen bir durum bence de, belki de çoğu olay için iyimser ya da karamsar olmanın dışında değerlendirmemiz gereken yanıltıcı bir araç bu umut.

Ve kitabın tamamı hakkında fikir veren son bir alıntı: "Şeytan, 'İnsanlar benden nefret ediyor ve kimse bana güvenmiyor.' diyor. Neredeyse sevecen gözlerle bana bakıyor. Ve ekliyor, 'İşte bu yüzden seni yarattım.' diyor Madison'a."